Türkiye Dışardan Değil İçeriden Tehdit Altında: Coğrafyadan Çıkan Ders
- 16 Oca
- 7 dakikada okunur
Dün akşam, İlk okuldayken (İnternational School of Stockholmde) birlikte okuduğum İranlı arkadaşlarımla iletişim kurdum. Kimiyle orta okuldan beri, kimiyle son 20 yıl hiç görüşmemiştim. İçime bir sıkıntı düştü ve onlar için endişelendim. İran basını ve devlet yetkileri yaşananları farklı kurgulayıp anlatırken, Molla rejimi karşıtları, yurt dışında yaşayan, rejimden kaçmış İranlıların olayları yorumlayıp anlatması ve dış basın, ABD, Batı ajansları, Asya ajansları, Arap basını ve Türk basını takip edildiğinde herkes kendine göre İran'da yaşananları kurgulayıp anlatıyordu. Hiç biri asıl olanı vermiyordu. Protestolarda ölenlerin sayısı, tutuklananların sayısı İran rejimi tarafından saklanırken, Batı basını tarafından da kim bilir belki de abartılıyordu. Ancak ortada bir gerçek vardı; bir ülke öyle veya böyle can çekişiyordu. Son üç yazım konuyu farklı şekilllerde ele alarak daha çok analizler ve çıkarılması gereken dersler üzerine oldu. Bu defa, İranlı arkadaşlarımın da duygu ve düşüncelerini alarak, bir de Türkiye'ye, kendimize bakmak istedim. Ama önce İranlı arkadaşım Arashad ile geçen diyaloğumuzu size özetlemek isterim. Arkadaşımın ismi Arash-e Kamangir den türemiş. Küçükken adın ne demek diye sormuştum çünkü benim adımın Farsça olduğunu o söylemişti. Dide, göz demekti; Didem Gözüm anlamına geliyordu. Arashad'ın kendisi ve ailesi Müslüman Farslılardı. Annesi müthiş güzel, eğitimli ve modern bir kadındı. Babası diplomattı ve İngilizce, Türkçe, Farsça, Arapça ve Almanca biliyordu. Okulda benim en iyi anlaştığım, Yugoslav ( Yugoslavya o zaman bölünmemişti daha), İranlı, Pakistanlı, İspanyol olan arkadaşlarımdı. Nedense birbirimize benzer çok özelliğimiz vardı hepimizin.
Arshad, kızkardeşi, annesi ve babasıyla daha sonra İran'a dönmemiş, İngiltereye yerleşmişlerdi. 1978, İran İslam Devrimi’nin fiilen başladığı yıldır.Bu dönemde, İranda kitlesel protestolar hızla yayılmış, Şah rejimi meşruiyet krizi yaşamış, olaylar ve isyanlar boy göstermiş, 1979 Şubat’ında ise monarşi yıkılmış ve İslam Cumhuriyeti kurulmuştu. Arshad'ın ailesi tıpkı benim ailem gibi seküler, demokratik, hukuk sistemine inan insanlardı yani laiklerdi. Kurulan İslam Cumhuriyetinde nefes almaları mümkün olmayacaktı. Dönebilirlerdi aslında, çünkü Arshad'ın ailesi Şah yanlısı da değildi. Monarşi asla istemiyorlardı. Arshad'ın babası siyaset bilimleri ve sosyoloji okumuş aydın bir diplomat olarak, İran'da başa gelen İslam Rejiminin sonuçlarını daha o günlerde biliyor ve çocuklarının geleceğinden endişe ediyorlardı. Tıpkı, şimdilerde bir çok Türk vatandaşının çocuklarının geleceğinden duyduğu endişe gibi ama daha ağırı. Arshad ailesi ile İngiltereye yerleştikten sonra, müthiş bir eğitim aldı tıpkıu babası gibi. Şimdi o bir akademisyen, hem de siyaset bilimleri branşı. İngilizleşmemişler, gerçek