Lübnan İsrail Tarafından Dizayn Edilirken — Türkiye İçin Gelecek Tasarımı: "Anadolu Birleşik Devletleri" mi?
- 13 dakika önce
- 9 dakikada okunur
Değerli okurlarım,
Dün Tom Barrack'ın hadsiz ama son derece açık meşhur paylaşımını cümle cümle deşifre etmiştik. Bugün deşifre metinlerimizi, sahibinin portföyünde gezdireceğim. Çünkü bir tasarımcının niyetini anlamak istiyorsak bölge olan bitenlerde imzası olanların tüm projelerine bakmalıyız.
ABD ve İsrail'in ve dahi İngiltere ve Rusya'nın portföyünde Lübnan da var. Ve Lübnan'da denenen şablon, Tom Barrak'ın Türkiye için çizilen veya biçilen şablona, o çok bahsettiği "Levant ve Anadolu'yu uzun zamandır inceleyenlerin geleneğinde; Irak, Suriye ve Türkiye, kalıcı bir Ortadoğu istikrarının üzerinde dönmesi gereken stratejik ekseni oluşturmaktadır. Bu üç ülke arasındaki dengenin kurulabilmesi için, aşiret, dini veya mezhepsel farklılıkların ötesine geçen, tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve etki noktasına ihtiyaç vardır. Başkan Trump tarafından benimsenen bu hayati misyon, bölgenin ortak refaha yönelmesine yardımcı olmayı; birbirinden farklı iplikleri düzen ve karşılıklı çıkar temelinde tek bir dokuda birleştirmeyi amaçlamaktadır." kafalarındaki Anadolu için hazırlananın prototipidir.
Soru basit: Aynı mimarın, aynı dille, aynı araçlarla ama farklı yollarla bölge ülkelerine müdahaleleri tesadüf müdür?
DİZAYNIN PROTOTİPİ: LÜBNAN
Önce sahaya bakalım, duyguyla değil veriyle.
Lübnan hükümeti, 5 Ağustos 2025'te orduyu silahların devlet tekelinde toplanması planını hazırlamakla görevlendirdi. Hedef açıktı: Hizbullah'ın silahsızlandırılması. ABD, Fransa ile birlikte aşamalı bir silahsızlanma planı sundu; plan, Hizbullah'ın bakanlar kurulundaki ağırlığı nedeniyle reddedildi. Bu süre boyunca İsrail, Mavi Hat boyunca beş taktik noktayı elinde tuttu ve Hizbullah depolarına dönük günlük saldırılarını sürdürdü. 28 Şubat 2026'da başlayan İran Savaşı'nda Hizbullah çatışmaya katıldı, İsrail güney Lübnan'da yeni bir harekât başlattı. Nisan 2026'da ise İsrail ile Lübnan'ın doğrudan müzakere ihtimalini değerlendirmeye başladığı haberleri manşetlere düştü.
Şimdi bu tabloya Barrack'ın açıklamalarını ve üstlendiği görevleri ekleyin.
Barrack, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını yalnızca İsrail'in güvenlik meselesi oalarak değil, "Lübnan'ın yenilenme fırsatı" diye de sundu. Örgütün dış kontrolünün Lübnan'ın egemenliğini zayıflattığını, yatırımı caydırdığını söyledi. "Silah teslim edilmezse yeniden imar yok" dedi; Körfez sermayesini, ekonomik bölgeye dahil edilecek bir ödül olarak masaya koydu. Sizce bunlar bizde son 10 yıldır yaşananlara benzemiyor mu? Uçuyoruz, kaçıyoruz, dünyanın en güçlü ekonomileri arasına giriyoruz diye bize masallar anlatıldı ve Türkiye uyudu. Gelelim en kritik cümleye: Washington'un, Beyrut'a bu silahsızlanmayı "teslimiyet olarak değil, egemenliğin yeniden tesisi olarak sunmasına" şaşırdık mı? Ben şaşırmadım...
Durup okuyun o son cümleyi. Bir "teslimiyeti" "egemenlik" diye satmayayı dünyaya pazarlayabilmek: Diplomasi değil, modern dönemin siyasal ambalaj mühendisliğidir.
Barrack Lübnan'da "Hizbullah silahsızlanmazsa yeniden imar yok" derken; şimdi de Irak-Suriye-Türkiye'yi "tek doku"da birleştiren aklın aynı olduğunu açıklıyor.
