top of page

ABD GİBİ GÜÇLER Ortadoğuda ve Türkiye'de Laikliği Bitirme Kararı Almalarının Altında Yatanlar

  • 2 Şub
  • 8 dakikada okunur



Parçalanan Bir Düzen ve Yükselen Mezhepsel Kimlikler


Sünni haki yeşil hat neyi amaçlıyor
Sünni haki yeşil hat neyi amaçlıyor

Birinci Dünya Savaşı ve en önemlisi Türk Kurtuluş Savaşı ve 1923'de kurulan Türk Devleti, sadece Akdeniz'i, Karadenizi ve Ortadoğu'yu değil, tüm coğrafyaları etkileyen sonuçlar yarattı. Kurulan Türkiye Cumhuriyetinin, dönemin stratejik ve taktisel gereği yapılandırılması elzemdi. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti sadece bir Türk Devleti olarak kurulmadı aynı zamanda laik, çağdaş, hukuk devleti olmak üzere inşa edilmek istendi. Bu inşanın baş aktörü de elbette Başkomutan Gazi Meraşal Mustafa Kemal Atatürktü. Değerli okurlarım, sizlerle daha önce Atatürk'ün ilke ve devrimlerinin neyi amçladığı ve tarihsel, sosyolojik kanıtlarıyla anlatmıştim. Tekrar bu alana girmiyorum. Kurulan laik, demokratik, sosyal, hukuk devleti bir ulus devlet yani üniter bir devlet olarak emperyalizmin bu topraklarda yenilmesiydi. Dolayısıyla bu yenilgiyi asla kabul edemeyen tüm emperyal ve dünya küresel güçleri sadece bulunduğumuz değil tüm dünyada "TÜRK DEVLET MODELİNİN" genişlememesi için çalışmalarını sürdürdüler. Cetvellerle kurulan ülkeler, bu gün dahi cetvellerle yeniden inşa ediliyor. Bu inşanın temel aracı da kimlikler, mezhepler...


Orta Doğu, 20. yüzyılda kurulan siyasi ve güvenlik düzeninin temelden sarsıldığı, modern ulus-devlet yapısının aşındırılması ile boşlukların özellikle yaratıldığı ve bu boşluğun derin bir siyasi kutuplaşmayı tetiklediği tarihsel bir kırılma anından geçmektedir. Coğrafyamız ve bir çok İslam ülkesinde, yolsuzluk, adam kayırma ve temel hakların reddiyle halklarının gözünde itibarını kaybeden devletlerin zayıflaması, bölgeyi mezhepsel fay hatları boyunca yeniden şekillendiren bir güç mücadelesi içinde yıprandı. Tıpkı 18. veya 19.yy da olduğu gibi coğrafyada huzun olmamasında en büyük etken dinler, mezhepler ve toprak genişletme arzuları oldu. Ve bu gün geçmişinden ders almayan coğrafyada parçalanan düzeni tarif ederken yükselen "düzeni!" tarif etmek isterim.


Bu yazımı, bu günkü düzenin, söz konusu mücadelenin, iki ana kutbu olan İran liderliğindeki Şii ekseni ile Suudi Arabistan liderliğindeki Sünni ekseninin oluşumunu, temel aktörlerini, stratejilerini ve rekabet alanlarını analiz etmek isterim. Ayrıca, bu yeni jeopolitik denklemde "Kürtler" ( bu kimliği bir kategorik çerçeveye bilerek almayacağım) gibi devlet dışı aktörlerin değişen konumları ve büyük güçlerin bölge üzerindeki etkileri de inceleyeceğim. ABD ve Rusya başta olmak üzere, İngiltere, Fransa gibi büyük güçlerin bölgesel etkileri ise herkes tarafından bilinmektedir.


Günümüzdeki mezhep eksenli kutuplaşmanın ne denli köklü ve konjonktürel bir "aygıt" olduğunu anlamak için geçmişe bakmak yeterlidir. Iraklı Kürt Barham Salih'in (Kürt siyasetçi Berhem Salih,eski Irak Cumhurbaşkanıaynı zamanda, 2025de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri oldu) de dikkat çektiği gibi, mezhep her zaman siyasi güçler arasındaki temel ayrım çizgisi olmamıştır. Sadece birkaç on yıl önce Yemen'deki vekalet savaşında Suudi Arabistan, bugünkü hasmı İran tarafından desteklenen bir harekete karşı savaşmıyor, tam tersine Mısır destekli seküler sosyalistlere karşı Zeydi Şii İslamcıları destekliyordu. Bu çarpıcı tarihsel örnek, günümüzdeki saflaşmanın köklerinin kadim teolojik anlaşmazlıklardan çok, modern güç mücadeleleri ve siyasi hedeflerde yattığını da kanıtlamaktadır.


