Küresel Denge mi, Dengesizlik mi: Her İkisinde de Türkiye Neresinde
- Didem Öneş
- 3 Ara 2025
- 5 dakikada okunur
2025’in son çeyreğinde yaşanan gelişmeler, dünya siyasetinin ve jeopolitiğinin görünenden çok daha derin kırılmalara sahne olduğunu gösteriyor. Uzun süre yalnızca bir “Rusya–Ukrayna savaşı” olarak okunan süreç, bugün aslında Avrasya güvenlik kompleksinin merkezindeki güç mimarisinin yeniden şekillenmesi anlamına geliyor.
Bu geniş coğrafya — Doğu Avrupa’dan Karadeniz’e, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan hat — giderek bir küresel pazarlık masasına dönüşmüş durumda. Ve bu masanın tam ortasında, ilan edilmese de etkileri sahada açıkça hissedilen bir süreç var: ABD ile Rusya arasında ortaya çıkan örtük bir mutabakat.
Bu mutabakatın yazılı bir anlaşmaya dayanması gerekmiyor; sahadaki davranış örüntüleri, açıklamalar ve güç kullanımındaki değişim tek başına yeterli. Son haftalarda görülen bazı kritik işaretler bunu teyit ediyor:
1. ABD barış planının Rusya kaynaklı bir belgeye dayanması
Reuters’ın 26–27 Kasım 2025 tarihli haberlerine göre, Trump yönetiminin Moskova’ya ilettiği 28 maddelik Ukrayna barış planı, Ekim 2025’te ABD’ye sunulan Rusya menşeli bir dokümandan türemiş durumda.
Şartların iskeleti Moskova’nın önceliklerini yansıtıyor. (Reuters; Axios’un sızdırdığı plan metni)
2. ABD’nin NATO Dışişleri Bakanları toplantısına düşük seviyede katılımı
Reuters’ın NATO diplomatik kaynaklarına dayanan haberine göre, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio Brüksel’deki kritik NATO toplantısına katılmıyor; yerine yalnızca Müsteşar Christopher Landau gönderiliyor. Bu durum toplantı öncesi Avrupa’da ciddi endişe yarattı.AP News ve Euronews ise NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “ABD ittifaka hâlâ bağlıdır” demek zorunda kaldığını yazdı — ki bu bile ABD’nin pozisyonundaki kaymayı gösteriyor.
3. Karadeniz’de Rus tankerlerinin vurulması ve Washington’un sessizliği
Reuters’ın 29 Kasım ve 3 Aralık tarihli haberlerinde, Rusya’nın “gölge filosuna” ait tankerlerin Türkiye’nin münhasır ekonomik bölgesine çok yakın noktalarda insansız araçlarla vurulduğu teyit ediliyor. Ankara hem Moskova’yı hem Kiev’i uyardı.Ancak Washington’dan bu saldırılara ilişkin hiçbir sert açıklama gelmemesi, bölgede bir tür stratejik sessizlik tercih edildiği yorumlarına yol açıyor.
4. Avrupa’nın güvenlik mimarisindeki kırılma ve artan “savaş hazırlığı” söylemi
AB içinde dondurulmuş Rus varlıklarının kullanımına dair tartışmalar — özellikle Belçika’nın Reuters'ın aktardığı sert itirazı — ciddi bir fay hattı yarattı.Eş zamanlı olarak Euronews, Almanya’nın 2029’a kadar “Rusya’ya karşı savaşa hazır bir Bundeswehr” hedefi koyduğunu yazdı.ABC News ise Avrupa’da istihbarat servislerinin “önümüzdeki 5 yıl içinde Rus tehdidi” uyarılarını kamuoyuna taşıyor.Bu durum Avrupa’nın güvenlik algısının radikal biçimde değiştiğini gösteriyor.
5. Çin’in Latin Amerika’da ABD’ye açık kırmızı çizgi çekmesi
Anadolu Ajansı ve China Daily HK’nin aktardığı açıklamalara göre, Çin Dışişleri Sözcüsü Mao Ning, ABD’nin Karayipler’deki askeri faaliyetlerine karşı çıkarak Venezuela ile ilişkilerini “Çin için egemenlik meselesi” olarak tanımladı. Ardından South China Morning Post, Xi Jinping’in Maduro’ya yolladığı mektupta ABD’nin bölgedeki faaliyetlerini doğrudan eleştirdiğini yazdı. Bu, Çin’in Latin Amerika’yı Washington’un eski “arka bahçesi” olarak görmeyi reddettiğinin en açık işaretlerinden biri.