İşte burada, benim israrla "neden İran Molla Rejiminin ABD İSrail'e hizmet ediyorlar" dediğimi belki birazcık olsun hak verecekler çıkar.
DİZAYNIN GRAMERİ
Lübnan örneği üzerinden ortak bir söylem analizi yapmak mümkün. Bugün bölgede ve coğrafyamızda uygulanan tasarımın dört zamanlı bir motoru var.
Bu dört aşama art arda çalıştığında bir ülke, kendi siyasal iradesinden koparılarak dış koordinasyon sistemine bağlanıyor. Bizim yani Türk Milletinin bu günlerde yaşadığı sorun CHPli seçmenin, Atatürkçülerin ve demokratların bu dış koordinasyon "emperyal" sisteme bağlanmak istememesidir.
Gelin şimdi size bölgede ve coğrafyamızda uygulanan tasarımın dört zamanlı motorundan bahsedeyim
Bir: Yerel "milli" güç merkezini etkisizleştir.
Her ülkede dışarıdan gelen tasarıma “hayır” diyebilecek bir iç merkez vardır. Tasarımın ilk işi, bu direniş odağını zayıflatmaktır. Lübnan’da bu merkez sözüm ona Hizbullah’tı; etkisizleştirilmek istenen şey de onun askeri kapasitesiydi. Çünkü silah elden gittiğinde plana direnebilecek son aktör de gücünü kaybeder. Peki bizim ülkemizde bu nasıl gerçekleşebilir? Atatürk Türkiyesini ypk etmekle...
İki: İşlemi “egemenlik” ve “istikrar” diliyle paketle.
Hiçbir toplum kendisine açıkça “teslim ol” denildiğinde bunu kabul etmez. Bu nedenle teslimiyet hiçbir zaman teslimiyet olarak sunulmaz. Onun yerine: “istikrar”,“normalleşme”,“devletin güçlenmesi”,“kurumsal restorasyon”,“egemenliğin yeniden tesisi” gibi kavramlarla yeni bir siyasal anlatı kurulur. Lübnan’da silahsızlanmanın “yenilenme fırsatı” olarak sunulması tam da bu psikolojik çerçevenin ürünüdür. Peki bizde, "Yeni anayasa lazım, darbe anayasası ile olmaz" "milli birlik ve beraberlik" "safları sıkılaştırma" "ekonomik güçlenme" vs vs.
Üç: Refahı itaate bağla.
Bu, tasarımın havuç kısmıdır. Yatırım,yeniden imar, sermaye akışı,uluslararası entegrasyon gibi ifadeler kullanılarak "sermayeye" havuçlar vaat edilir. Ama bunların hiçbiri koşulsuz değildir. Şarta bağlıdır.
Uyarsan ekonomik kapılar açılır; direnirsen yalnızlaştırılırsın. Lübnan’da Körfez sermayesi ve yeniden inşa fonları tam da bu nedenle silahsızlanma şartına bağlandı. Peki ya bizde? Bu bölüm bizde uzun o yüzden bir başka yazımın konusu olacak.
Dört: Geri planda caydırıcı tehdidi canlı tutmak
Ambalaj ikna etmezse, havuç çekici gelmezse, devreye sopa girer. Bu tehdit çoğu zaman açık şekilde kullanılmaz; masanın altında tutulur. Varlığı bile pazarlığı yönlendirmeye yeter.
Lübnan’da bu rolü: “Beyrut tereddüt ederse İsrail tek taraflı hareket edebilir” mesajı üstlendi.
İran Molla Rejimi halkını uyutup "eeebebeğim eee e eee" İsrail'in Lübnanı işgaline ve yeniden tasarımına yol açtı. Herkes bunca aydır "savaş gibi savaş olmayan" İran'a odaklanırken, Lübnan, Türkiye dizaynı aldı başını gitti...
Bu dört aşama sonunda ortaya çıkan tablo şudur:
Bir ülkenin geleceği artık, içeride kendi halkının iradesiyle değil; dışarıdaki “tek temas noktası” üzerinden belirlenmeye başlanmasıdır. Karar merkezi sanki o ülkelerin başkentleridir ama koordinasyon dış merkeze bağlıdır. TOM BARRACK tam da bu işin adamıdır. Bu adam ne bir diplomat ne bir siyasetçi ne de akademisyendir. Çocuk kanı içerek sapık Epstein ADASINDA görüntülenmiş biridir. Mossadım Mossadım sen nelere kadirsin.