Günümüzdeki mezhepçilik, asırlık dini farklılıkların kaçınılmaz bir sonucu olmaktan ziyade, modern siyasi, sosyal ve ekonomik faktörlerin bir ürünüdür. Zayıflayan devlet otoritelerinin yarattığı boşluğun, bölgesel hegemonya mücadelesi veren aktörler tarafından dini kimliklerin bir araç olarak kullanılmasıdır.


Demokratik, Hukuk Devletin Zayıflaması ve Siyasi İslam’ın Yükselişi


Uzun zamandır, bölgedeki birçok devletin yönetişim kapasitesinin zayıflaması, halkların devlete olan güvenini ciddi biçimde sarsmıştır. Yaygın yolsuzluk, sosyal adaletsizlik ve ekonomik dışlanma, devletin meşruiyetini aşındırmış; 20. yüzyıl boyunca bölgeye sözde umut vaat eden seküler görünümlü ama dikta yönelimli pan-Arap ideolojilerin başarısızlığı da kitleleri yeni bir siyasal aidiyet arayışına yöneltmiştir.


Bu boşluğu dolduran en güçlü siyasal akım da, farklı biçimleriyle siyasi İslam olmuştur. Dinin siyasal alanda yeniden merkezileşmesi, toplumsal kimliklerin mezhepsel çizgilerle daha belirgin hale gelmesine elverişli bir zemin yaratmıştır. elbette bu zemin emperyalistlerin desteği ile oluşmuştur. İşte tam burada, Sünni–Şii ayrımı, çatışma yoğunlaştığında teolojik bir tartışma olmaktan çıkarak güç, kaynak ve siyasal kontrol mücadelesinin dili haline getirilmiştir.


Irak’ta Nuri el-Maliki döneminde ve Suriye’de Beşar Esad rejimi altında mezhepsel söylemin iktidar konsolidasyonu için kullanılması, bu sürecin yerel düzeydeki örnekleridir. Bölgesel ölçekte ise Suudi Arabistan ve İran, mezhepsel kutuplaşmayı kendi hegemonya mücadelelerinin merkezine yerleştirmiştir. Bu rekabeti besleyen iki kritik dönüm noktası, 1979 İran İslam Devrimi ve 2003 Irak işgali olmuştur.


Rekabet Eden Eksenler: Aktörler, Stratejiler ve İttifaklar

İran Liderliğindeki Şii Ekseni

“Şii ekseni” ya da literatürde sıkça kullanılan adıyla “Şii hilali”, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’deki müttefikleri ve vekil aktörleriyle kurduğu etki alanını ifade etmektedir. Bu eksenin temel bileşenleri İran, Suriye’deki Esad rejimi (2011–2024 dönemi), Irak’taki Şii milis yapılar, Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husilerdir. diğer katmanlar dağınık olması sebebiyle burada yer almamaktadır.


Bu yapıyı bir arada tutan unsur tek bir ideolojik vizyon değil; tarihi bir geçmiş, ortak bir dışlanmışlık, tehdit algısı ve statüko karşıtlığı anlatısıdır. Şii ekseni, özellikle 2010’lu yıllar boyunca Suriye’de Rusya’nın askeri desteği sayesinde stratejik bir avantaj elde etmiştir. Ancak 2024 sonrası Suriye’de yaşanan rejim kırılması, bu eksenin sürekliliğini ve bütünlüğünü şimdilerde tartışmalı hale getirmiştir.


Suudi Arabistan Liderliğindeki Sünni Ekseni

Sünni eksen, büyük ölçüde İran’ın artan bölgesel nüfuzuna karşı bir tepki olarak şekillendi dense de, Arap Milliyetçiliğinin emperyal hedefleri ile asıl nüfus bulmuştur. Suudi Arabistan bu eksenin merkezinde yer alırken, Körfez ülkeleri ve Mısır gibi geleneksel Sünni aktörler bu çerçevede konumlanmıştır.


