BUGÜN ARTIK SUSUYORUM: Sözün Bittiği Yerdeyiz
- 26 Kas 2025
- 9 dakikada okunur
Sevgili okurlarım, bu yazı dizimden sonra artık susuyorum.
Susuyorum çünkü yazmak, anlatmak, uyarmak bir yere varmıyor; takipçilerimin sayısı belli ve yazılarımı beğenenlerin bile paylaşmaktan çekindiği bir ülkede kelimeler zaman zaman hükmünü yitiriyor. Ama elbette sadece bundan dolayı susacak değilim; bugün artık susuyorum çünkü sözün bittiği yerdeyiz.
Bu suskunluk bir kabulleniş değil; tam tersine, içimdeki ateşin en duru, en berrak hâli.
Çünkü bugün karşımızda, artık sadece geçici siyasi ya da bürokratik hatalar yok. Karşımızda; devlet aklının yerini bulanıklığa bıraktığı,ulusal egemenliğin yeni jeopolitik baskılarla yeniden kurgulanmaya çalışıldığı,toplumsal bütünlüğün sessizce çözülmek istendiği karanlık bir küresel satranç var.
Ve bu satranç, badireler ve bedellerle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ni bambaşka bir ülkeye dönüştürmeye hazırlanıyor. Bu dönüşümü durdurabilecek tek bir makam kaldı:Türk Milleti.
Benim bugünden sonra susuyor olmamın gerçek nedenlerinden biri de: Bir mucizeye duyduğum inanç. Çünkü tıpkı 100 yıl önce bu topraklarda yaratılan mucize gibi, o ışığın bu karanlığı da yeniden aydınlatacağına güveniyorum.
Sözün bittiği yerde, milletin iradesi başlar. Umarım başlar...
Yazı dizimin son bölümünü sizlere paylaşıp vedalaşmadan önce ilk iki bölümün özetini vereyim. Umarım okumuşsunuzdur. Her ikisinde de bu güne ve geleceğe projeksiyon var. Bu son bölümde ise geçmiş, bu gün gelecek olacak.
Yazı dizimin ilk iki bölümünde, Türkiye’nin bugün karşı karşıya bırakıldığı siyasal ve jeopolitik kuşatmanın nasıl çok katmanlı bir mühendislikle kurulduğunu ele aldım: CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararının, sıradan bir ‘prensip tercihi’ değil, ulus-devletin varoluş eşiğine yönelen bölgesel projeye karşı verilmiş stratejik bir direnç olduğunu; AKP–MHP–DEM eliyle yürütülen yeni jeopolitik dizaynın, Suriye kuzeyindeki ademi-merkeziyetçi yapılanmadan Irak’taki federal modelle desteklenen geniş bir kuşağa Türkiye’yi eklemlemeyi hedeflediğini; Kılıçdaroğlu’nun son dönemdeki çıkışlarının ise bu büyük kurguda amacını ortaya koydum. Bu iki bölümde vardığım temel sonuç şuydu: Türkiye’de yaşananlar ne ‘normalleşme’dir ne de ‘demokratik açılım’ ne de "terörsüz Türkiye"dir. Aksine, ulusal egemenliğimizin zayıflayacağı, muhalefeti yok edecek ve Türkiye’yi yeni bölgesel mimariye uyumlandıracak kapsamlı bir siyasî senaryonun dışa vurumudur.
1980 leri, 1990’lardan bugüne uzanan siyasal ve jeopolitik hafızayı doğru okumadan, bugün Türkiye’nin yaşadığı kırılmayı da, siyasal mühendislik çabalarını da, “Terörsüz Türkiye” adıyla bana yutturulmaya çalışılan yeni mimariyi de anlamak mümkün değil. Ülke, aslında 35 yıldır adım adım hazırlanmış çok katmanlı bir dönüşümün eşik noktasında duruyor.