bir Farslı olarak, kültür ve dillerini yaşatmışlar. Ülke sevgileri sorgulanamaz bile ama ülkesinden uzakta, ülkesine hasretler. İrandaki olayları ona sorduğumda, öyle bir iç çektiki, o duygunun dili meğer ortak bir dilmiş; anladım acısını. Arshad durumu yorumlamadan önce aynen şöyle dedi: "Dear Didem, (ingilizce başladım kusura bakmayın sevgili okurlarım, çünkü Didem derken bu kadar şiirsel söylenilebilirdi adım), Sevgili Didem, biz Farslıların yani İranlıların en büyük şansızlığı bizim bir Atatürkümüz hiç olmadı. Egemenlik kayırsız şartsız milletindir diyen bir liderimiz hiç olmadı. Dünyanın en eski ve köklü kültürü olan Perslerin hiç Atatürkçüleri gibi bir kesimi olmadı. Kaderimiz de bu gün geldiğimiz noktadır. Bu kader değil, toplumun yaratttığı sonuçtur. Rejim ya monarşi ya Mollacı İslamcı oluyor; ya tek adam ya da İslam adı altında garip bir sistem yönetiyor İranlıları? Neden? Konu sadece dış güçler ya da tarihi değil; İranlıların yani Perslerin hiçbir zaman Atatürkçüleri gibi bir kitlesi olmadı, ya solcu oldular, ya Şahcı ya liberal, ya İslamcı; bunların arasında demokrat olanlar elbette vardı, demokrat solcu, liberal Şahcı, vicdanlı İslamcı ( sakın unutma din ile yönetilen hiç bir rejim asla demokrat olamaz); özetle Didem İran halkı içlerinden bir Atatürk ve Atatürkçülere benzer bir kesimi hiçbir zaman çıkaramadı. Çıkaramadıkça, vatanından uzakta milyonlarız şimdi. Ama bir de İranda Molla Rejiminde yaşayan Farslıları düşün, onlar bizden daha tutsak; bu böyle gitmez, bu tip otoriter, teokratik rejimler öyle veya böyle bir gün yıkılır. Yıkılırken de ülkeleri bölünür. Yani bir ülkenin rejimi ne kadar baskı yaparsa yapsın, halkı korkutursa korkutsun, susturursa sustursun, halkının gözünü kapatırsa kapatsın bir gün o ülke bölünür ve bölenler dış güçler değil bizzat rejimin kendisi olur. İran o yolda ilerliyor" dedi. Üzüldüm, hem de çok, çocukluğumun o güzel insanı ülkesinin zaten işgal altında olduğunu ve zaten bölündüğünü anlatıyordu bana. Ve sabah ilk işim size duygularımla değil, veriler ile konuşarak "ders gibi" bir yazı yazmak istedim. Bilimsel, soğukkanlı, sakin ve öngörüyle...
Yazacağım yazı; Türkiye’de demokrasinin karşı karşıya olduğu risklerin dışsaltehditlerinden ziyade, içsel toplumsal ve siyasal kırılmalarla ilişkili olduğunu sizlere açık açık göstermektir. Güncel karşılaştırmalı demokrasi literatürü, demokratik gerilemenin artık askerî darbeler veya ani rejim yıkımları yoluyla değil; toplumsal kutuplaşmanın zehirli (toxic) biçimlere evrilmesi ve toplumsal güvenin aşınması üzerinden gerçekleştiğini ortaya koymak istiyorum.Yazımda, V-Dem Democracy Report 2025’in toxic polarization bulgularını, UN DESA World Social Report 2024: Trust in a Changing World’ün güven–sosyal uyum–yönetişim hattı iverilerini birleştirerek, demokratik çözülmenin siyasal ve toplumsal boyutlarını tek bir teorik çerçevede ele almanın doğru olduğunu düşünmekteyim.