İşte Barrack’ın Türkiye paylaşımı tam da burada anlam kazanıyor.
Hatırlayın ne diyordu: Irak, Suriye ve Türkiye’yi Ortadoğu istikrarının “stratejik ekseni” olarak tanımlıyor; bu üç ülkeyi dengeleyebilmek için “tek ve tutarlı bir Amerikan temas ve etki noktası” gerektiğini söylüyor değil mi (dünkü yazımı okuyunuz); farklı iplikleri “tek bir dokuda” birleştirmekten söz ediyordu. Bu farklı ipliklerden tek bir halı dokuyacak tezgah kimin elinde açık açık anlattı. TEZGAHA GEL TEZGAHA
Yani Lübnan’da, bir ülkeye uygulanan yaklaşım, burada üç ülkeyi kapsayan bölgesel bir modele bütünleşmiş durumda. Reçete aynı. Sadece araçlar farklı.
AYNI MİMARIN İKİ MASASI
Lübnan’da ki yerel itiraz gücü berteraf edildi. Peki Türkiye’de etkisizleştirilmek istenen “yerel güç” nedir?
Cevap veriyorum : Örgütlü, seçilmiş ve anayasal muhalefet. Anayasal yurttaşlık ve hukuk devleti. Yani sandığın meşruiyeti. İktidar olasılığı olan ana muhalefeti "iktidar olamayacak" hale getirmek...
Lübnan’da silahı toplamak için yargı, ordu ve dış tehdit eşzamanlı çalıştı.
Türkiye’de ise muhalefetin seçilmiş iradesini zayıflatmaya dönük süreçlerde;
“mutlak butlan” tartışmaları, polis müdahaleleri,yandaş medya dili, yargısal baskı mekanizmaları, psikolojik harp destekli, FETÖ taktikli kumpaslar eşzamanlı biçimde çalıştırıldı.
Lübnan’da silahsızlanma “egemenliğin yeniden tesisi” diye paketlendi.
Türkiye’de muhalefetin etkisizleştirilmesi “devlet aklı”, “istikrar” ve “güvenlik” diliyle paketleniyor.
Lübnan’da havuç Körfez yatırımıydı.
Türkiye’de ise zaman zaman gündeme gelen olası swap hatları, dış finans akışları ve “stratejik ortaklık” söylemleri benzer bir ekonomik entegrasyon vaadi oluşturuyor. Ve denklemin iki ucunda da aynı imza bulunuyor.
Mayıs 2025’ten itibaren Türkiye Büyükelçisi, ardından Suriye ve Irak Özel Temsilcisi olarak yetkilendirilen Barrack, fiilen üç başkenti tek koordinasyon hattında ele alan bir rol üstlenmiş durumda. Trump’ın “mükemmel iş çıkarıyor” diyerek tanımladığı bu isim, geçmişte Osmanlı yönetim modelini ve Körfez tipi güçlü liderlikleri öven açıklamalar yapmış; “güç yoluyla barış” yaklaşımını Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın merkezi liderliği üzerinden örnek göstermişti.
Anadolu Birleşik Devletleri
“Anadolu Birleşik Devletleri” dediğimde kimsenin aklına klasik anlamda bir harita değişikliği gelmesin.
Mesele ilhak değil. Mesele, Anadolu’nun bağımsız karar veren bir aktör olmaktan çıkarılıp, dış koordinasyonla yönetilen daha büyük bir bölgesel “dokunun” yalnızca bir ipliğe dönüştürülmesidir. Egemenliğin Türk Milletinde değil, “tek temas noktasında” havuzlanması fikridir. Birleşik olan devletler değil; birleştirilen, aynı tezgâhta dokunan nüfuz alanlarıdır.
PEKİ AMAÇLANAN ŞABLON TUTAR MI? TÜRK MİLLETİNİN FARKI NEREDE?
Burada analitik dürüstlük şarttır. Türkiye, Lübnan değildir. Bu analitik karşılaştırma bir kader senaryosu değil; stratejik bir uyarıdır.
