AB–Hindistan İlişkileri: Yumuşak Güç Yaklaşımı Gelecek İçin Bir Umut mu?
- Didem Öneş
- 8 saat önce
- 6 dakikada okunur
Sevgili okurlarım;
Normlardan kopan bir dünyada, ilişkilerini yalnızca “sert güç” üzerinden yürütmek isteyen liderlerin hâkim olduğu bir uluslararası iklimde yaşıyoruz. Avrupa Birliği’nin “bittiği”, “kaybettiği” yönünde sloganların yükseldiği; güç siyasetinin hukukun ve değerlerin önüne geçtiği bu dönemde, her ne kadar mevcut iktidar anlayışı ve dış politika tercihleri açısından Türkiye için belirli riskler barındırsa da, Avrupa Birliği ile Hindistan arasında son dönemde ivme kazanan ilişkilerin, uzun yıllar süren durağanlığın ardından 27 Ocak 2026’da Yeni Delhi’de gerçekleştirilen kritik zirveyle yeni bir aşamaya taşınması beni açıkçası umutlandırdı.
Neden mi?Çünkü insanlığın bu denli hırpalandığı, savaşların ve çıplak gücün normalleştirildiği bir dönemde, “yumuşak güç” anlayışının yeniden kendine alan açtığını görüyoruz.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, taraflar arasında yıllardır müzakere edilen kapsamlı ticaret ve iş birliği çerçevesi üzerinde mutabakata vardıklarını bu zirvede ilan ettiler. Açıklamalarda anlaşma, yalnızca ekonomik büyüklüğü nedeniyle değil, taşıdığı stratejik ve normatif anlam nedeniyle de “tarihi” olarak nitelendirildi. Hatta "Anlaşmaların Anası" olarak nitelenmesi önemli bir alegori oldu. Dünyaya bir "anne eli ile yumuşak"gücün önemi anlatılmak istendi.
Kısaca; bu mutabakatın asıl amacıyla, Avrupa Birliği ile Hindistan arasındaki ilişkileri dar bir ticaret ekseninin ötesine taşıyarak; demokrasi, çok taraflılık, sürdürülebilirlik ve küresel yönetişim gibi ortak değerler temelinde daha derin ve uzun vadeli bir stratejik ortaklık kurulması gerçekten mümkün olacak mı?
Sözün özü: benim için, AB–Hindistan anlaşması, yalnızca gümrük tarifeleri veya ticaret hacimleri üzerinden okunabilecek teknik bir metin değildir. Aksine bu adım, tarafların sert gücün sınırlarının farkına vardığı ve uluslararası meşruiyet, algı ve değer üretiminin giderek yozlaştığı bir dönemde, yumuşak gücü stratejik bir araç olarak yeniden keşfettiklerini göstermektedir. Peki bu yaklaşım, AB–Hindistan ilişkileri için gerçekten yeni bir gelecek vaadi sunuyor mu, yoksa geçici bir uyum arayışının ürünü mü? Şimdi sizinle bu konuda okuduğum bir çok kaynağın birleşeni bir yazıyı paylaşacağım.
Bu yazımda, Hindistan'ın Modi hükümeti döneminde yumuşak gücü dış politikasının merkezine nasıl yerleştirdiğini ve bu yaklaşımın Avrupa Birliği ile olan ilişkileri nasıl canlandırabileceğini analiz etmek istiyorum. Hindistan; kültürel mirası, demokratik yapısı ve dünya geneline yayılan diyasporası aracılığıyla uluslararası alanda daha etkin bir rol oynamayı hedeflediği kesin. Her iki tarafın da kültürel çeşitliliği yönetme ve sekülerizm gibi ortak değerler üzerinden iş birliği yaparak mevcut siyasi durgunluğu aşabileceklerini düşünenlerdenim. Özellikle Orta Doğu’da Hindistan’ın sahip olduğu olumlu imajın, AB'nin bölgedeki stratejik hedefleri için bir köprü görevi görebileceğine dair AB'nin inancı dikkat çekmektedir. Hani bizde kimileri AB bizi "Müslüman" olduğumuz için kabul etmiyor bahanesine de cevap gibi bir gelecek paradigmasını kuran AB ve Hindistan dünyaya aslında çok şey söylüyor. Sonuç olarak yazımda, çeşitli kaynakların ifade ettiği, Hindistan'ın sosyo-ekonomik reformlarla desteklenen bir yumuşak güç stratejisinin, AB ile daha derin ve sürdürülebilir bir ortaklık kurmak için temel oluşturduğunu iddia edeceğim. Ama önce sizinle metnini kendim hazırladığım ve googlelm e videosunu yaptırdığım bir görseli paylaşacağım. Görseli oluşturmamdaki temel neden; AB-Hindistan arasında gerçekleşen anlaşmaya giden yol sanıldığı gibi hiç de kolay olmadı.
Hindistan Yumuşak Gücünü Hangi Araçlarla Kuruyor?
