2026 PEK HOŞ GELMEDİ: DÜNYA YENİDEN DÜZENLENİYOR; KİME, NEYE GÖRE
- Didem Öneş
- 6 Oca
- 4 dakikada okunur
Dünya 2026’ya girerken sanki birçokları bir kaosun içine itildik gibi hisetti. Bir belirsizlik döneminden geçmiyormuşcasına insanların kafası karışık. Oysa bir “düzen boşluğu” yaşanmıyor.
Tam tersine: Uzun süredir örtük biçimde işleyen bir düzen, artık açıkça ilan edildi.
Venezuela’da yaşananlar bu ilanın ilk somut örneği.
Nicolás Maduro’nun, egemen bir devletin başı olarak “kaçırılıp” ABD’ye götürülmesi ve New York’ta yargılanmak üzere olayların bir "narko devlet ile mücadele" gibi sunulması; aslında 20 yıldır ve öncesinde her coğrafyada yaşanan insanlık ve hukuk ihlali olayların yeni bir "düzen" anlatımı. Demek istediğim, bu olay, uluslararası düzenin bozulduğunu değil; nasıl çalıştığını göstermektedir. Tıpkı Gazze'de, daha önce Bosna'da, Irak'da ve halihazırda Suriye'de ve daha nice yerde nasıl çalıştıysa, aynen devam etmektedir.
Bugün hâlâ bu gelişmeyi “uluslararası hukukun çöküşü”, “norm ihlali”, “BM’nin etkisizliği” gibi başlıklarla yorumlayanlar asıl şunu söyleyemiyorlar: Venezuela’da olan biten, bir düzenin çökmesi değil; yeni bir düzenin nasıl işlediğinin açık ilanıdır.
Bu yeni düzende mesele hukukun ihlal edilmesi değildir. Mesele, hukukun açık açık bundan böyle bağlayıcı kabul edilmemesidir. Trump'ın Dünyasında hukuk ve uluslararası normlar, sözleşmeler artık egemenliği koruyan bir kalkan olmaktan çıktı.
Bir ülkenin egemenlik tanımları TRUMP DÜNYASI NORMLARINDA büyük güçlerin ve şu anda en çok da ABD'nin nasıl tanımladığıyla sınırlı. Egemenlik artık, küresel büyük güçlerin hiyerarşisiyle uyumlu kalındığı sürece tanınan geçici bir ayrıcalık konumuna indirgendi.
Yani bir ülkenin egemenliği
Uyum sürdüğü müddetçe:
Liderleri tanınır, meşruiyet verilir, saygın kabul edilir
Rejimleri meşru kabul edilir
Devletleri “stratejik ortak” sayılır
Uyum bozulduğunda ise:
Liderler kişiselleştirilir, aşağılanır
Rejimler kriminalize edilir
Devletler “yönetilebilir sorun” statüsüne indirgenir
Maduro’nun başına gelen tam olarak budur. Asıl 'geliyor gelmekte olan' durum ise bu durum yalnızca Venezuela’ya özgü değildir.
Venezuela vakasının en çarpıcı yönü, herhangi bir büyük diplomatik krize yol açmamış olmasıdır. Ne Birleşmiş Milletler felç olmuştur, ne küresel piyasalar sarsılmıştır, ne de “uluslararası toplum”dan caydırıcı bir tepki gelmiştir. Tıpkı İsrail’in Gazze’de işlediği uluslararası suçlara rağmen yaşananlar gibi.
Çünkü yeni dünya sistemi, bu tür fiilleri artık olağan maliyetler olarak kabul etmekte. "Gri alan" kaosu tam olarak bu işe yarar: Hukuk askıya alınabiliyor, ama düzen sarsılmıyor.Şiddeti görünür kılıyor ama sorumluluk üretmiyor; hesap verilebilirlik ortadan kalmıştır. Eskiden örtülmesi gereken eylemler, bugün kameralar önünde, sosyal medyada birebir yaşatılıyor. Çünkü caydırıcılık artık hukuktan değil; emsal üretmekten beslenmekte.
