Irak Seçim Sonuçları Bize Ne Anlatıyor
- 14 Kas 2025
- 4 dakikada okunur
Devlet İktidarını Almak Kolaydır; Kültürel İktidarı Almak İçin Tarihi Yeniden Yazmanız Gerekir
Gazi Mustafa Kemal'e, istemeden de olsa övgüler dizmek, yeni bir Atatürk yazarak, Atatürkçülerin elinden Atatürk'ü almayı ve yeni bir tarih yazmayı mümkün kılar mı?
Sevgili okurum, bugün iki farklı yazı paylaşacağım. Biliyorum "Heidegger'in Kulübesine Yolculuk" adlı kitabı anlatacaktım. Anlatacağım...
Ancak, komşu ülkelerden Irak’ta seçimler oldu. Seçimlerin sonuçları son derece önemli ve ülkemizi de etkileyecek nitelikte. O yüzden bu değerlendirme yazımı okumanızda fayda olduğunu düşünmekteyim.
Bir devlet, bir rejim, iktidarı; yasalar, bürokrasi ve zor kullanma, takiye, hile vs. tekeliyle sağlanabilir. Ama bir toplumu gerçekten ele geçirmek, onu dönüştürmek, silahlardan çok kültürel egemenliktir: değerler, töre, dil, estetik anlayış, aidiyet duygusu ve ortak hafıza… Bu yüzden siyaset biliminin temel ayrımı nettir: Devlet gücü milletin gücü değildir. Devlet iktidarını ele geçirmek için çoğunluk oyu ve kurumlar üzerinde denetim kurmak yeterlidir; fakat kültürel iktidarı ele geçirmek için toplumun tarih anlatısını, kimliğini, sembollerini ve ortak hafızasını yeniden inşa etmeniz gerekir.
Tam da bu nedenle, Türkiye’nin bugün yaşadığı mücadeleyi anlamak için içerideki tartışmaları Ortadoğu jeopolitiğinin uzun çizgisi içine yerleştirmek gerekir. Çünkü aynı resmin hem içinde hem dışındayız!
Irak seçimleri, Suriye’nin dört parçalı yapısı, Lübnan’daki çöküş, Yemen, Ürdün ve Sudan’ın milis-devleti andıran hibrit yapıları…
Tüm bu coğrafya, devlet adı taşısa da kültür üretemeyen, kültürel devamlılık kuramayan, dolayısıyla ne toplumsal birlik sağlayabilen ne siyasal istikrar yaratabilen yapılarla doludur. Bu ülkelerin hiçbiri tarih boyunca Türklerin sahip olduğu kültürel süreklilik düzeyine ulaşamamıştır. Çünkü Türk devlet geleneği, Selçukludan da, Osmanlıdan da eski; Asya bozkırlarından Balkanlara, Horasan’dan Anadolu’ya uzanan binlerce yıllık bir kültür zinciridir. Bu kültürün birleştirici gücü öyle güçlüdür ki; Türk devletleri kurulduğu coğrafyalarda Arapları, Kürtleri, Ermenileri, Rumları, Slavları, İranî halkları — kim varsa — katılımcı yapıya dönüştürmüş; kültürü zenginleştirerek evrenselleştirmiştir.
İşte Ortadoğu’daki Arap devletlerinin çoğunda bu kültürel sentez gerçekleşmediği için bugün Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkeler milislerin parçalı gücüne teslim oldu, daha doğrusu küresel oyunların kurbanı oldular. Devlet var ama kültür yok; ordu var ama ortak kimlik yok; siyasal yapı var ama toplumsal sözleşme yok. Kültürel birikimin olmadığında, ordunu elinde tutan milisler “devlet” yerine geçmeye başlar. Bu yüzden Irak’taki son seçimlerde milislerin gölgesinde yürütülen siyaset, gerçekte sandık sonuçlarından çok milis-devlet modelinin varlığını teyit etti.
Suriye’nin dört bölgeye ayrılmış yapısı da bu modelin bir yansıması: Kontrol farklı güçlerde ama kültürel bütünlük çökmüş durumda.
Konuyu saptırıyor muyum? Hayır, verilere dayandırıyorum.
Komşularımızın çöküşü: Devlet var, kültür yok
Irak seçimleri, Suriye’nin dört parçalı yapısı, Lübnan’daki devlet-üstü milisleşme, Yemen’in dağılmışlığı, Ürdün ve Sudan’ın hibrit yapıları…
Bütün bu coğrafyada karşımıza aynı tablo çıkıyor:
Devlet var ama kültür yok.Ordu var ama ortak kimlik yok.Siyasal yapı var ama toplumsal sözleşme yok.
Peki neden?
Sykes–Picot Mirası: Yapay Devletler, Kırık Kimlikler
1916 Sykes–Picot düzeni, sınırları halkların değil, haritaların üstündeki cetvellerle çizdi. Ortadoğu devletlerinin çoğu, kültürel süreklilikten değil, sömürgeci mühendisliğin ürünü olarak doğdu.
Bu yüzden Irak, Suriye, Ürdün gibi ülkelerde devletleşme, toplumu dönüştüren değil, toplumu bastıran bir bürokrasi biçimi olarak gelişti.
Sekülerleşememe Sorunu
Cumhuriyetçi veya laik bir toplumsal sözleşme gelişmediği için:
– mezhep,– aşiret,– kabile,– tarikat,– dış aktör desteği
siyasi belirleyicinin ta kendisi oldu. Toplumun bağlayıcı kültürel zemini oluşmayınca, modern kimlik yerine milis kimlikleri ortaya çıktı.
