Ağlamak Yok; Artık Tarihten de Alınacak Derslerin Olmadığı Bir Düzene Koştur Koştur Gidiyoruz
- Didem Öneş
- 5 gün önce
- 5 dakikada okunur
Sevgili dostlar;
Nasıl bir yıla girdik değil mi? Dünya çıldırdı ve bu çılgın süreci köşemizden izlemekten başka çaremiz kalmadı.
İtalya Başbakanı Giorgia Meloni’nin küresel düzen, Avrupa güvenliği ve Batı ittifakı üzerine yaptığı değerlendirmeleri hatırlarsanız, partililerine şöyle demişti, "2025 hem dünya hem bizler için zor bir yıl oldu; çok yorulduk. Bu gün biraraya geldik, 2025in gidişini kutluyoruz. İyi eğlenin, tadını çıkarın zira 2026 çok daha zor bir yıl olacak" Dediği oldu da...
2026 yılına girmeden haftalar öncesinde, ABD Başkanı Trump; hem ABD halkına hem dünyaya artık nasıl yöneteceğini açık açık anlattı. İngiltere deseniz sessizce bu düzene meğer hazırlık içindeymiş ve gerekli önlemlerini almış. Çin, son derece sakin olan biteni izliyor; onlar çok daha erken başlamışlar dünyanın nasıl şekileneceğine dair hazırlıklarını ve bugün en hazır olan Çinliler. Rusya yani Putin en başından beri ABD, Trump ile işbirliği içinde haritalar üzerinde oynuyordu. Onlar için de sürpriz olmadı bu gelişmeler. En büyük sürprizi Batı yaşadı, yani Avrupa. Ortadoğu her daim karışık, her daim sorunluydu, bundan sonra da öyle olacak. Afrika yine sömürülecek yine fakir olacak onca zenginliklerine rağmen.
Türkiye'ye gelince; 2002 yılında AKP iktidara gelirken halkın büyük bir kesiminin her hangi bir düşüncesi yoktu; istenen, yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar konusunda tedbirlerin alınıp, tüm milletin eşit ve rahat yaşamasıydı. Biz toplum olarak 3Y den kurtulmayı beklerken 3ün 1ini aldık. Merak etmeyin, bizi yöneten AKP ve Cumhur İttifakı bu günleri biliyordu. Onlar da bu döneme çoktan hazırlanmışlardı. Bir tek benim gibi romantik Atatürkçüler ve demokratlar böylesine bir savrulmayı beklemiyorduk. Normları, hukuku, Anayasayı önemseyen benim gibi saf insanlar, kurallar zincirlerine sıkı sıkı tutundu. Tutundukca ellerimiz yara bere içinde kaldı...Ne zaman mı uyandık? 2010 yılında safça kurduğumuz rüyalardan, bir kabusun içine uyandık. Atamın ve Anayasamın emrettiği üzere direndik, laik, demokratik, sosyal, hukuk Atatürk Türkiyesinden vazgeçmemek üzere direndik. Direndikce daha fazla dayak yedik, daha fazla yok sayıldık. Liberaller, sosyalistler bize ırkçı, anti demokrat derken siyasal İslamcılar ve Türk İslam sentezcileri bizi terörist veya elit diye yaftaladılar, sonrasında çürük, ezik, eksik, hain, dış güçlerin aparatları vs olduk. Bir de kendine Atatürkçü diyenler vardı, AKP MHP ile yol aldılar, onlar için "devlet" devletçilik önemliydi ve güçlü devlet olsun gerisi ne olursa olsun kafasındalardı. Hala da öyleler. Bir de sosyal demokrat zannetiğimiz Kılıçdaroğlu giller vardı. Güvendik, oy verdik; meğer düzenin adamıylarmış hepsi. Masalar kuruldu, 6'sı birbirine benzemezler bir sofraya oturdu. Dedik, "ne güzel bak biraraya gelip konuşabiliyor, birlikte plan yapıp çalışabiliyorlar" umuttu bize bunca yıl sonra birbirine düşman kesimlerin aynı sofraya oturması; meğer menüde Büyük Türk Milleti varmış ve servisi yapan da Cumhur İttifakıymış.