BURAYA NASIL GELDİK:
Uzun bir tarihçesi olmasına rağmen ben eşikleri 1990lardan başlatacağım; benden daha gençlere taihi bir analiz, ben yaştakilere ve daha ileri yaştakilerine de "hatalı süreçler içinde toplumun hafızasının önemini" hatırlatacağım.
1990–2025 Arası Gizli Bir Jeopolitik Koridorun İnşası
Türkiye’nin bugün geldiği yer, bir anda oluşmadı.15 yıllık değil, 35 yıllık bir dizaynın sonucudur.
1990’lar: Devletin Çözülmesinin Dayandırıldığı Modelin İzleri
Irak’ın kuzeyinde 1991 Körfez Savaşı sonrası oluşan özerk yapı,
ABD’nin “uçuşa yasak bölge” eliyle kurduğu devlet-altı otoriteler,
KBY’nin fiilen devletleşmesi, Anthony D. Smith ve Benedict Anderson’ın bahsettiği şekilde kimlik temelli siyasetin ulus-devletlerin yerine ikame edilme projesinin ilk adımlarını coğrafyamızda tecrübe etmeye başladık.
Büyük Orta Doğu Projesinin sınır komşularımızdaki aktif girişiminin ülkemize yansımalarının netleştiği yıllar.
Bu dış dönüşüme paralel olarak Türkiye’nin iç siyasetinde de devletin yapısını zayıflatan bir dizi kırılma yaşandı:
• 1991’de PKK terörü kentlere taşındı
Terör örgütü artık sadece kırsal değil, şehir merkezlerinde de varlık göstermeye başladı. Bu, Türkiye’de güvenlik mimarisinin kökten değişmesine yol açtı.
• 1993–1998 arası populist siyasi çekişmeler Devlet'in temel taşlarının zayıflaması
Bu dönem sık değişen hükümetler ve koalisyon krizleriyle
merkezî devlet aklı dağınıklaştı,
uluslararası baskılara açık bir zemin oluştu,
terörle mücadele zemini tek boyutlu ele alındı.
1996’da ortaya çıkan Susurluk Skandalı, Türk devlet yapısındaki:
ülkücü paramiliter unsurlar,
emniyet içi klikler,
mafya bağlantıları,
siyaset–bürokrasi- mafya ilişkileri
arasındaki yasa dışı ağları açığa çıkardı (Müftüoğlu, 2002).
Bu skandalın PKK ve Kürt meselesi açısından kritik önemi şudur: Türkiye devleti içindeki parçalanmış güvenlik yapısı, PKK’nın şehir örgütlenmesine alan açmada nedenlerden biri olmuştur.
• 28 Şubat süreci (1997): İç siyasal fay hatlarının keskinleşmesi
28 Şubat’ın temel etkisi yalnızca laik–anti-laik çatışması değildir; aynı zamanda:
devlet içi hizalanmayı bozdu,
merkezî otoriteyi zayıflattı,
Türkiye’yi dış müdahalelere daha açık hâle getirdi. Nasıl mı?
28 Şubat Sürecinde ülkemiz bir çok tehdit altındaydı (1997): Biz buna "Çoklu Tehdit" diyoruz
28 Şubat süreci çoğu zaman yalnızca “irtica” bağlamında hatırlansa da, MGK’nın resmî belgeleri üçlü bir tehdit çerçevesine işaret etmekteydi
Radikal İslamcı oluşumlar
Aşırı sağ – mafya – paramiliter yapılar
PKK’nın iç/bölgesel kapasitesinin artması
Bu çerçeve, Türkiye’nin güvenlik bürokrasisinin 1990’ların ikinci yarısında “çoklu tehdit” algısıyla hareket ettiğini gösterse de, güvenlikçi yaklaşımların siyasi ve sosyolojik, ekonomik paradigmalarla desteklenememesiyle istikrarsızlığın temellerinden biri olmuştur. Yani Türkiye’nin iç istikrarsızlığı yalnızca PKK ile değil; devlet içi illegal yapılar ve siyasal İslamcı mobilizasyon ile birleşen üç boyutlu bir kriz sadece güvenlikçi yöntemlerle çözümlenemezdi.