Ancak bu eksen, Şii rakibine kıyasla daha parçalı ve dağınık bir yapıya sahipti. Yemen müdahalesi gibi örnekler, Sünni blok içindeki görüş ayrılıklarını açık biçimde ortaya koymuştur. Pakistan’ın askeri katılımdan kaçınması, Mısır’ın Suriye konusunda farklı bir çizgi izlemesi ve Körfez içi rekabetler, bu eksenin kolektif hareket kapasitesini sınırlamaktaydı.


Rekabet Alanları: Vekalet Savaşları ve Doğrudan Gerilimler

Sünni ve Şii eksenleri arasındaki rekabet, Suriye, Yemen, Bahreyn ve Lübnan gibi sahalarda vekalet savaşları biçiminde yer aldı.

  • Suriye, İran ve Hizbullah’ın Esad rejimini desteklediği; Suudi Arabistan ve Türkiye’nin ise farklı muhalif gruplara destek verdiği bir rekabet alanı olmuştu.

  • Yemen, Suudi Arabistan’ın İran destekli Husi hareketini ulusal güvenliğine tehdit olarak görmesi sonucu 2015’te askeri müdahaleye sahne oldu.

  • Bahreyn, Şii çoğunluğun ayaklanmasının Körfez monarşileri tarafından İran etkisiyle ilişkilendirilmesi nedeniyle sert biçimde bastırıldı.

  • Lübnan, Hizbullah üzerinden İran etkisinin Suudi Arabistan tarafından sınırlandırılmaya çalışıldığı bir diğer önemli cephedir.

Buna ek olarak, Suudi Arabistan ile İran arasında diplomatik krizler, karşılıklı suçlamalar ve sert dini söylemler gerilimi derinleşmiş idi.


Suudi Arabistan ile İran, Nimr el-Nimr’in idamı sonrası 2016’da tüm diplomatik ilişkileri kesti; büyükelçiliklerini kapattı ve sert söylemler yükseldi. Ancak 2023 Mart’ında Çin arabuluculuğunda ilişkiler yenilenmeye başladı ve büyükelçilikler açıldı; Bu normalleşme ile karşılıklı diplomatik temsilin yeniden başlatılması, pek çok Körfez devletinin ilişkileri sürdürmesine izin verilmesi gibi adımları mümkün kıldı

Ancak bu, otomatik olarak “tam uzlaşı” anlamına henüz gelmiyor. Bundan sonra gelir mi?


Aynı hikâyeyi, daha üst bir jeopolitik açıdan yeniden okuduğumuzda:


-Suudi Arabistan–İran Normalleşmesi (2023) ve Eksenlerin “Yumuşaması” ve bunda Çin etkisi; özellikle Körfez güvenliği ve ekonomi gerekçeleriyle.

-Yeni Güvenlik Mimarisi: İsrail–Körfez Eksenli Düzen Arayışı

Mezhep rekabeti sürerken, güvenlik mimarisi “Sünni–Şii”nin ötesinde bir omurgaya kavuşuyor: İsrail–Körfez–ABD koordinasyonu (tam yekpare değil, ama yönelim bu).

- ABD–İran Gerilimin Yeniden Yükselmesi

 İran’ı sınırlama motivasyonu tekrar öncelik kazandıkça, sahadaki aktör “kullanışlılığı” yeniden ölçülüyor.

-2024 Sonrası Suriye: Rejim Kırılması, Alan Yeniden Dağılımı ve “Kullanışlı Ortak” Sorunu

8 Aralık 2024’te Suriye’de rejimin çöküşü, 2011’den beri süren savaşın saha dengelerini yeniden yazdı.

Burada 2026 için en kritik nokta şudur: ABD ve bölgesel aktörler artık sahada “en değer uyumlu ortak”tan ziyade “en hızlı sonuç üreten ortak” mantığına kaymaktalar. Yani ortakların kullanışlılık rasyonalitesi tezi güçlenmekte; ancak “X aktör Y’yi resmen seçti” türü kesin hükümler, ancak gelecekte olanlarla doğruluk kazanacaktır. Dolayısıyla oluşan yeni Jeopolitik Mimarinin omurgası "Sünni Çemberi" ve İran’ın Çevrelenmesi meselesidir.


Bugün Afganistan’dan Suriye’ye uzanan hatta ortaya çıkan tablo, geçici ittifakların ötesinde bir güvenlik mimarisine işaret etmektedir. Bu mimarinin omurgası, İran’ın geleceği üzerinden mezhep kimliği aparatı ile kurulan bir kuşatma stratejisidir.