Bu gelişmeler bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şu: ABD, Rusya’yı sistem dışına itme stratejisinden kademeli olarak vazgeçiyor; bunun yerine Çin’e karşı yeni küresel rekabette ‘kontrollü ortak’ rolüne yaklaştırıyor.
Başka bir ifadeyle:
ABD ve Rusya, Avrupa–Karadeniz–Orta Doğu hattında çatışmayı yönetip alanları yeniden tanımlıyor; bu da fiilî bir jeopolitik paylaşım zeminidir.
Bu tablo Avrupa için ciddi bir endişe oluştururken, Çin için yeni bir meydan okuma, Rusya için stratejik nefes, ABD için ise büyük güç rekabetinde “cephe sadeleştirme” anlamına geliyor.
Bu gelişmeler, doğal olarak, ister istemez, Türkiye’yi jeopolitik kırılma çizgisinin tam ortasına oturtuyor.
Türkiye: ABD-Rusya-İsrail-Ermenistan-Azerbaycan Küresel Mutabakatının Tam Kırılma Çizgisinde
ABD–Rusya arasındaki örtük mutabakat, haritanın birkaç bölgesini yeniden tanımlarken Türkiye’yi üç ayrı cephede aynı anda baskılayan bir jeopolitik tablo yarattı. Ankara’nın bugün karşı karşıya olduğu stratejik sıkışmayı anlamak için bu üç hatta bakmak yeterli:
1. Karadeniz: Enerji Akışları, Sigorta Krizi ve Montrö Sınavı
Karadeniz, Ukrayna savaşının başladığı 2022’den beri ilk kez Türkiye’nin ekonomik bölgesine bu kadar yaklaşan saldırılara sahne oluyor.
Reuters’ın 29 Kasım ve 3 Aralık tarihli haberlerinde doğrulanan iki kritik veri:
Rusya’nın “gölge filosu”na ait tankerler Türk kıyılarına 28 deniz mili mesafede vuruldu.
Sigorta maliyetleri uçuşa geçti; Türk boğazlarından geçen ticari trafiğin risk katsayısı arttı.
Bu tablo, Türkiye’yi Karadeniz güvenlik mimarisinin asli tarafı hâline getiriyor. Ancak "asli" olması isteniyor mu?
ABD’nin sessizliği, Rusya’nın sert ifadeleri ve tepkisi, Ukrayna’nın ise “denizden baskı” stratejisi arasında Ankara oldukça hassas bir denge yürütüyor. Ben bu noktada şunu merak ediyorum: bu aslında planlı bir operasyon mu?
Türkiye için biçilen rol nedir? Türkiye Karadeniz’de yeni küresel dizaynın taşeronu mu olacak ve savaşın deniz boyutuna itilecek mi?
Bu gelişmeler, yalnızca dış politikayı değil, lojistik hatları, enerji güvenliğini ve Montrö rejiminin geleceğini de doğrudan etkileyecek.
2. Suriye–Irak Hattı: ABD–Rusya Dengesinin En Çıplak Hâli
Washington’ın Suriye politikasının geniş bir yelpazeye yayılmasıyla, Moskova’nın ise alandan çekilmeden “bekleme moduna” geçtiği bir dönemde Türkiye, kuzey Suriye’deki gelişmelerle tehlilelşerle karşı karşıya:
ABD’nin SDG–HTŞ denklemi: ABD, artık yalnızca SDG/YPG değil; aynı zamanda HTŞ/Colani hattını da “alan istikrarı” gerekçesiyle gözeterek yeni bir denge inşa etmeye çalışıyor. Bu yapı Türkiye’nin planladığı gelecek okumalarını boşa çıkarıyor.
Rusya’nın Akdenize açılması hattı nereden geçiyor- neyin karşılığında
Kürt dosyasının iç politikayla son aşamalarına geçilmesi: KCK’dan gelen açıklamalarda “CHP İmralı tavrını değiştirebilir” mesajı (Medyascope, Kasım sonu) ve Barzani’nin peşmerge unsurlarıyla Şırnak’a giriş görüntüleri, Ankara’nın iç güvenlik–dış güvenlik hattının yeniden tartışılmasına yol açtı.