Bu nedenle 28 Şubat’ın siyasal etkileri PKK’nın stratejik konumunu doğrudan etkilediğini söyleyebiliriz.
• 1999 Öcalan’ın yakalanması
Her ne kadar örgüt için ağır bir darbe olsa da, bu süreç aynı zamanda:
uluslararası sistemin Türkiye üzerindeki baskısını artırdı,
yeni bir söylem mimarisinin altyapısını oluşturdu.
1990’lar yalnızca Irak’ta değil, Türkiye’nin kendi içinde de ulus-devlet modelinin sınandığı ve zayıflatıldığı bir eşik dönemiydi. Bölgesel “devlet-altı oluşumlar” ile Türkiye içindeki siyasal kırılganlık aynı anda ilerledi; bu paralellik, 2000’lerden sonra kurulan yeni bölgesel tasarımın altyapısını oluşturdu.
2000–2011: Türkiye’de Merkez–Periferinin Yeniden Kurulması
2000–2010 yılları arasında Türkiye’nin İç Siyasetinde Bölgesel Jeopolitik “Kuşağın etkileri”
Dış Jeopolitik:
ABD’nin 2003 Irak İşgali sonrası Kuzey Irak’ın resmî olarak federal bir yapıya kavuşturulması (KBY).
Peşmerge güçlerinin kurumsallaştırılması, Bağdat’tan fiilen bağımsız bir güvenlik aygıtının ortaya çıkması.
ABD’nin “Irak’ı üç parçalı devlet modeli” içinde yeniden tasarlaması.
Bölgedeki kimlik, etnik siyasetine dayalı yapılanmaların kurumsal statü kazanması.
İç Siyaset:
2001 ekonomik krizi, bu gün yaşanan ekonomik kriden çok daha basit ve çözülebilir olmasına rağmen o günkü hükümetin düşürülmesi için zemin hazırladı; merkezî otorite yıprandı, toplumsal güven devlet dışı aktörlere kaymaya başladı.
2002’de AKP’nin iktidara gelişi, “merkez–ulus-üniter devlet geleneğini” zayıflatan girişimlerin başlangıç noktası oldu.
kimlik, etnisite, mezhepsel ve din temelli söylemler normalleştirildi, üniter-devlet refleksleri küçümsendi, yumuşatıldı.
2005–2009 sözde demokratik açılım süreci; Öcalan ve Kandil hattını siyasallaştıran yeni bir zemin yarattı.
2009 Dönemin Başbakanının emri ile yapılan Oslo görüşmeleri ile Türkiye ilk kez devlet refleksiyle çelişen bir “gizli müzakere mimarisine” girdi.
Özetleyecek olursak sınır komşumuzda bölgesel Kürt yapılanması kurumsallaşırken, içeride Türk devletin kurucu mekanizmaları yumuşatıldı, genişletildi, esnetildi. Bu paralellik, 2010 sonrası sürecin kapısını araladı. Bu dönemde devletin içinde paralel yapılar arttı, uygulamalar muhaliflere yöneldi.
2010–2020: Arap Baharı, Suriye İç Savaşı ve Türkiye’nin Jeopolitik Kıskaca Alınması
Dış Jeopolitik:
2011 Suriye iç savaşı: Türkiye’nin güneyinde ikinci bir “özerk hat” doğdu.
SDG/YPG’nin ABD’nin müttefiki ilan edilmesiyle Suriye kuzeyi, Irak kuzeyinden sonraki ikinci halkaya dönüştü.
ABD’nin PKK/SDG için oluşturduğu “bölgesel ortak güç” modeli, Kürt kuşağının resmileşmesi anlamına geldi.
İran’ın Suriye’deki varlığı nedeniyle İsrail’in bölgesel güvenlik stratejisi Türkiye’nin güneyini doğrudan etkileyen bir hat oluşturdu.