Bu nedenle:

  • Afganistan’da Taliban’ın bizzat ABD tarafından güçlendirilerek iktidara gelişi,

  • Pakistan’daki Selefi–cihatçı ağların tolere edilmesi,

  • Irak’ta Şii milislerin denetlenmesi kadar Sünni aşiretlerin yeniden mobilize edilmesi,

  • Suriye’de HTŞ’nin Şam’a yerleşmesi

birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunlar, İran’ı doğrudan işgal değil, dolaylı ve düşük maliyetli bir Sünni hatla çevreleme stratejisinin parçalarıdır.


Bu noktada kritik kırılma şudur: Washington için artık belirleyici olan ideolojik uyum değil, mezhepsel işlevselliktir. HTŞ’nin “dönüştürülebilir”, “kontrol edilebilir” ve İran karşıtı bir araç olarak görülmesi; bu gölgenin daha sonra radikalleşme unsurları ile donanması; onu seküler Kürt yapılarından daha “kullanışlı” hale getirmiştir. HTŞ’nin Şam’daki varlığı bu yüzden yerel bir cihatçı başarının ötesinde, bölgesel bir mimarinin taşlarından biridir.


Sekülerliğin Tasfiyesi: Eski Dünyanın Aktörleri Kimler?


Türkiye denklemin neresinde


Türkiye'de 1950lerden itibaren sekülerliğin aşındırılarak 2000li yıllara gelindiğinde diğer bölgelerde olduğu gibi siyasal İslam kullanılarak rejimsel evrilme hazırlanmıştır. Bölgede tek seküler devlet ve rejim olarak laik, demokratik, sosyal, hukuk Türkiye Cumhuriyeti kalmıştır. Cumhuriyetimizin temel taşları olan Atatürk ilke ve devrimleri, laiklik, demokrasi, sosyal hukuk rejimi, emperyalistlerce ve küresel güçlerce kurulmak istenen YENİ BÖLGESEL MİMARİYE çelme takmaktadır. Peki, gerek siyasal İslamcıların gerek Türk İslam sentezcilerinin ve sosyalistlerin, liberallerin dahası Kürtçülerin elele verip yok etmek istedikleri Atatürk Türkiyesi zannedildiği gibi "ESKİ DÜNYA'NIN AKTÖRÜ" MÜDÜR? Bu soruya cevap verecek olan Türk Milletidir.


Türkiye'de iktidar her nekadar, bu yeni Sünni eksene eklemlenmek için yoğun çaba gösterse de, temeli Körfez-İsrail denklemi üzerine kurulan yeni güvenlik mimarisinin "periferisine düşmüş" durumdadır. Ankara'nın bölgedeki pozisyonu, kurumsal ve yapısal bir ittifak anlayışına değil, büyük ölçüde Trump yönetimiyle kurulan kişisel ilişkilere ve dönemsel lider uyumuna dayanmaktadır. Bu durum, Türkiye'nin konumunu oldukça kırılgan kılmaktadır. Türkiye'de iktidarın "İç Cephe Stratejisi" yani “Terörsüz Türkiye” gibi projeleri!, bir demokratikleşme hamlesi olmaktan çok; bölgedeki büyük sarsıntıya karşı iç alanı sterilize etme girişimidir. Kürtlerin siyasi özne olmaktan çıkarılıp kültürel bir grup parantezine alınması, bu stratejinin parçasıdır. Gelecek açısında da son derece tehlikelidir. Demokrasinin, laikliğin ve hukukun aşındığı bir ülkede iç alanın sterilizasyonu mümkün değildir.


Şekillenmekte olan bu yeni Sünni eksen, sadece İran'ın konumunu değil, aynı zamanda Kürtler başta olmak üzere bölgedeki tüm seküler ve etnik aktörlerin stratejik değerini ve geleceğini yeniden tanımlamaktadır.


Peki, ya Kürtler?


Gelelim coğrafyanın bir diğer seküler yapısı olan Kürtlere; 2014–2016 arası dönemde –özellikle Kürt hareketi– Batı için üç nedenle tercih edilir durumdaydı:

  1. IŞİD’e karşı sahada etkin askeri kapasite, (ne garip değil mi İşidi de PKK'yı da kuran emperyal küresel güçler oysaki)

  2. Yerel meşruiyet ve toplumsal mobilizasyon,

  3. Evrensel değerlerle uyumlu bir söylem.

Ancak yeni konjonktürde bu üç unsur avantaj olmaktan artık çıkmıştır. Çünkü:

  • Seküler yapılar, mezhep eksenli büyük bloklara eklemlenemez.

