Ağalar Bizimle Eğlenir: Trump ve Hamaney Danışıklı Dövüşüyor
- 5 Şub
- 5 dakikada okunur
İran ve Bölge Hakkında Bilmeniz Gereken 5 "oyuncu" Gerçek

Trump'ın Pusulası
Washington’un küresel strateji merkezlerinde rüzgâr artık "stratejik rasyonalizasyon" yönünde esiyor. ABD’nin Kasım 2025’te yayımladığı Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) ve hemen ardından Ocak 2026’da gelen Savunma Stratejisi (NDS), Amerikan dış politikasında "hesaplı dev" döneminin resmî ilanıdır. Bu belgeler, Amerika’nın artık her bölgesel yangına su taşıyan bir "dünya jandarması" olmaktan vazgeçip, kaynaklarını Batı Yarımküre hakimiyeti ve teknolojik üstünlük gibi öncelikli alanlara kaydırdığını tescillemektedir.
Washington, Ortadoğu’yu artık ideolojik bir dönüşüm sahası değil, yönetilmesi gereken bir risk havuzu olarak kurguluyor. Bu yeni dönemde ABD; bizzat sahada dövüşen bir aktörden, müttefiklerini ( yandaş küresel güçleri ve müteahhitleri) daha maliyetli bir güvenlik yarışına zorlayan "diplomatik bir mimar ve teknoloji sağlayıcısı" rolüne evriliyor. Ortadoğu’daki bu pragmatik yaklaşım, bölge başkentlerini hem otonom bir hareket alanı hem de ciddi bir güvenlik yüküyle baş başa bırakıyor.
İran Yani Mollalar Artık Bir "Sistemik Tehdit" Değil: Rafta Bekleye Dursunluk Bir Güvenlik Sorunu
Yeni strateji belgelerindeki en çarpıcı veri, İran’a yapılan atıfların dramatik düşüşüdür. 2017’de 17 kez zikredilerek "haydut rejim" kategorisinde merkezi bir tehdit olarak tanımlanan İran, Kasım 2025 belgesinde yalnızca 3 kez anılmaktadır. Bu durum, Tahran’ın artık Washington için "vazgeçilmez bir meşguliyet" olmaktan çıktığını kanıtlıyor. Trump için İran, bölgenin artık cihatçı güvenlik sünni yapı taşlarıyla çevrelenen bir, " bana daha çok ne verirsen o kadar var olursun" bekleme odası.
Bu dönüşümün arkasında iki kritik gelişme yatmaktadır: Birincisi, Aralık 2024’te Suriye’deki Baas rejiminin çökmesi ve Ahmed el-Şaraa liderliğindeki yeni yönetimin koalisyon ortaklarıyla iktidara taşınmasıyla, İran’ın "Direniş Ekseni" paradigmasının bel kemiğinin kırılmasıdır. İkincisi ise Haziran 2025’te yaşanan ve "12 Gün Savaşı" olarak anılan İsrail-İran kinetik çatışması ile ABD’nin "Gece Yarısı Çekici" (Operation Midnight Hammer) operasyonudur. Bu süreçte İran’ın nükleer tesisleri ve füze kapasitesi tahribat almış, Tahran’ın caydırıcılığı büyük ölçüde erozyona uğramıştır.
"Kasım 2025’te açıklanan yeni belgeyle, İran’ı artık merkeze alınması gereken acil bir meydan okumadan ziyade, çevrelenmiş, kapasitesi kısmen tahrip edilmiş ve dolayısıyla etkisi azaltılmış bir tehdit olarak resmedilmektedir. Washington’un İran dosyasını bir riskten çok, büyük ölçüde 'halledilmiş' bir güvenlik sorunu olarak rafa kaldırdığı izlenimi güçlenmektedir." Sağ olsun Körfez ülkeleri ve tabiki bölge komşuları.