Buna ek olarak, sizlere bilimsel veriler sunmak için kullandığım kaynaklar arasında Nord (2025)’in V-Dem verilerine dayalı 25 Years of Autocratization çalışması, kutuplaşma ile otokratikleşme arasındaki yapısal ilişkiyi ortaya koymakta; ve yine konunun en uzman isimlerinden olan Selim Erdem Aytaç'ın (2025) yılında yaptığı çalışmayı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi (2025) çalışmalarıele alarak Türkiye özelinde duygusal kutuplaşmanın siyasal sadakat ve birlikte yaşama iradesi üzerindeki etkilerini analiz edeceğim.
Yazımda, Türkiye’de demokratik kırılganlığın temel kaynağının, birlikte yaşama rızasının son 10 yılda aşınması ve devletin hakemlik kapasitesinin ortadan kalkması ile yaşadıklarımızı; güvenin yeniden inşasının teknik değil, siyasal ve toplumsal bir yeniden yapılanma meselesi olduğunu vurgulamak istiyorum.
TÜRKİYE İÇİN GERÇEK TEHDİT
Türkiye’de güvenlik tartışmaları, MİLLİLİK, YERLİLİK uyutmaları altında uzun süredir dış tehditler, jeopolitik kuşatma ve bölgesel istikrarsızlık ekseninde yürütülmekte. Oysa ülkemizin karşıkarşıya olduğu en büyük tehdit, demokrasilerin en ciddi tehditleri dışardan değil, toplumun kendi iç dinamiklerinden ürettildiğini görememektir.
Bu bağlamda, hepimiz, şu temel soruya odaklanmalıyız :Türkiye’de demokrasiyi, laikliği ve hukuk devletini tehdit eden asıl unsur nedir ve bu tehdit nasıl işlemektedir?
Tehdit ne askeri ne de coğrafi bir nedenden kaynaklanıyor; asıl tehdit toplumun birlikte yaşama kapasitesinin aşınmasından besleniyor. Güncel küresel araştırmalar, demokrasilerin artık darbelerle değil; kutuplaşmanın zehirli hâle gelmesi ve toplumsal güvenin çökmesiyle gerçekleştiğini gösteriyor. Tehdit coğrafyanın sınırlarında değil; kamusal alanda, kurumların tarafsızlığını yitirmesinde ve vatandaşların birbirine bakışında birikiyor. Coğrafya bize şunu söylüyor: Devletler dışardan değil, çoğu zaman içeriden çözülür. Türkiye’deki süreci; kutuplaşma, toplumsal güvenin aşınması ve seçimli ama rekabetsiz rejimlerin kalıcılaşması ekseninde okumalıyız.
V-Dem verileri, tüm dünyaya bu sürecin ilk olarak şu alanlarda başladığını göstermektedir:
ifade özgürlüğü,
medya özgürlüğü,
akademik özgürlük,
sivil toplumun faaliyet alanı.
Bu alanlar zayıfladığında, seçimler teknik olarak sürse bile demokratik rekabet fiilen ortadan kalkıyor.
Türkiye’de Kutuplaşmanın Niteliği Artık Zehirli bir Eşiktir
V-Dem’in “toxic polarization” kavramı, Türkiye’deki tabloyu açıklamak için özellikle işlevseldir. Çünkü burada kutuplaşma:
programlar arasında değil,
kimlikler ve yaşam tarzları arasında yaşanmaktadır.
Bu aşamada:
karşı taraf “yanlış” değil, tehlikeli olarak kodlanır,
uzlaşma “ihanet” olarak görülür,
devlet tarafsız bir hakem olmaktan çıkar.
Bu durum, siyasal rekabetin ötesinde bir sonuç üretir: birlikte yaşama iradesi aşınır.
Güven Olmadan Demokrasi Olmaz
UN DESA (Birleşmiş Milletler Raporu) – World Social Report 2024
UN DESA’nın World Social Report 2024: Trust in a Changing World raporu, bu siyasal çözülmenin toplumsal zeminini açıkça ortaya koyuyor
Raporun sonuç bölümü son derece nettir: “Demokrasi, kalkınma ve barış; yüksek düzeyde toplumsal güven olmadan sürdürülemez.”