Bakın, benim bu yazıda yaptığım "MENÜ" teşpihini başka hangi dünya lideri yaptı: Kanada Başbakanı, Davos'ta yaptığı konuşmada "Uluslararası hukukun, sanığın ve mağdurun kimliğine göre farklı bir titizlikle uygulandığını biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk" dedi ve ekledi"Orta güçler birlikte hareket etmek zorunda, çünkü masada değilsek menüdeyiz". Evet; iki ktuplu bir dünyaya hoşgeldik! Ya masadasınız ya da menüde.
Peki bu iki kutuplu dünya düzeni nedir? En açık hali ile Kanada Başbakanı Mark Carney anlattı. Mark Carney, Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu'nda "kurallara dayalı uluslararası düzen" anlatısının sonuna gelindiğini ilan ederek, geçiş döneminde değil kopuşun ortasında olduğumuzu belirtirken, ABD'nin ekonomik entegrasyonu bir silah olarak kullanmaya başladığını ifade etti ve "Entegrasyon, sizi tabi kılan bir kaynağa dönüştüğünde, karşılıklı fayda üzerinden entegrasyon yalanıyla yaşayamazsınız" diye konuştu. Konuşmanın tamamını dinlemenizi tavsiye ederim. ama beni en çok etkileyen kısmı, "Kurallara dayalı düzen hikâyesinin kısmen sahte olduğunu biliyorduk. Bu kurgu faydalıydı. Çünkü Amerikan hegemonyasının sağladığı bazı ‘nimetler’ vardı. Bu yüzden vitrine tabelayı koyduk" sözleri oldu. Carney, "Tabelayı camdan indiriyoruz. Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir. Ama bu kırılmadan daha iyi, daha güçlü, daha adil bir şey inşa edebiliriz" yorumuydu. Dahası en sevdiğim realist politikacıya atıf yaparak şöyle dedi: Güçlülerin istediklerini yaptığı, zayıflarınsa katlanmak zorunda kaldığı bir güç rekabeti yaşananıyor ve uyum sağlamak, sorun çıkarmamak veya itaat ise güvenlik satın almayacak " . Carney, Kanada'nın bundan sonraki dönemde nasıl bir strateji izleyeceğini de "Yeni duruşumuz 'değer temelli realizm'dir" sözleriyle özetledi.
Evet değer temelli realizm; bu yeni duruş olmalı. Bizim ülkemizde henüz bu kavramı anlamış hiç bir siyasi parti yok; kurumlar, vatandaşlar yok.
Değer Temelli Realizm
Değer temelli realizm, klasik realizmin “çıkar ve güç” merkezli yaklaşımıyla, normlar, değerler ve meşruiyet kavramlarını birlikte ele alan hibrit bir dış politika ve uluslararası ilişkiler yaklaşımıdır.
Son yıllarda özellikle Avrupa liderleri, Kanada, İtalya gibi ülkelerin yeni söylemleri bu kavram etrafında şekillenmektedir. Değer temelli realizm, 'realizme' ne ekler? Güç ve çıkar vazgeçilmezdir, ama bunlar değer ve meşruiyetle desteklenmezse sürdürülemez.
Yani:
Sadece güçlü olmak yetmez
Gücün hangi amaçla ve nasıl kullanıldığı önemlidir
Meşruiyet, gücün çarpanıdır.
Yeni düzen "Değerler Temelli Realizm" ile "Otoriter realizmin" yani “Güçlü olan haklıdır” anlayışının yayıldığı ülkeler arasındaki mücadleleye eşlik edecek. Peki Türkiye Realizmin neresinde?
Peki Türkiye realizmin neresinde?
Türkiye bugün ne değer temelli realizmin, ne de klasik realizmin içindedir. Türkiye, otoriter realizmin düzensiz bir versiyonunda son sürrat ilerliyor.
En basit şekliyle anlatayım:
Türkiye neden “değer temelli realist” değil?
Çünkü değer temelli realizm şunları gerektirir:
Güç inşası + hukuk devleti
Güvenlik + meşruiyet
Devlet kapasitesi + kurumsal akıl
Milli çıkar + anayasal sınırlar
Türkiye’de ise:
Güç kişiselleştirildi, Bir kesime endekslendi
Hukuk araçsallaştırıldı, yasa devletine dönüştü yani yasayı yapan düdüğü çalar
Devlet halk için yurttaş için anayasal kurum olmaktan çıkarıldı, bir güce hizmet eder oldu
Milli çıkar, iktidarın bekasıyla özdeşleştirildi
Bu nedenle Türkiye, Carney’nin tarif ettiği anlamda “değerleri gücün çarpanı” yapan bir hatta değildir. Trump vari, Putin vari ama daha kontrolsüzü. Bugünkü Türkiye şuradadır: “Güçlü olana yakın dur, sorun çıkarma, itaat et; belki zarar görmezsin.” Bu ne realizmdir ne de stratejidir.