Jandarma Rolüne Veda: Güvenlik Artık "Müttefiklerin Omuzlarında"
ABD, Ortadoğu müttefiklerine artık "işlemsel bir hizalanma" (transactional alignment) teklif ediyor. Ya oyna ya da git mızıklanma diyor. Washington, askeri varlığını sınırlandırırken güvenlik sorumluluğunu bölgedeki ana aktörlere —İsrail, Körfez ülkeleri ve Türkiye— devretme stratejisi izliyor. Bu yeni doktrine göre müttefikler, kendi savunma harcamalarını artırmak ve "kendi başlarının çaresine bakmak" zorundadır.
Bu stratejinin en somut hedefi, tıpkı NATO ve Güney Kore örneğinde olduğu gibi, müttefiklerin savunma bütçelerini 2035 yılına kadar GSMH’nin %5’i seviyesine (çekirdek askeri harcamalar için %3,5) çıkarmaları yönündeki baskıdır. Washington artık "bedava güvenlik" döneminin bittiğini; Amerika’nın yalnızca kritik ancak sınırlı bir destek sunacağını açıkça ilan etmiştir. Bu durum, müttefikleri daha otonom bir savunma mimarisi kurmaya iterken, aynı zamanda onları ABD’nin küresel ajandası için daha yüksek bir maliyet ödemeye zorlamaktadır.
"Armada" Diplomasisi: Trump’ın Pazarlık Masasındaki "Deli" Yumruğu
Trump yönetiminin "Maksimum Baskı 2.0" stratejisi, diplomasiyi "hacim yoluyla caydırıcılık" (deterrence through volume) ilkesiyle birleştiriyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunu içeren devasa bir donanma armadası İran sularına gönderilirken, Tahran’a "adil ve hakkaniyetli bir anlaşma"! için son bir açık kapı bırakılıyor. Trump’ın bu tehdidinin arkasındaki psikolojik üstünlük, Ocak 2026’da Venezuela’da Nicolás Maduro’nun iktidardan uzaklaştırılmasıyla elde edilen başarının taze etkisidir.
Washington’un İran’dan talepleri artık bir "stratejik iktidar teslimiyet" paketini andırıyor:
• Uranyum zenginleştirmenin tamamen durdurulması ve tüm stokların tasfiyesi.
• Balistik füze programının sınırlanması ve üretim tesislerinin denetimi.
• Hamas, Hizbullah ve Husiler gibi vekil ağlara verilen desteğin tamamen kesilmesi.
Tahran için bu listeyi kabul etmek, devrimci kimliğini ( Mollaların yaptığı yapabildiği devrimi hep beraber gördük = İran Halkının 50 yıl gerilemesi ile sonuçlandı) ve bölgesel nüfuz mimarisini bizzat kendi eliyle tasfiye etmesi anlamına geliyor.
Müslüman Dünyasının Beklenmedik Dayanışması: "Hava Sahamız Kapalı"
Ama ne dayanışma! Biz de inandık
Müslümanların en büyük düşmanı bir başka Müslüman artık burası kesinleşti. Şimdi diyeceksinizki, " İyi de Körfez ülkelerinden tut diğer İslam dünyasına hepsi TRUMP'a itidal telkin etti " İşte geldik danışıklı dövüşün en can alıcı bölümüne. Yesinler bu dayanışanları!
Washington’un tek taraflı hamleleri, bölgede şaşırtıcı bir karşı direnç oluşturdu zannediliyor; sebebi de, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Türkiye gibi ülkeler, olası bir İran saldırısı için hava sahalarını ABD ve İsrail’e açmayı reddederek ortak bir duruş sergilediler. Bu dayanışma, bölge ülkelerinin artık Washington’un her hamlesine eklemlenmek yerine, kendi güvenliklerini bölgesel işbirlikleriyle sağlama arzusunu yansıtıyor diye yorumlayanlar oldu. O iş öyle değil işte, bu günkü dizyanı ve gelecek Sunni Hilali için aslında senaryo baştan yazılmıştı.
Diğer taraftan bu birliktelik, iç rekabetten ve ülkelerin mevcut iktidarlarının devamı için yürüyen hesaplardan tamamen azade değil. Özellikle Yemen ve Sudan sahalarında Riyad ve Ebu Dabi arasında süregelen "GCC içi hegemonik rekabet", bölgenin ne kadar kırılgan bir dengede olduğunu hatırlatıyor. Buna rağmen, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz gibi ekonomik darboğazların güvenliği ve petrol fiyatlarının (varil başına 92 dolar seviyesinde) kontrol altında tutulması arzusu, bölge ülkelerini rasyonel bir oyalamalı "silahlı barış" zemininde buluşturuyor. Bilin bakalım buralardan kimler para kazanıyor?