Hindistan’ın son yıllarda dış politikada daha görünür hâle gelen yumuşak gücü, tesadüfi ya da yalnızca imaj odaklı bir çabanın ürünü değildir. Aksine bu güç, kültür, inanç, insani kapasite ve toplumsal çeşitlilik gibi alanlarda uzun yıllara yayılan birikimin, bilinçli biçimde diplomatik dile tercüme edilmesiyle inşa edildi. Yani uzun kültürel, tarihi süreç izlendi. Kültürel ve tarihi tohumlar, kimi ülkelerin yaptığı gibi gittiği yerde kendi kimliklerini o kütüre dayatmak ile veya sürekli Batı bizi dışlıyor, bizi sömürüyor retoriği ile atılmadı. Tam tersine,sakin, farklı kültürlere dayatmalar üretmeden, normlarda entegre olarak ve seküler araçlarla ilerlendi.
Bu araçların ilki ve belki de en evrenseli kültürel diplomasiydi. Yoga, Hint mutfağı ve sineması gibi unsurlar, Hindistan’ın küresel algısını ideolojik bir tehditten ziyade “iyi yaşam”, “denge” ve “manevi derinlik” "ahlaklı, sevecen normlar" kavramlarıyla ilişkilendirdi. Özellikle Yoga’nın küresel ölçekte benimsenmesi, Hindistan’a siyasi gerilimlerden bağımsız bir çekim gücü kazandırdı. Bu yönüyle Hindistan, sert gücün yarattığı korku yerine, gönüllü yakınlık üretmeyi başaran nadir aktörlerden biri hâline geldi. Kullandığı dil, insani ve evrenseldi.
İkinci önemli araç, inanç dayatmasından ziyade diyalog ve hoşgörü söylemidir. Hindistan, çok dinli ve çok kimlikli toplumsal yapısını dış politika anlatısında bir “zayıflık” değil, tam tersine yönetilebilir çeşitlilik modeli olarak sundu. Sufizm gibi kapsayıcı ve radikalizm karşıtı manevi gelenekler üzerinden geliştirilen diplomatik dil, özellikle Orta Asya ve Orta Doğu gibi hassas bölgelerde Hindistan’a Batılı aktörlere kıyasla daha az dirençle karşılanan bir alan açtı.
Üçüncü araç ise insani kapasite ve kriz dönemlerinde güven üretme becerisiydi. Pandemi sürecinde yürütülen aşı diplomasisi, Hindistan’ın yalnızca kendi çıkarlarını önceleyen bir güç değil; zor zamanlarda “yardım edebilen ve paylaşabilen” bir aktör olarak algılanmasına katkı sağladı. Bu tür girişimler, kısa vadeli siyasi kazanımlardan ziyade uzun vadeli itibar ve güven üretmektedir ki, yumuşak gücün asıl sermayesi asıl budur.
Son olarak, diaspora Hindistan’ın yumuşak gücünün sessiz ama etkili taşıyıcısıydı. Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya uzanan Hint diasporası; eğitim, teknoloji ve ekonomi alanlarında bulundukları toplumlarla güçlü bağlar kurarken, Hindistan’ın küresel hikâyesini de gündelik hayatın içine taşıdılar. Bulundukları yerlerin kültürlerine, dillerine aykırı söylemler geliştirmediler. eğitimde, bilimde öne çıktılar. Bu bağlamda diaspora, klasik diplomasi kanallarının ötesinde, toplumsal düzeyde süreklilik sağlayan bir köprü işlevi gördü.
Tüm bu araçlar birlikte ele alındığında, Hindistan’ın yumuşak gücünün bir “reklam kampanyası” değil; çok katmanlı, sabırlı ve iç dinamiklerle uyumlu bir strateji olduğunu düşünenlerdenim.
Avrupa Birliği Bu Stratejide Neden Hindistan’ı Tercih Ediyor?
Avrupa Birliği’nin Hindistan’a artan ilgisi, yalnızca ekonomik büyüklük ya da ABD'ye veya Çin’e alternatif arayışıyla açıklanamaz. Asıl belirleyici unsur, AB’nin kendi kimlik krizleriyle yüzleştiği bir dönemde, Hindistan’ı normatif ve stratejik açıdan tamamlayıcı bir ortak olarak görmeye başlamasıdır.
Her şeyden önce demokrasi ve çoğulculuk ortak bir referans noktasıdır. Tüm iç tartışmalarına ve sorunlarına rağmen Hindistan, dünyanın en büyük demokratik deneyimlerinden birine sahiptir. Bu durum, otoriterleşmenin küresel ölçekte yükseldiği bir dönemde, Avrupa Birliği için Hindistan’ı yalnızca pragmatik değil, aynı zamanda sembolik olarak da değerli bir ortak hâline getirmektedir. Burada Gandi'den bahsetmek gerekir.