UN DESA, güveni üç katmanda ele alır:
kişilerarası güven,
kurumsal güven,
sisteme güven.
Bu katmanlardan herhangi biri çöktüğünde:
sosyal uyum zayıflar,
yönetişim kapasitesi düşer,
siyasal çatışmalar yönetilemez hâle gelir.
Bu nedenle rapor şu tespiti özellikle vurgular: “Güvenin yeniden inşası, teknik değil siyasal ve toplumsal bir meseledir.”
Türkiye bağlamında bu, hayati bir noktaya işaret eder: Sorun yalnızca kurumların işleyişi değil, kurumların ve rejimin politik uygulamalarıyla: toplumun birlikte yaşama rızasının zayıflamasıdır.
İstanbul Bilgi Üniversitesi (2025 BilimselRapor)
İstanbul Bilgi Üniversitesinin "Affective Polarization, Antagonism and Agonism in Turkey" adlı Kuramsal + ampirik çalışması bize çok şey anlatıyor. Önce size bu çalışmanın amacından bahsedeyim: Bu çalışma, Türkiye’deki kutuplaşmayı yalnızca ölçmekle yetinmiyor;onu hangi biçimlerde yaşandığını ayırarak analiz ediyor ve şu temel soruyu soruyor: Türkiye’de siyasal, sosyal, toplumsal çatışma yönetilebilir mi, yoksa karşılıklı dışlama noktasına mı gelmiştir?
Bu soruya cevap ararken Chantal Mouffe’un siyaset teorisine dayanan Antagonism – Agonism ayrımı çalışmaya kilit katkı vermekte.
sosyal, toplumsal bilimlerde: Agonism (yönetilebilir çatışma), Antagonism (yıkıcı çatışma) demektir. Agonismde demokrasi yaşar; Antagonismde ise demokrasi çöker
Antagonism
Karşı taraf düşmandır
Meşruiyeti reddedilir
Birlikte yaşam fikri anlamsızlaşır
Agonism
Karşı taraf rakiptir
Meşru kabul edilir
Çatışma vardır ama ortak çerçeve korunur
Kurallar, kurumlar ve ortak kamusal alan korunur.
Dikkat : Çalışmaya göre Türkiye’de siyasal çatışma, agonistik düzeyden antagonistik düzeye kaymıştır Bu durum, V-Dem’in tanımladığı toxic polarizationın toplumsal karşılığıdır.
Aytaç’ın T"urkey 2023 Elections and Affective Polarization" çalışması da Türkiye’de siyasal sadakatin duygusal kutuplaşma üzerinden korunduğunu ortaya koymakta: Yani her iki bilimsel çalışma birbirini destekler mahiyette: Temel bulgu şudur: Duygusal kutuplaşma arttıkça,seçmen karşı tarafla aynı kamusal alanı paylaşma isteğini kaybeder. Bu noktada siyaset;,temsil ilişkisi olmaktan çıkar, kimlik savunmasına dönüşür.
Bu, birlikte yaşama iradesinin siyasal düzeyde aşınmasıdır.
Şimdi tüm bu veriler ciddiye alındığında Türkiye'nin önündeki en büyük TEHDİT şu şekilde açıklanabilir:
Kutuplaşma Otokratikleşme Seviyesinin Birbiriyle Bağı
Size yukarda bahsettiğim çalışmalardan biri olan Nord’un çalışmasının en kritik bölümlerinden biri, kutuplaşma ile otokratikleşme arasındaki ilişkiye ayrılmıştır.
Bu çalışmanın bulgular açıktır:
Yüksek düzeyde kutuplaşma, otokratikleşme olasılığını anlamlı biçimde artırır.
Özellikle:
kimlik temelli,
düşmanlaştırıcı,
“biz–onlar” eksenli kutuplaşma en riskli formdur.