Lübnan çökmüş bir ülkedir, etkisiz bir devlettir. Egemenlik tekeli parçalanmıştır, ekonomisi iflas etmiştir, ordusu zayıftır, topraklarında yabancı askerler bulunmaktadır. Ama en önemlisi biz Türkler gibi orta Asyadan beri gelen bir tarihleri yoktur. Demokratikleşememiş ve Atatürk Türkiyesi gibi bir Cumhuriyet kuaramamış bir ülkedir. O yüzden koordinatörlerin tasarımı zaten çatlamış bir zemine uygulandı.
Türkiye ise hâlâ güçlü bir devlet hafızasına, kurumsal akla, ciddi bir askeri kapasiteye ve köklü Cumhuriyet geleneğine sahiptir. NATO üyesidir ve Lübnan’ın sahip olmadığı çok önemli bir unsuru var:
Kurucu Cumhuriyet refleksi. Atatürkçü Milliyetçilik refleksi.
İşte bu nedenle Anadolu versiyonu için gerek ABD, İngiltere, İsrail, Rusya, Körfez Ülkeleri el ele verip önce içerideki merkezi zayıflatmak zorundadır. Çünkü çökmüş bir zemin yoksa, o zaman önce zeminin aşındırılması gerekir. Laik demokratik sosyal hukuk Atatürk Cumhuriyetinin zemini yıllardır aşındırılmaktadır. HEm içeriden hem dışarıdan.
İşte “iç dizayn” dediğim şey tam burada devreye giriyor: muhalefetin iradesizleştirilmesi,yargısal müdahale dili, kayyum pratiğinin normalleştirilmesi,anayasal meşruiyet tartışmalarının sürekli canlı tutulması... Bunlar “dış dizaynın” içerideki uygulayıcıları eliyle ön hazırlıkları hâline geliyor.
Kurdukları Denklem Burada kapanıyor: Nasıl mı?
Hem anamuhalefeti ve onunla yol yürümesi ihtimali olan muhalefeti etkisizleştirilmeden Anadolu’nun “tek dokuya” eklemlenmesi kolay değildir. İşte Barrackın elindeki şablonun kırıldığı yer de tam burası olacak. Güvenin bana Türkiye bu şablonu yırtıp atacak. Çünkü Güvenpark’tan Anıtkabir’e yürüyen yüz binlerce Atatürkçü, milliyetçi, Cumhuriyetçi, demokrat insan, hem dış hem iç şabloncuların tasarımının hesaba katmadığı asıl güçtür.
Lübnan’da yorgun ve parçalanmış bir toplum vardır. Türkiyede ise 30 ve hatta 40 yıldır ama en çok son 20 yıldır, üzerinde tepinildiği halde hala "ölmemiş bir toplum var. Ve bugün Türkiye’de kurucu refleksini yeniden hatırlayan bir yurttaşlık bilinci ayağa kalkmıştır. Dizaynın en zayıf varsayımı halkın tamamen yorulduğu düşüncesiydi. İşte kullanışlı araçlardan olan bazı siyasi aktörler, bu halkı "bitti" sandıklarından veya "önce tepki verirler ama sonra ekonomik sıkıntı, çeşitli senaryolarla yeniden uyurlar, susarlar" diyedüşündüler. Hatta öyle bir noktaya geldiler ki, kendilerine “hain”, “işbirlikçi”, “kontrollü aparat” denilmesini bile önemsemediler.
HAlkı korkutmak, uyutmak, muhalefeti bölmek ve birbirine düşürmek isterlerken; tam tersi muhalif kesimin yani sahadaki cevabı demoralizasyon değil; mobilizasyon oldu. Öfke öylesine alev aldıki, yakıp yıkmadan ama asıl gücün kimin elinde olduğu olacağı anlatıldı.
“Ergen Devrimciliği” Değil, Demokratik Direnç:
Türkiye’de Meşruiyet Mücadelesi ve Özgür Özel Fenomeni
Tüm bu bölüme gelene kadar size hedeflenen gelecek tasarımını anlattım. Şimdi ise içeride, muhalefete ve özellikle ÖZGÜR ÖZEL'e neden her yerden saldırıldığını anlatacağım. Gerek kendine "muhalif" diyenler gerekse iktidar yanlısı gruplar içinden Özgür Özelin yürütmekte olduğu siyaseti etkisizleştirmek isteyenlerin kalıp cümlelerini iyi analiz etmeliyiz. Çünkü mesele yalnızca CHP değildir. Mesele, mevcut sistem içinde muhalefetin ne kadar sert konuşabileceği, ne kadar direnebileceği ve hangi noktada “makbul muhalefet” çizgisine çekileceğidir.