İç Siyaset:
2013 Çözüm Süreci, Türkiye’nin tarihindeki en radikal "çözüm süreci"girişimiydi.
PKK şehir yapılanması (YDG-H) bu süreçte büyüdü; devlet otoritesi ciddi şekilde zayıfladı.
7 Haziran 2015 – 1 Kasım 2015 arası dönem Türkiye’nin güvenliğinde en büyük kırılmalardan biri oldu:
Kobani olayları,
hendek terörü,
büyük şehirlerde bombalı saldırılar, ( bu yaşananlar güvenlikçi politikalarla kontrol altına alındı)
2016'da, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası:
devlet yeniden yapılandırıldı,
yürütme tek elde toplandı,
“cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasal kurumlar dengesi değişti.
2017 Başkanlık sistemine geçiş:
Güçlü yürütme – zayıf denge denetim – kutuplaşmış siyaset üçgeni pekişti.
HDP/DEM çizgisi, örgütle bağı olan bir “kimlik siyaseti partisi” olarak konumlandı, güçlendi. Dışardan muhattapları arttı.
Kısaca ; İçeride anayasal demokratik kurumların kırıldığı, gevşetildiği, dönüştürüldüğü, dışarıda ise Suriye’nin kuzeyinde yeni bir özerk hattın kurulduğu dönem olarak ifade edebiliriz. Irak (1990’lar) – Türkiye (2000’ler) – Suriye (2010’lar) çizgisi, üç halkalı bölgesel kuşağın temelini oluşturdu.
2020–2025: Türkiye’nin Üçüncü Halkaya Zorlandığı “Jeopolitik Baskı Dönemi”
Dış Jeopolitik Gelişmeler:
• Suriye'nin kuzeyinde 10 Mart Mutabakatı (2023–2024)
SDG/YPG’nin Suriye ordusuna “bölgesel kol” olarak entegre edilmesi, Irak kuzeyindeki KBY modeline benzer bir fiilî özerklik statüsü üretti. Bu, üç halkalı kuşağın ikinci ayağının resmîleşmesi anlamına geliyor.
• ABD–İsrail ekseninde İran karşıtı tarihsel güvenlik stratejisi
Suriye kuzeyinin ve Irak kuzeyinin, İran’a karşı tampon bölge olarak yapılandırılması, Türkiye’nin bu hattı kabullenmesi için uluslararası baskının artırılması ve iktidar olabilmenin şartlarının buna bağlanması.
• İngiltere’nin yeni savunma doktrininde Türkiye’nin güneyi vurgusu
Londra’nın 2024 sonrası bölge politikası,Türkiye’nin güney hattının güvenlik mimarisinde zorunlu bir “esnek bölgesel sınır” olarak yeniden tanımlanmasını gündeme getirdi.
*Avrupa ülkeleri enerji–güvenlik hatlarını buna göre şekillendirildi.
• Türkiye’nin dış politikasında “zorunlu uyum” emareleri
NATO, ABD ve AB hattı,Türkiye’nin tarihi Türk Devlet aklı refleksini yumuşatacak adımlar için dolaylı baskı uygulandı.
Türkiye bu dönemde hem içeride hem dışarıda aynı anda Türkiye Cumhuriyeti tarihsel devlet geleneği baskı altına alınarak sıkıştırıldı:
Dışarıda Irak ve Suriye hattındaki ademi-merkeziyetçi model,
İçeride muhalefetin dağıtılması ve yeni anayasa baskısı,
Jeopolitik baskı mekanizmaları,
İmralı’nın yeniden siyasal muhatap yapılma girişimi ve bölgesel aktör olarak kabulünün Türk toplumuna zorla kabul ettirilmesi,
CHP’nin bu plana dahil edilme çabası,
İşte bugün “terörsüz Türkiye”, “yeni anayasa”, “milli dayanışma ve kardeşlik” gibi yumuşak başlıklar altında pazarlanan süreç, bu 35 yıllık arka planın son etabıdır.