Bu tür kutuplaşma:
kurumları taraflaştırır,
uzlaşmayı imkânsızlaştırır,
güç yoğunlaşmasını meşrulaştırır.
Nord (2025) şu sonuca varır: “Son 25 yıl, demokrasinin küresel ölçekte istikrarlı biçimde gerilediği bir dönemdir. Bu gerileme geçici değil, yapısaldır.”
Ve ekler: “Bu tabloyu tersine çevirmek için yalnızca seçimler değil, kurumsal ve toplumsal ciddi bir çaba gerekir.”
Türkiye’de Sorun Nerede?
Yukarıda size verdiğim bilimsel çalışmaların tümü birlikte okunduğunda ortaya çıkan tablo açıktır:
Türkiye’de sorun yalnızca siyasal sistem değil; toplumun kendisidir.
Ve bu kriz: baskıyla çözülemez, teknik reformlarla onarılamaz.
Çünkü güvenin yeniden inşası, siyasal olduğu kadar toplumsal bir meseledir.
Güvenin yeniden inşası, Türkiye’de demokrasinin geleceği açısından kaçınılmaz bir siyasal ve toplumsal yeniden inşa süreci olarak karşımıza çıkmaktadır.
Peki Bu Yeniden İnşa Nasıl Mümkündür ve Hangi Siyasal Zihniyet ile?
Şurası kesin, Türkiye bugünkü mevcut iktidar ve iktidar ortaklarıyla "yeniden inşa" yapamaz. Bu günkü iktidar ve Cumhur İttifakı kurumlarıyla, bürokrasisi, zihniyeti ve uygulamaları ile TÜRKİYE TEHDİT ALTINDADIR. Devletin hakem rolünü geri kazanması elzemdir. Devlet, bir kampın aracı olmaktan çıkmalı; Hukuk, “bizden yana” değil herkese karşı eşit olmalıdır. Bu adım. güvenin yeniden inşasının ön koşuludur. Mevcut siyasal zihniyetle bu mümkün değildir.
Net söyleyelim: Tek adamcı, otoriter, “Devlet ben olmazsam, benim partim olmazsa batar” anlayışı bir ülkenin bçlünmesi için zemin hazırlar. Bu zihniyetler, kısa vadede düzen hissi üretir, uzun vadede toplumu daha da böler
Türkiye’de yeniden inşa, soyut demokratik vaatlerle değil; laiklik, eşit yurttaşlık ve hukuk devleti ilkelerinin birlikte yeniden tesis edilmesiyle mümkündür. Bu ilkeler, karşı tarafı dışlamayan agonistik bir siyasal zihniyetin kurumsal ve toplumsal zeminini oluşturur. Güvenin ve birlikte yaşama iradesinin yeniden inşası, ancak bu üç ilkenin eşzamanlı ve kararlı biçimde hayata geçirilmesiyle mümkün olabilir.
Bu da var olan Anayasayı değiştirmekten çok toplumsal bir farkındalık gerektirir. Anayasa meselesi sadece teknik bir konudur ve sorunların çözümünde yeterli değildir. Var olan Anayasa çağdaş ülkelerle neredeyse eşdeğerdedir. Sorun anayasada değil, uygulamasında ve vatandaşların mevcut anayasalarına bilinçli olarak sahip çıkmayışlarındadır.
GELELİM BU GÜNÜN COĞRAFYASINA
Bu gün ne Suriye, ne Irak ne İran komşularımız ve ileride de barış sağlanamayacak ve huzur olmayacak çünkü: Hiç birinin bir Atatürkü ve Atatürkçüleri yoktur. Bu ülkelerde rejim, yukarda saydığım bu üç ilkeyi baştan reddettiği için yeniden inşa mümkün değildir. Türkiye’de ise bu ilkeler aşınmış olsa da tamamen terk edilmemiştir. Bu fark, coğrafyadan çıkan en önemli derstir.


Yorumlar