Venezuela bu anlamda bir örnek. Bundan sonra mesele egemnelik ve bir ülke meselesi değildir. Mesele, büyük güce itaatsizliğin bedelinin bahanesiz biçimde açık açık ifşasıdır.
Son yirmi yıldır hâkim olan görüş, dünyanın tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçtiğidir. Evet, bu tespit bugünün tarif eder; ancak geleceğin mimarisini açıklamakta yetersiz kalır.
Benim temel tezim şudur: Daha önce yazılarımda sık sık dile getirdiğim üzere bugün “çok kutuplu” olarak adlandırılan düzen, tarihsel olarak kısa bir ara evredir.
İklim krizi, enerji dönüşümü, gıda ve temiz suya erişimin stratejikleşmesi, teknoloji–savunma entegrasyonu gibi faktörler devreye girdikçe; dünya çok kutupluluğu sürdüremez. Bu nedenle 21. yüzyıl içinde dünya, klasik Soğuk Savaş’tan farklı parametrelerle tanımlanan yeni bir iki kutuplu düzene evrilecektir.
Bu iki kutup:
Batı–Doğu gibi basit bir coğrafya ayrımı değildir.
Demokratik–otoriter ayrımı da tek başına yeterli değildir.
Asıl ayrım şuradadır: Bir eksende demokrasi, teknoloji, hukuk devleti, laiklik ve yeşil–mor yenilenme; diğer eksende otoriter yönetimler, din–mezhep–tarikat–kabile ilişkileri, savaş ekonomisi ve özgürlüklerin sınırlandığı teknolojik gelişim. İşte bu gün sorulması gereken soru: Hangisi kazanacak?
Bugün Hindistan, Pakistan, Afrika, Latin Amerika ve Orta Doğu bu iki eksenin arasında salınan; her iki bloğu da besleyen kullanıma elverişli ara alanlara dönüşmektedir. Bu gidişle Avrupa eğer teknolojisini ve kaliteli insan kapasitesini gerektiği gibi geliştirip koruyamaz ise sonu Pakistan gibi olacaktır.
ORTA DOĞUYA GELİNCE : SAVAŞ VAR, AMA SAVAŞLARIN ASIL İŞLEVİ ÖNEMLİ
Burada çok net olmak gerekir. Evet, Orta Doğu’da savaş vardır. İrili ufaklı çatışmalar, vekil savaşları, bombardımanlar, iç savaş kalıntıları sürmektedir. Ama Orta Doğu’nun 2026’daki küresel işlevi sadece “savaşın olduğu yer” olmak değildir. Asıl işlev şudur:
Orta Doğu, savaş ve gerilim yoluyla bütün dünyanın enerji fiyatını, ticaret rotasını ve risk seviyesini ayarlayan küresel bir kaldıraçtır.
Boğazlar gerildiğinde dünya enflasyonu yükselir. Küçük aktörlerin attığı bir drone, küresel sigorta maliyetlerini artırır. Hukuk askıya alınır, ama düzen çalışmaya devam eder.
Savaş burada amaç değil; küresel sistemi ayarlayan bir araçtır.
Şimdi burada sormamız gereken soru şu: Türkiye araçsallaşmayı kabul edecek mi?
2026 YILIYLA BİTLİKTE KITALARA BİR BAKALIM
AFRİKA’DA EGEMENLİK İHALEYLE BELİRLENİYOR
Gelişmeler bize gösterdiki Afrika’da savaş ilan edilmiyor; ihale açılıyor. Şaka değil; Afrikada ülkelerin egemenliği artık ihalelerle bağlanıyor.
Devlet kapasitesi zayıfladıkça güvenlik özelleştiriliyor. Madenler, limanlar, altyapılar özel askeri şirketler tarafından korunuyor. Egemenlik anayasa ile değil; sözleşme ile tanımlanıyor.