İktidar, yeni anayasa için hem içeride meşruiyet hem dışarıda “uyum” arıyor.
ABD/İsrail hattı, Türkiye’nin Suriye kuzeyindeki denkleme itirazsız bir şekilde entegre olmasını istiyor.
DEM ve PKK dili, bu hattın içerideki siyasal tercümanı gibi davranıyor.
Öcalan’ın adı ve İmralı ziyaretleri, bu sürece “barış”, “çözüm”, “normalleşme” ambalajı giydirmek için yeniden sahaya sürülmek isteniyor.
Türkiye'nin üç halkalı bölgesel kuşağa eklemlenmeye yönelik büyük bir jeopolitik mühendislik projesinin son aşamasına gelmiştir.
PROJEDEKİ TARİHİ KIRILMA
CHP’nin bu planı, "İmralıyı muhattap almayı" reddetmesiyle, proje ilk kez görünür şekilde "kırmızı çizgi" kartı görmüştür.
Tüm bu kronolojinin sonucu :
Irak’ın kuzeyindeki özerklik (1. halka),Suriye’nin kuzeyindeki özerklik (2. halka),Türkiye’nin güneydoğusunu hedefleyen stratejiye uyumlu olacak yeni anayasa ve kimlik temelli reformlarla hazırlanmak istenen "Yeni Birleşik Türkiye" modeli (3. halka)
Bu 3 halka aynı bölgesel projenin parçalarıdır.
Ve Türk Milleti, 2024–2025 döneminde bu üç halkalı kuşağın tamamlanması için en sert baskıya maruz kalmıştır.
Türk Toplumu İçin “Yeni Normal”in İnşası başlamıştır
Bu süreçte, Türk toplumuna şu mesaj verilmektedir: “Terörsüz Türkiye yeni bir siyasal mimariyle mümkün olacaktır.”
Bu söylem, toplumun güvenlik kaygıları kullanılarak “yeni anayasa + yeni Kürt siyaseti + yeni bölgesel mimari” üçgeninin kabulünü kolaylaştırmak içindir.
CHP’nin İmralı Kararının Önemi Burada Başlıyor
CHP’nin İmralı’ya gitmeme kararı:
Bu üçlü kuşağa eklemlenme sürecini durklatmadıysa da, zora sokmuştur
Bölgesel projeye “Ankara bile kabul etti” fotoğrafını engellemiştir
Kürt yurttaşı, Öcalan merkezli bir siyasal dilin tekelinden kurtarmıştır
Türkiye’nin üniter devlet – laik hukuk devleti – demokratik meşruiyet çizgisini korumayı hedeflemiştir.
Bu nedenle bu karar: İç politik bir tercih değil; 35 yıllık jeopolitik baskıya karşı verilmiş stratejik bir devlet aklı refleksidir.
Bu yazımda diğer muhalefet partilerine yer vermeyişimin nedini: hepsinin ya AKP ya da MHP partilerinden koparak bir tür devamları oluşlarıdır. Önemli yerleri vardır ancak özgül ağırlıkları henüz bulunmamaktadır. CHP'ye alternatif oluşturmaya çalışan bu partiler maalesef AKP'nin veya MHP'nin alternatifi olmayı başaramamışlardır.
CHP Liderlikleri 2000 -2025 yılları arasında yazımda bahsettiğim "kuşak proşesi" Dizaynında Neredeydi?
Baykal – Kılıçdaroğlu – Özel Ekseninin Jeopolitik Yeri
Türkiye’nin 1990–2025 arasındaki dönüşümünü anlamak için, CHP’nin liderlik çizgisindeki üç kritik momenti de görmek gerekir. Çünkü dış jeopolitik mühendislik yalnızca sınırlarımızı değil, içeride muhalefet mimarisinde de etkili olmuştur.