Gandhi: Hindistan’ın Yumuşak Gücünün Kurucu Hafızası
Hindistan’ın yumuşak gücünü yalnızca güncel kültürel diplomasi araçlarıyla açıklamak eksik kalır. Bu gücün asıl kaynağı, modern uluslararası ilişkiler literatürüne girmeden çok önce, Mahatma Gandhi tarafından ortaya konan bir siyasal ve ahlaki paradigmadır.
Gandhi’nin dünya siyasetine bıraktığı en kalıcı miras, şiddetsizlik (ahimsa) ve ahlaki üstünlük kavramlarıdır. Gandhi, gücün yalnızca zor kullanma kapasitesiyle değil; haklılık, sabır ve etik tutarlılıkla da üretilebileceğini göstermiştir. Bu yaklaşım, klasik anlamda bir “yumuşak güç” teorisi olmasa da, bugün yumuşak gücün temelini oluşturan meşruiyet ve gönüllü rıza fikrinin tarihsel öncüsüdür.
Gandhi’nin mücadelesi, Hindistan’ı yalnızca bağımsızlığa taşıyan bir siyasal hareket değil; aynı zamanda sömürgecilik karşıtı mücadelenin ahlaki referans noktası hâline gelmesini sağlayan küresel bir örnek olmuştur. Bu nedenle Gandhi, Hindistan’ın dünyaya sunduğu güçlü “çekim unsuru”dur. Mustafa Kemal Atatürk'ten, Martin Luther King’den Nelson Mandela’ya uzanan küresel etki zinciri, Hindistan’ın sert güç kullanmadan da evrensel bir ilham kaynağı olabileceğini kanıtlamıştır.
Bu nedenle AB–Hindistan yakınlaşması, yalnızca çağdaş çıkarların değil; AB ülkelerinin emperyalist yaklaşımlarına karşı normlar ile ortak bir ahlaki hafızanın da yeniden hatırlanması olarak okunabilir.
AB, kendi içinde yaşadığı kültürel çeşitlilik, sekülerizm ve toplumsal uyum sorunları bağlamında Hindistan’ın deneyimini dikkatle izlemektedir. Çok katmanlı kimliklerin bir arada yaşadığı büyük bir toplumu yönetme tecrübesi, Hindistan’ı AB için “öğrenilebilir” bir vaka hâline getirmektedir. Bu bağlamda Hindistan, AB’nin normatif gücünü küresel ölçekte yeniden üretmesine yardımcı olabilecek bir ortak olarak konumlanmaktadır.
Belki de en kritik neden, Orta Doğu ve Küresel Güney bağlamdır. AB, bu bölgelerde sert gücün ve askeri müdahalelerin sınırlarını acı biçimde deneyimlemiştir. Hindistan ise tarihsel bağları, kültürel yakınlığı ve görece olumlu algısı sayesinde bu coğrafyalarda daha az tepki çeken bir aktör haline gelmiştir. Bu durum, Hindistan’ı AB için dolaylı ama etkili bir stratejik köprü hâline getirmektedir.
Son olarak, AB’nin normatif gücü tek başına artık yeterli değildir. Değerlerin inandırıcı olabilmesi için, bu değerleri taşıyabilecek ve farklı coğrafyalarda karşılık bulabilecek ortaklara ihtiyaç vardır. Hindistan, tam da bu noktada, normatif söylemi kültürel ve toplumsal derinlikle destekleyebilen nadir aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
Bu nedenle AB’nin Hindistan’a yönelimi, geçici bir konjonktürün değil; normlardan kopan dünyada yeni bir değer ortaklığı arayışının sonucudur.
TÜRKİYE'ye ÇIKAN DERS
AB–Hindistan yakınlaşmasının Türkiye’ye gösterdiği en temel gerçek şudur: Uluslararası sistemde artık mesele “hangi kimliğe sahip olduğunuz” değil, o kimliği nasıl bir evrensel dile dönüştürdüğünüzdür. İster Müslüman olun ister ateist.
Hindistan, bütün iç çelişkilerine rağmen kültürel mirasını, demokratik iddiasını ve insani kapasitesini dünyaya anlatabilen bir yumuşak güç anlatısı kurarken; Türkiye uzun süredir sahip olduğu tarihsel ve toplumsal birikimi heba etmiş bir sert güç dilinin gölgesinde kalmaktadır.
Bu gün anlaşmanın bize gösterdiği bu tablo, AB’nin Müslüman toplumlarla ilkesel bir mesafesi olmadığını; aksine öngörülebilirlik, normatif tutarlılık ve güven üreten aktörlerle çalışmayı tercih ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla Türkiye için asıl ders, dışlanmışlık söylemlerine sığınmak değil; içeride çoğulculuğu, hukuku ve toplumsal uzlaşmayı güçlendirerek, iç politikada ve dış politikada bağıran değil ikna eden, korkutan değil güven veren bir ülke anlatısını yeniden inşa edebilmektir.