Oysa Carney’nin altını çizdiği şey tam tersidir: “Uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, itaat etmek güvenlik satın almaz.” Türkiye de yaşayan herkes son 15 yıldır tam da bunu yapıyor:
Sessiz kalarak korunacağını sanıyor
Esneyerek kazanacağını düşünüyor
İlkesizlikle manevra yaptığını zannediyor
Ama sonuç ortada: hiç birimiz güvende değiliz.
Türkiye'deki Kürtçülere Gelince...
Her dönem güçlüden yana durdular; gerçekten siyaset üretmek yerine, her dönemdeki açıkları yakalayarak sadece bir "oy potansiyeli" oldular. Kimi zaman isyan ettiler kimi zaman bir terör örgütünden medet umdular. "Dilimiz" dediler, dillerini konuştular, radyolarından, tvlerine kadar yayınları yapıldı; politikacı oldular, öğretmen oldular, bürokrat oldular, en tepeye kadar geldiler; ama yetmedi; "kendi dilimizde eğitim" dediler, "kendi dilimizde kurumlarda hizmet verip hizmet almak istiyoruz" dediler. Türkçeyi bir türlü sevemediler. İngiliz oldular, Rus oldular, ABDli, Fransız, İsveçli, Alman oldular, orada yaşamaktan yüksünmediler ama bir türlü Türk olmayı sevemediler; Türkiye'de yaşamayı sevemediler. Zorla evet sevgi olmaz; ama zorla da vatanın bir bölümü size ayrı bir toprak da olamaz. Olsun dediğinizde ortak yaşamın, ortak ülkülerin sonu gelir. Kürtçülerin Türkiye'den istediği onlara bir vatan vermemizdi. Bu ne klasik realizmdir ne de değer temelli realizm.
AY YILDIZLI AL SANCAK KİMİN ?
Ve AY YILDIZLI AL BAYRAĞIM unutulmasınki laik, demokratik, sosyal, hukuk Atatürk Türkiyesi ne mutlu Türküm diyebilenlerindir. Ne ümettin ne ırkların ne mezheplerin ne dinlerin ne de bu topraklara göz koymuşların...eli uzananın elini kırmakla kalmayız artık "realistler" olarak değerlerimizi yok sayanı yok sayarız. İster kabul edin ister etmeyin.
Muhalefete de diyeceklerimiz var
Cumhuriyet Halk Partisi, İyi Parti, Zafer Partisi: karşı karşıya olduğumuz sürecin adı net belli: "Güçlünün Dünyasında", "Zorbanın kurallarında" bir dünyadayız.
Sayın Özgür Özel, Sayın Musavvat Dervişoğlu, Sayın Ümit Özdağ; sizler sadece bir düzenle, bir sistemle ya da Cumhur İttifakı veya AKP, MHP ile siyaseten mücadele etmiyorsunuz; sizlerin mücadelesi siyasetinde üzerinde toplumun farkındalığının oluşturulmasında olmalıdır. Laik, demokratik, sosyal, hukuk Atatürk Türkiyesi'nin varlık sebebinin dayanaklarının bu millete açık açık anlatılması ve karşı karşıya olduğumuz süreci, dünyayı anlatabilmeniz gereklidir. Sizler halka, müesses nizamın, Trump dünyasının hedeflerini anlatmakla yükümlüsünüz. Bu millet bir karar vermek zorunda, dağılmış hasta adam lakaplı Osmanlı Hanedanlığı gibi hareket eden bir yapının mı yoksa küllerinden doğmuş, tüm dünyanın saygı duyduğu bir ülke kurmayı başarmış, bu gün bu mirası şımarık çocuklar gibi, miras yediler gibi har vurup harman savurduğumuz halde dimdik ayakta durmayı, hem de tüm siyasetçilerin ve kurumların hatalarına rağmen ayakta durmayı başarmış bir Atatürk Türkiyesi Cumhuriyetinin mi devamını getirecekler. BU MİLLETE DEĞER TEMELLİ REALİZMİ, yeni dönemi anlatmak zorundasınız; bu realiteye göre bir seçim yapmaları gerektiğini anlatmak zorundasınız.












Yorumlar