1. Baykal Dönemi: Etkisizleştirilmiş Muhalefet – Stratejik Yalnızlaştırma
Baykal’ın liderlik çizgisi, içeride sözüm ona laikliğii savunan fakat sistematik olarak kuşatılan, “merkez muhalefeti” etkisizleştiren bir döneme işaret eder. Bu dönemde:
CHP “devlet geleneği” ile uyumluydu ama alanı daraltılmıştı,
ABD – AB - AVRASYA-RUSYA hattı Türkiye’de “merkez sağın yeniden inşası”na oynuyordu,
PKK ve kimlik siyaseti yükselirken CHP yalnızlaştırılıyordu,
Baykal’ın kaset operasyonuyla devre dışı bırakılması, Türkiye’de iç siyasetin dış mühendisliklere açık hâle geldiğini gösteren ilk büyük kırılmaydı. Kasetlerle müdahale edilebilecek bir siyasete izin veren siyasi ahlak sıkıntısı vardı.
Bu yalnızlaşma bilinçli veyya bilinçsizce, AKP’nin kontrolsüz güç biriktirmesinin zeminini hazırladı.
2. Kılıçdaroğlu Dönemi: Muhalefetin Dağılması ve Yeni Bölgesel Dizaynla Kesişimi
Kılıçdaroğlu dönemi, dış aktörlerin ve iç siyasal mühendisliğin en yoğun şekilde operasyonel olduğu evredir. Bu dönemde:
CHP “kurucu parti devlet geleneği” çizgisinden uzaklaştı daha çok belli fraksiyonların ve damarların hattına yaklaştı.
güya"merkeze yaklaşan" bir muhalefet modeli öne çıkarıldı,
bu dönemde, siyaseten karşı duruşlara rağmen, “çözüm süreci – Oslo – Dolmabahçe” hatlarıyla uyumlu bir dil kuruldu,
partinin kurucu ilkeleri gevşetildi, gelecek projeksiyonu olmayan, mülayim muhalefete dönüştü,
muhalefet 6’lı masa ile parçalı, kontrol edilebilir, çok sayıda mini-aktöre bölündü.
Kılıçdaroğlu’nun bugün hâlâ yaptığı agresif çıkışlar, bu dizaynın iç aktörlerle tamamlanmak istendiğinin işaretini veriyor.
Buradaki kritik nokta şudur:
Baykal ve Kılıçdaroğlu, farkında olarak veya olmayarak, CHP’yi bölgesel jeopolitik dizaynın “kolaylaştırıcı bir iç aktörü” hâline getirmeye çalışmış olmasıdır.
Dolayısıyla, Kılıçdaroğlunun, Özgür Özel ve yönetim kadroları karşıtı, 2024–2025’teki çıkışları, sadece “kişisel kırgınlık” değil; muhalefeti içeriden istikrarsızlaştırmaya çalışanların bir nevi istemeden de olsa "maşa" olma işlevine dönüşmüş algısının seçmende yerleşmeye başlamasıdır.
3. Özgür Özel Dönemi: Türk Devlet Geleneğine Yaslanan İlk Karşı Hamle
Özgür Özel’in beklenmedik yükselişi, dış aktörlerin ve iç mühendisliklerin planlamadığı bir gelişmeydi.
Özel’in üç temel refleksi, Türk devlet aklı geleneğinin içgüdüsel bir devamı niteliğinde:
İmralı’ya gitmeme kararı – jeopolitik kuşağa eklemlenmeye verilmiş ilk “hayır” cevabıdır.
Muhalefeti birleştirmeden ama merkezileştirerek CHP’yi yeniden “halkın partisi konumuna” çekme çabasıdır.
Kimlik siyaseti baskısına karşı sosyokültürel birleştirici bir dil kurması ve birlik bütünlük kavramlarının gelişmiş dünya, evrensel değerler üzerine inşa edilmesidir.