Türkiye açısından artık saklanması zor bir gerçek var: Suriye ve Irak sahası Ankara için entegre bir güvenlik bölgesine dönüşmüş durumda.
Bu hattaki her gelişme, içeride siyaset–güvenlik–milli bütünlük tartışmalarını tetikleyecektir.
Avrupa: Türkiye’nin de İçinde Olduğu Güvenlik Çapasının Zayıflaması
Avrupa’daki gelişmeler Türkiye’nin NATO ve AB ile ilişkilerini yalnızca diplomatik değil, stratejik anlamda da dönüştürüyor. Avrupa ülkeleri ve Rusya arasındaki gelişmeleri ve kırılmaları çok boyutlu analiz etmek geleceği okumamız açısından önemli.
Aşağıdaki dört veri,
ABD’nin NATO toplantısına bakan düzeyinde katılmaması(Reuters/AP)
Almanya’nın 2029’a kadar “savaşa hazır ordu” hedefi(Euronews)
İngiltere’nin 2025 Savunma Gözden Geçirmesi’nde Rusya’yı ana tehdit ilan etmesi (UK MoD / ABC)
AB içinde Rus varlıklarının kullanımına dair derin çatlak(Reuters – Belçika’nın itirazı)
gibi gelişmeleri birlikte okuduğumuzda ortaya çıkan fotoğraf net:
Avrupa, ABD’nin geri çekildiği bir dünyada yeniden silahlanıyor; Türkiye’nin entegre olduğu güvenlik zemini ise kayganlaşıyor.
Bu durum Ankara’yı üç kritik ikileme zorluyor:
Rusya ile daha yakın koordinasyon mu, NATO içinde duruşu güçlendirme mi?
Suriye’de “tek taraflı askeri varlık” devam mı, yoksa diplomatik yenileme mi?
Karadeniz’de tarafsızlık mı, risk paylaşımı mı?
Bu soruların her biri 2026–2030 arasındaki Türk dış politikasının yönünü belirleyecek.
Türkiye bu denklemde hangi rolü seçebilir?
Bugünkü tabloya bakıldığında üç olasılık öne çıkıyor:
1. Tampon Devlet
Büyük güçlerin rekabetinin tamponu olmak; riskleri soğurmak fakat masada olmamak.
2. Kurucu Aktör
Karadeniz + Suriye + Irak üçgenini tek bir stratejik çerçevede tanımlayıp bölgesel güvenlik mimarisini şekillendirmek. Bu olasılığın gerçekleşebilmesi için Türkiyenin içpolitikasının dengede olması, ekonominin güçlü ve toplumsal desteğin olması gerekir. Kürt dosyasının aktörlerine gelince, dışarıdan değil bizzat Türkiye ekseninde, evrensel demokratik ancak Türk devlet aklına dayanan, Anadolu medeniyetlerini yeniden Atatürk ilke ve devrimleri ışığında bütünleştirebilenler olmalıdır; Arap-Türk-Kürt üçlemesine dayanan din ve mezhep kavramlarının odak olduğu bir anlayış ile bu mümkün değildir. Daha da önemlisi bu günkü Başkanlık sistemi ile ve Cumhur İktidarıyla, yıpranmış bir Türk Tipi Başkanlık sistemiyle, kurumların partileştiği ve bağımsızlığını yitirdiği bir anlayışla, "devlet aklının" sadece "çıkar odaklarının" çevresinde oluşturuluyor olmasıyla ve laik demokratik hukuk sisteminin çökmesiyle Türkiye'nin Kurucu Aktör olması mümkün değildir.
3. Uyumlayıcı Periferik Ülke
ABD–Rusya–Çin arasındaki güç salınımlarına reaktif biçimde ayak uydurmak. Bunu sağlayabilmek ise yeni küresel güç odaklarının olduğu bir dönemde ancak yeni bir iktidar ile mümkün olabilir. Ancak bu yeni iktidarın da Parti programları hazırlıklı ve kadrolarının çok güçlü olması gerekir.
Hangisinin gerçekleşeceğini belirleyecek olan şey Türkiye’nin:
karar alma kapasitesi,
kurumsal direnci,
iç politik istikrarı,
bölgesel vizyonu,
ve küresel güçlerle kurduğu yeni ilişki mimarisi olacak.












Yorumlar