  • Özerklik talebi, güçlü merkezler kurma hedefiyle çelişir.

  • Eşit yurttaşlık söylemi, kimlik temelli seferberliği zayıflatır.

Bu nedenle Kürtler, Kamran Matin’in kavramsallaştırdığı biçimiyle yeniden bir “jeopolitik eşik” (liminality) konumuna itilmiştir: Ne tamamen dışlanmakta, ne de yeni düzene tam olarak dahil edilmektedirler.

Bu stratejik daralmanın somut sonucu, SDG’nin Arap alanlarından çekilerek “doğal minimal” hatta (Kobani–Haseke) sıkışmasıdır. Sekülerlik burada bir değer değil, jeopolitik maliyet olarak okunmaktadır. Peki, Suriye'de Kürtler "doğal Minimal" hatta sıkıştı mı yoksa daha büyük bir proje için yine yeniden "kullanılmak" üzere yerleştirildi mi? İranda'ki gelişme mi bekleniyor?


Bu Bir Batı Projesi mi?

Bu soruya verilecek en doğru yanıt şudur:Sekülerliğin tasfiyesi bir Batı projesi değildir; fakat Batı’nın rasyonel çıkar hesaplarıyla hızlandırdığı ve meşrulaştırdığı bir sonuçtur.

Batı, laikliği savunmaktan vazgeçmemiştir, ama laikliği jeopolitik bir öncelik olmaktan çıkarmıştır.

Bu, normatif bir geri çekiliştir. Afganistan örneği bunun en çıplak kanıtıdır: 20 yıl boyunca demokrasi ve kadın hakları söylemiyle yürütülen bir işgal, sonunda Taliban’la yapılan bir anlaşmayla sonlanmıştır. Aynı mantık bugün Suriye’de, Irak’ta ve Levant’ta işlemektedir. İran'da kadınlara özgürlük diyenler, Afganistan'da kadınların işkenceye maruz kalmasına susmaktalar.


HTŞ, IŞID, Sunni Aşiretler ve Türkiye’nin Sınır Güvenliği: Uzun Vadeli Risk

HTŞ’nin bir “Sünni cihatçı ordu” olarak konsolide edilmesi, kısa vadede İran karşıtı bir araç olarak görülebilir. Hatta amerika ve İsrail'in devşirdiği, İngilterenin eğittiği HTŞ, ISID gibi yapılar uzun vadede Türkiye açısından üç ciddi risk üretecektir; örneklerini şimdiden Yalovada deneyimlediğimiz gibi:

  1. Kontrol edilemeyen ideolojik sızma, Sunni cihatçı yapılar edindikleri serbestiyet ile Türk Kültürüne entegresi mümkün olmayacak, Türk Kültürü asimile edilecektir.

  2. Sınır boyunca kalıcı radikal ağlar,

  3. Devlet dışı silahlı aktörlerin normalleşmesi.

Bu yapıların tarihsel karakteri şunu gösterir: Bugün “kullanışlı” olan, yarın öngörülemez bir tehdit haline gelir.


Yaşananlar "Yurttaşlığın" Yenilgisi Denebilir mi?

Ortaya çıkan tablo şudur:


Afganistan’dan Suriye’ye uzanan Sünni çember, yalnızca İran’ı değil; seküler yurttaşlık fikrini de kuşatmaktadır. Laiklik, bu coğrafyada bir değer olmaktan çıkarılırken; yönetilmesi zor, mobilize edilemeyen bir fazlalık olarak görülmeye başlanmıştır.


Türkiye bu dönüşümde, Atatürkçülerin etkisiyle, henüz merkezde değildir. Daha çok, aksın kenarında, geçici uyumlarla ayakta durmaya çalışan bir aktör konumundadır. Bu durum değişmezse, Türkiye açısından asıl risk ne Kürtler ne de toprak yitimidir; mezhepselleştirilmiş otoriter ve dinci bir güvenlik düzeninin kalıcılaştırılarak, toprak "büyütme" halüsinasyonu ile Atatürk Türkiyesinin yok edilmesidir.


 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page