Bu, klasik sömürgecilik değil. Daha sessiz, daha teknik, daha piyasacı bir model.
Ama sonucu aynı: Egemen Devlet silikleşiyor, halk görünmezleşiyor, ihaleyi kazanan halkları köle yapıyor.
ASYA’DA SAVAŞ TEK KURŞUN ATILMADAN KAZANILIYOR
Asya’da savaş artık tankla değil; çiple yapılıyor. Bir adayı kuşatmak, bütün dünyayı durdurmaya yetiyor.
Egemenlik artık sınırla değil; teknoloji akışıyla ölçülüyor. Çin de bu kıtanın ağababası olarak TRUMP REJİMince şimdilik kabul edildi.
AVRUPA: NORMU-İNSAN HAKLARINI- MEDENİYETİ SAVUNUR GÖRÜNÜRKEN NORM DIŞINA UYUM SAĞLAYAN KITA OLMAK ÜZERE
Avrupa hâlâ normları savunuyor gibi konuşuyor. Ama pratikte otoriter rejimlere geçit vermekle kalmıyor, uyum da sağlıyor. Avrupa artık düzen kurucu değil; düzenin maliyetini yönetmeye çalışan bir kıta.
PEKİ YA TÜRKİYE !
Türkiye açısından Venezuela vakası doğrudan bir uyarı metni gibi okunmalı. Libya Genel Kurmay Başkanının uçağının Ankara yakınlarında düşürülmesi tesadüf yada kaza olamaz diye düşünüyorum. Oysa, Trump daha yeni Erdoğan ile Beyaz Sarayda görüşmüş, övgüler dağıtmış, hatta Türkiye'nin Cumhurbaşkanına istediği "meşruiyeti" vereceklerini söylemişti. Libya Genel Kurmay Başkanının "kazası" ile ilgili tek kelime dahi etmedi.
Türkiye coğrafi olarak kilit bir ülkedir; fakat içerde uzun süredir yaşanan kurumsal erozyon, kişiselleşmiş iktidar, toplumsal ayrışma ve bürokratik çöküş; bu avantajı zayıflığa çevirmektedir.
Bugünkü sistemle Türkiye’ye biçilen rol nettir:“Uyumlu olduğu sürece "meşruiyeti" tanınan liderlikle yönetilen bir ülke”. Oysa Başkumandan Mustafa Kemal Atatürk "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek bize egemen bir ülke bırakmıştı. Peki şimdi bu mirasa ne oldu?
Kurumsal akıl anayasal akıl hâline gelmedikçe; ekonomik, toplumsal ve bilişsel dayanıklılık birlikte üretilmedikçe; egemenlik yalnızca kâğıt üzerinde kalacaktır.
2026yı NASIL OKUMALIYIZ?
2026 dünyası sanıldığı gibi kuralsız değil. Kuralları yalnızca büyük güçlerin yazdığı bir dünyadır.
Egemenlik artık hak değil, izinle verilen; hukuk artık norm değil, işine gelen araç; medeniyet artık ideal değil, retoriktir.
Geriye tek bir soru kalmaktadır:
Türkiye, bu düzenin abuk sabuk oyalama taktiklerinde; anayasa tartışmaları altında boşa vakit harcayan bir ülke olarak büyük güçlerin nesnesi mi olacak, yoksa özüne dönüp laik, demokratik sosyal hukuk Atatürk Türkiyesinin bağımsız kurumsal yapılarını inşa edebilen, denetlenebilir, yöneticilerin hesap verebildiği ve toplumun bilişsel dayanıklılığının artırılıldığı orta bir güç olarak özne olmayı mı seçecektir?
Bu eşik ya iktidar değişimiyle aşılacak, ya da tarihsel fırsatlar bir kez daha elimizden kayıp gidecektir.












Yorumlar