İdeolojiden Realizme: "Değerler" Söyleminin Sonu. Olmayan "Değerlerin" artık İtirafı
Yeni Amerikan stratejisiyle birlikte "demokrasi! ve insan hakları!" söylemi, yerini tamamen güvenlik odaklı bir "yeni realizme" bıraktı.
Bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri, ABD Hazine Bakanlığı’na bağlı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi’nin (OFAC) son dönemde aldığı yaptırım kararlarıdır. OFAC, 2025 ve 2026 yıllarında yayımladığı yaptırım listelerinde, Müslüman Kardeşler’in Mısır ve Ürdün’de faaliyet gösteren bazı yapıları ile Lübnan İslami Grubu’na bağlı üst düzey isimleri “küresel terör ağlarıyla bağlantılı aktörler” kategorisine dahil etmiştir. Bu tür kararlar, yalnızca finansal yaptırım anlamına gelmemekte; aynı zamanda ABD’nin siyasal İslam hareketlerine yaklaşımındaki paradigmatik değişimin işareti olarak görülmektedir.
OFAC kararlarının önemi, bu örgütlerin uzun yıllar boyunca Ortadoğu’da yalnızca radikal güvenlik tehditleri olarak değil, aynı zamanda sosyal ve politik mobilizasyon aktörleri olarak değerlendirilmiş olmalarından kaynaklanmaktadır. Müslüman Kardeşler hareketi, 1928 yılında Mısır’da Hasan el-Benna tarafından kurulmuş, zaman içinde Ortadoğu’nun en geniş tabanlı İslamcı siyasi hareketlerinden biri haline gelmiştir. Özellikle Arap Baharı sürecinde bu hareketin bazı kolları seçimlere katılmış ve demokratik siyasi aktör olarak uluslararası meşruiyet tartışmalarına konu olmuştur. ABD’nin bu yapılarla ilgili son yaptırım kararları, Washington’un artık siyasal İslam’ı demokratik entegrasyon potansiyeli üzerinden değil, Körfez ülkeleri ve İsrailin güvenliği perspektifinden değerlendirdiğini göstermektedir. Nedenini geçmiş yazılarımda yazmıştım.
Stratejik Bekleme Odasında Bir Bölge
Trump ve Trump'ı iktidar yapan küresel güçler, Ortadoğu’yu ne tam bir savaşın ne de kalıcı bir barışın hüküm sürdüğü, yıpratıcı bir "stratejik bekleme odasına" mahkûm etmiştir. Suriye Esad rejiminin çöküşü ve Haziran 2025 savaşıyla İran’ın çevrelendiği varsayılsa da, Tahran’ın %90 zenginleştirme eşiğine gelmesi ve füze kapasitesini hızla onarması, tam da bu süre içinde, ABD'nin İran'a askeri bir müdahale yapması konusunda sessiz kalan Netenyahu, İran yönetimi ile aslında neyin pazarlığını yapıyorlar merak konusu. Biliyoruz, merak etmiyoruz da, dünya o kadar hızlı dönüyorki kim, hangi ülkede kimler ayakta kalır kalmaz bence çok da belli değil.
Bu tabloyu okurken şu can alıcı soruyu sormak zorundayız: Washington Ortadoğu'dan elini gerçekten çekiyor mu, yoksa sadece müttefiklerini kendi ajandası için daha maliyetli bir yarışa mı zorluyor? Bölge başkentleri için asıl imtihan, ABD’nin bu yeni "açık oyun" modelinde kendi güvenliklerini ne ölçüde üretebilecekleri olacaktır.
Hiç bir ülke lideri, bu danışıklı dövüşte hiç kimse halkını düşünmüyor; varsa yoksa iktidar ve iktidarda kalabilmek ve bunu yaparken iktidar ağlarının servet ve güç birikimini büyütmek




Yorumlar