Bugün Türkiye’de siyasal mücadele artık klasik iktidar-muhalefet denkleminden çıkmıştır. Tartışılan şey; anayasal düzenin, kurumların, yargının, seçim güvenliğinin ve siyasal temsilin nasıl yeniden tanımlandığıdır. Bu nedenle Özgür Özel’in siyaseti yalnızca “sert muhalefet” değildir. Bu, siyasal meşruiyet alanını koruma mücadelesidir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca CHP’ye yöneltilen en büyük eleştiri “pasif muhalefet” oldu. Özellikle 2010 sonrası dönemde geniş toplumsal kesimler, CHP’nin iktidarın sertleşen hamlelerine karşı yeterince direnç göstermediğini düşündü. Özgür Özel ise bu çizgiyi değiştirmeye çalışıyor. Mitingler, meydan siyaseti, toplumsal mobilizasyon ve yüksek sesli itiraz; klasik parlamenter muhalefetin dışına taşan yeni bir stratejiye işaret ediyor.
Bu durum bazı çevreler tarafından “radikalleşme” olarak sunulsa da, aslında demokratik siyasetin toplumsallaştırılmasıdır. Çünkü temsil krizinin yaşandığı toplumlarda siyaset yalnızca Meclis kürsüsünde yapılmaz. Türkiye’de uzun yıllardır muhalefetin temel sorunu yalnızca seçim kaybetmek değildi. Asıl sorun psikolojik üstünlüğü kaybetmekti. Korku, yılgınlık, çaresizlik ve “nasıl olsa değişmez” hissi muhalefet tabanında ciddi bir siyasal yorgunluk yarattı.
Özgür Özel’in sert tonu biraz da bu psikolojik kırılmayı aşmaya yöneliktir. Çünkü siyaset yalnızca program değil, moral güç üretme sanatıdır. Bir lider bazen yalnızca konuşmaz; tabanına “hala mücadele edilebilir” duygusunu verir. Bugün Özgür Özel’in yarattığı etkinin önemli bir kısmı budur.
HAlkın elinden "moral gücü" alınmak isteniyor. Öyleyse Özgür Özelin siyasetini ve kimlşiğini değersizleştirme operasyonu yürütülmektedir. Bunu sadece İktidar siyasetçileri değil, gazetecileri, bürokrasisi, yazarları, medyası da yapıyor ama en önemlisi kenine "muhalif" diyenlerin kendi kişisel menfaatleri nedeniyle "halkın moralini " bozmak için çabalayışlarıdır. Kimini Halk tvde kimini Sözcü tvde konuşmacı olarak görmeniz mümkündür. Dahası kendine ulusalcı, Atatürkçü diyenlerin iktidar ile dirsek temaslarıdır. Unutulmasın ki; Türkiye’de uzun yıllardır muhalefetin temel sorunu yalnızca seçim kaybetmek değildi. Asıl sorun psikolojik üstünlüğü kaybetmekti. Korku, yılgınlık, çaresizlik ve “nasıl olsa değişmez” hissi muhalefet tabanında ciddi bir siyasal yorgunluk yarattı. Özgür Özel’in sert tonu biraz da bu psikolojik kırılmayı aşmaya yöneliktir. Çünkü siyaset yalnızca program değil, moral güç üretme sanatıdır. Bir lider bazen yalnızca konuşmaz; tabanına “hala mücadele edilebilir” duygusunu verir.
Bugün Özgür Özel’in yarattığı etkinin önemli bir kısmı budur.
“Ergen Devrimciliği” Suçlaması Neyi Gizliyor?
Tüm bunlar olurken, Özgür ÖZel'e atfedilen bir çok yakıştırmaya bir de "ERGEN DEVRİMCİLİĞİ" ifadesi eklendi. Cümlenin üreticisi Sayın Devlet Bahçeliydi. Devlet Bahçeli’nin Özgür Özel’e yönelik açıklamaları yalnızca bir siyasi polemik değildir. Bu konuşma, Türkiye’de muhalefetin hangi sınırlar içinde siyaset yapabileceğini yeniden tanımlama girişimidir. Çünkü metnin bütününe bakıldığında hedef yalnızca Özgür Özel değildir. Hedef;yüksek sesle itiraz eden,sokağı demokratik siyasal alanın bir parçası olarak kullanan,iktidarı doğrudan eleştiren,kurumsal çöküş söylemi ile gerçekleri halka ifade eden, yeni muhalefet biçimidir.