Özel, bugün “tarihi devlet aklının yeniden uyanması” rolünü üstlenmiş durumda. Bu yüzden AKP–MHP–DEM üçlüsünün hedefi hâline gelmesi de doğaldır. Sadece onların mı: Nasıl 100 yıl önce tüm dünyanın hedefinde Türk Milleti vardıysa bu gün de aynı güçlerin hedefinde üniter Türk Milli aklı vardır.
Ancak tüm bunların başarıya ulaşıp ulaşamaması TÜRK MİLLETİNİN KENDİ İRADESİNİ NE YÖNDE KULLANACAĞINA BAĞLIDIR.
CHP’ye ve Özgür Özel’e Bir Yurttaş Olarak Ricam (her ne kadar kendisine bu yazı ulaşmayacak olsa da)
Türk Siyasetinin 35 Yıllık Hatalarını Tekrar Etmeyin
Bu yazı dizisini tamamlamadan önce, bir yurttaş olarak CHP’ye ve Sayın Özgür Özel’e bir cümle bırakmak istiyorum. Çünkü Türkiye’nin 1990’dan bugüne taşınan hatalarının önemli bir bölümü, siyasetin günü birlik hesaplara, kişisel iddialara ve dar kadrocu reflekslere teslim edilmesinden doğdu.
Baykal’ın yalnızlaştırılmış, işlevsiz ve politika üretmeyen CHP’si,Kılıçdaroğlu’nun dağınık ve kırılgan ve kişisel hırsına esir edilmiş muhalefet mimarisi, iktidarın 20 yıllık karşı devrim odaklı politika üretimi ve diğer siyasal aktörlerin popülist zaafları…
Bütün bunlar, Türkiye’yi hem içerde hem dışarıda kırılgan hâle getiren sürecin yapıtaşlarıydı.
Bu nedenle CHP’nin bugünkü yönetimine düşen görev açıktır:
Güçlü bir Türkiye için güçlü bir CHP gerekir. Güçlü bir CHP ise ancak; dürüst, şeffaf, etik, evrensel değerlere bağlı, cesur, ilkeli ve kararlı bir siyasal duruşla mümkündür.
CHP, artık hiçbir klik, hiçbir damar, hiçbir eski alışkanlık için alan açmamalıdır. Türkiye’nin kaderi, kişisel hesapların değil, millet egemenliğinin omuzlarında taşınmalıdır.
Sizler geçmişin hatalarını tekrar etmezseniz; hesap verebilirliği, devlet ciddiyetini, kurumsal şeffaflığı ve siyasal ahlakı güçlendirirseniz; CHP yalnızca bir parti değil, YENİDEN Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğini omuzlayan ana kolon olacaktır.
Bütün beklentim, bütün çağrım ve bütün iyi niyetim budur.
Bu satırlarla birlikte, uzun süredir sürdürdüğüm yazı yolculuğuma da nokta koyuyorum. Çünkü artık kendimi tekrar etmenin, aynı uyarıları farklı cümlelerle dile getirmenin anlamlı olmadığını görüyorum.
Tarihî hafızayı, jeopolitiği, devlet aklını ve millet iradesini hatırlatmak için söyleyebileceğim her şeyi söyledim. Bundan sonrası, kalemime değil, bu ülkenin vicdanına, aklına ve iradesine kalmış durumda.
Belki bir gün, Türkiye bambaşka bir eşiğe geldiğinde, yeniden yazmanın anlamı olur; bilemem.
Ama bugün itibarıyla, bu yazı dizisini aynı zamanda bir veda metni olarak kabul etmenizi istiyorum. Ben artık susuyorum; çünkü sözün bittiği yerde, konuşması gereken ben değil, Türk Milleti’dir.
Okuyan, düşünen, paylaşmaktan korksa da yüreğinde taşıyan herkese teşekkür ediyorum. Hoşça kalın…
SEVGİ VE SAYGILARIMLA
DİDEM ÖNEŞ




Yorumlar