Milisleşmenin Sosyolojik Kökü
Ortadoğu’da milis örgütler yalnızca silahlı yapılar değildir; çoğu zaman:
– hizmet sağlama,– ekonomik dağıtım,– yerel mahkeme kurma,– aidiyet üretme
yani devletin yapması gereken işlevleri üstlenirler. Devlet çöktüğünde, milis devlet olur.
Bugün Irak'ta sandık sonuçlarından çok milis-devlet modelinin tahkim edildiğini görüyoruz. Suriye’deki dört parçalı yapı da aynı gerçeğin yansımasıdır: Kontrol farklı güçlerde ama kültürel bütünlük çökmüş durumda.
Bu tabloya karşı Türkiye’nin farkı nedir?
Türkiye’yi bu coğrafyanın geri kalanından ayıran şey, Türk kültürünün taşıyıcı gücü ve bu kültürün Atatürk’ün devrimiyle birleşmiş uygarlık yönelimidir. Türkler İslam’ı bile Arabistan çöllerinin kabile kültürüyle değil, Tengricilikten gelen tek tanrı anlayışı, akılcılık, töre ve ahlaki düzen fikri üzerine yorumlamıştır. Bu yüzden Anadolu’da bir Türk-İslam sentezi değil, daha özgün bir şey doğmuştur: Anadolu Müslümanlığı — hoşgörü, ahlak ve insan merkezli bir yorum. Bu kültür, Selçuklu’yu büyütmüş, Osmanlı’yı imparatorluk yapmış, Türkleri üç kıtada tutmuş; ama imparatorluğun son döneminde İslamcılığın Türklüğün önüne geçmesiyle yozlaşma başlamış ve çöküş kaçınılmaz hale gelmiştir.
Atatürk tam olarak bu tarihsel kırılmadan ders çıkararak 1923’te laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu Cumhuriyet yalnızca modernlik projesi değil; Türk töresinin, kültürünün, ahlakının ve devlet aklının yeniden inşasıydı. Çünkü Atatürk biliyordu: Modernlik kültürle mümkün olur. Çağdaşlaşma kültürle kalıcı olur. Demokrasi kültürle içselleşir.
Ne yazık ki 1950’den sonra Türkiye kültürel anlamda Atatürk’ün çizdiği hattı koruyamadı. Özellikle son 25 yılda laik-demokratik kültürde aşınma, Türk kimliğinin Arap İslamcılığı içinde erimesi, toplumun kimliklere bölünmesi ve kültürel yozlaşma hızlandı. Bugün AKP–MHP–HÜDAPAR–BBP–DEM ekseninde oluşan siyasal yapı, devlet iktidarını büyük ölçüde kontrol etmesine karşın hâlâ kültürel iktidarı ele geçirememiştir.
Bu nedenle 10 Kasım 2025 konuşmasında Sayın Erdoğan’ın “Atatürk maskesi takarak millete düşmanlık edenlere karşıyız” sözleri yalnızca bir polemik değil; kültürel iktidar mücadelesinin bir yansımasıdır.
Çünkü kültürü dönüştürmek, devlet kurumlarını dönüştürmekten çok daha zordur. Türk kültürü kolay yıkılan bir kültür değildir; çünkü bin yılların içinden süzülmüş bir uygarlık bilgisidir. Bu yüzden kültürel iktidarı ele geçirmek isteyen her proje — ister siyasi, ister ideolojik — tarihi yeniden yazmaya, kurucu figürleri yeniden tanımlamaya, sembolleri yeniden yorumlamaya ihtiyaç duyar. Cumhuriyet’in kurucu hafızasına müdahale de bunun bir parçasıdır; eğitimden tarihe, törenlerden dile kadar yürütülen her hamle, esas olarak kültürel hegemonya arayışının sonucudur.
Bugün Ortadoğu’nun parçalanmış devletlerine bakınca, Türkiye’nin farkı daha da netleşiyor: Türk kültürünü koruduğun sürece devletin yaşar; kültürü kaybettiğinde devletin çöker. Irak’ın seçimleri, Suriye’nin bölünmüş yapısı, Lübnan’ın milisleşmiş siyaseti bu gerçeğin canlı örnekleridir. Atatürk’ün kültürel devrimleri ise tam tersine — devleti değil milleti kalıcı kılmıştır. Laik, demokratik, sosyal hukuk sistemine bağlı çağdaş Türk milletini. Bunları çekip yerine din, mezhepler, etnisite veya Arap, Kürt vs. gibi eklemeler koyarsanız geriye devlet de kalmaz.
Türkiye bugün hâlâ ayaktaysa bu, devletin gücünden değil, Türk kültürünün taşıyıcı sütunlarından, yani laik, demokratik, sosyal hukuk düzeni ile Türk tarihinin birleştiği o büyük kültürel mirastandır.
Ve bu miras, hiçbir seçimle değişmez; hiçbir iktidarla yok olmaz; hiçbir propaganda ile hafızadan silinemez.
Çünkü devleti almak kolaydır. Ama kültürü almak için tarihi yeniden yazmanız gerekir. Tarih ise Türklerde kolay kolay yeniden yazılmaz. Türklere rağmen Türk'e yeni bir tarih yazmak mümkün mü? Elbette hayır.




Yorumlar