Biz vatandaşların sorması gereken temel soru şudur:
Türkiye’de muhalefetin hangi noktaya kadar itiraz etmesine izin verilmektedir?
Bugün:
belediyeler hakkında operasyonlar yapılırken,
seçilmiş siyasetçiler hedef alınırken,
yargının tarafsızlığı tartışılır hale gelmişken,
medya alanı büyük ölçüde tek sesli hale dönüşmüşken,
anayasal kurumlara güven düşmüşken,
muhalefetin yalnızca “sessiz ve kontrollü”, Ankaradan oturarak muhalefet etmesi mi beklenmektedir?
Eğer öyleyse bu demokratik rekabet değil, kontrollü muhalefet modelidir.
Bahçeli’nin Anıtkabir yürüyüşüne yönelik eleştirileri de ayrıca dikkat çekicidir. Çünkü burada aslında Atatürk’ün nasıl temsil edileceği tartışılmaktadır. Muhalefetin Atatürk referansı kullanması “ayrıştırıcılık”, iktidar blokunun kullanması ise “milli birlik” olarak sunulmaktadır. Oysa Atatürk yalnızca bir devlet sembolü değildir.
Atatürk;Cumhuriyetin kurucu iradesi,laik hukuk düzeni,ulusal egemenlik,yurttaşlık eşitliği,bağımsızlık fikridir. Dolayısıyla Anıtkabir’in yalnızca törensel değil, siyasal ve tarihsel bir anlamı da vardır.
Bugün milyonlarca insanın Anıtkabir’i bir demokratik hafıza alanı olarak görmesi bundandır.
Bugün dünyadaki birçok demokratik dönüşüm süreci yalnızca sandıkla değil, toplumsal mobilizasyonla gerçekleşmiştir. Gerçekleşecektir.
Asıl Kavga: CHP’nin Liderliği mi, Türkiye’nin Yönü mü?
Sayın Bahçeli’nin gazeteki konuşmasının satır aralarında asıl meselenin CHP iç tartışması olmadığı görülüyor. Asıl mesele, muhalefetin yeniden toplumsallaşmasıdır.
Çünkü uzun yıllardır ilk kez CHP:
meydan kuruyor,
psikolojik üstünlük üretmeye çalışıyor,
savunma pozisyonundan çıkıyor,
iktidarın diline cevap veren değil, gündem belirleyen aktör olmaya yöneliyor.
Bu nedenle Özgür Özel’e yönelik eleştiriler yalnızca kişisel değildir. Bu, Türkiye’de yeni bir muhalefet modelinin önünü kesme çabasıdır.
HANGİ EGEMENLİK?
O hâlde gerçek soru Anadolu’ya yeni bir harita çizilip çizilmeyeceği değildir. Gerçek soru şudur:
Egemenlik millette mi kalacak, yoksa “tek bir temas noktasına” mı taşınacak? Lübnan’a teslimiyet “egemenlik” diye sunuldu. Türkiye’de de itaat et rahat et fikri, istikrar, milli birlik vs gibi ifadelerin de, muhalefetin etkisizleştirilmesinin “devlet aklı”, dış koordinasyonun ise “stratejik ortaklık” diye pazarlanmak istendiğini görüyoruz.
Aynı tezgâh. Aynı dokumacı.
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana verilen mücadele özünde tek bir sorunun etrafında dönüyordu:
“Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin?”
Bugün masaya konan tasarımın cevabı “vardır” demek için Anıtkabir’e yürüyen halkın cevabı tıpkı bundan yüz yıl önce verilen cevabın aynısıdır. Bu cevabı anlamamazlıktan geleceklere diyecek son sözüm:
Tezgâh kurulabilir ama halkın tezgahıı reddetme hakkı da vardır. Halkı çok kızdırmamak akıllı siyasetçilerin işidir. Zira bu öfke sönmeyecek.



Yorumlar