Aşk Rahatımı Bozar mı?
- 6 Şub
- 4 dakikada okunur
Rahatlığın Sonu mu, Hayatın Başlangıcı mı?
Şehirde insan, varoluşunu IKEA kataloglarından fırlamış, algoritmalara göre optimize edilmiş ve riskten arındırılmış bir "huzur projesi" olarak kurgulama eğiliminde. Akıllı ev sistemleriyle ısıtılmış, Tinder kaydırmalarıyla sterilize edilmiş bu konfor alanı, bireyin en büyük kaçış alanı; bir nevi sığınağı. Ancak, aşk, o meşhur yıkıcı doğasıyla sahneye çıktığında düzenli bir hayatın tam orta yerine bırakılmış bir el bombası, tabiri caizse bir "duygusal terör eylemi"dir. Peki, böyle olmak zorunda mı? Olmaya da bilir mi? Bu soruya ben cevap vereceksem; iki kez havaya uçmuş parçalanmış, parçalarım yere indiğinde herbirini biraraya getiren gayet başarılı biri olarak; bu soruya cevep vermek için yorgunum; konforum yerinde bozamam. Ay söz büğüdür derler; kestirip atmayım...
Önce "Neden terör? " onu açıklayayım.
Çünkü aşk, statükonun güvenliğini havaya uçurur ve bireyi "rahatım bozulmasın" refleksi ile "yaşadığımı hissedeyim" tutkusu arasındaki o amansız gerilime hapseder. Bireysel konforun bu kadar kırılgan, bu kadar "rezil rüsva" edilmeye müsait olduğunu anlamak için, önce bu işgalin kimyasal savaş dairesine, yani beynin o rasyonel iddialarını yerle bir eden karmaşık odasına göz atmak gerekir.
Biyokimyasal Bir Darbe: Kortizol Kokulu Romantizm
Safca yaşayıp giden insanın rasyonel ve kontrollü olma iddiası, kortizol tavan yaptığında trajikomik bir manzaraya dönüşür. Trakya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Levent Öztürk’ün verileri, aşkın beyni kelimenin tam anlamıyla "bozduğunu" ortaya koyar. Sadece Sayın Öztürk değil binlerce bilim insanı bunun üzerinde çalışmış.
Aşkın ilk evreleri, bulutların üzerindeki o "duygusal" illüzyonun aksine, beynin kimyasını altüst eden ağır bir "stres testi"dir. Serotonin seviyeleri, bir Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) hastasının seviyelerine kadar inerken ( düşüyor mu iniyor mu, çıkıyor mu- boşverin- sadece bilin serotonin olmazsa olmazımızdır), kortizol (stres hormonu) kontrolsüzce yükselir. Bu fizyolojik manzara, aşkın aslında bir "hastalık hali" olduğunu fısıldar. Birey, aşık olduğu kişiyi günün her saati düşünen saplantılı bir makinaya dönüşürken, depresif duygu durumları ile heyecan arasında savrulur. Aşkın bu işgalci doğasını şu tabloyla özetleyebiliriz: Hadi bilimsel, entelektüel sosumuzu da katalım havamız olsun:
Aşkın Evreleri | Konfor Düzeyi | Stres Katsayısı (Kortizol) | Temel Duygulanım (Serotonin Durumu) |
1. Aşık Olma | Yerlerde (Çok Düşük) | Tavan (Çok Yüksek) | Saplantı, OKB Benzeri Tablo, Depresif Ataklar |
2. Tutkulu Aşk | Orta-Düşük | Yüksek | Yoğun Odaklanma, Sürekli Uyarılma Hali |
3. Arkadaşça Aşk | Yüksek (Emniyet) | Düşük | Güven, Huzur, Kimyasal Denge |
Prof. Dr. Öztürk diyorki, çoğu ilişki bu kimyasal fırtınanın maliyetine katlanamayıp o "arkadaşça aşk" limanına ulaşamadan batar. Kimyasal fırtına dindiğinde ise bizi bekleyen asıl mesele, neo-liberal dünyanın "yalnızlık konforu" ile nasıl başa çıkacağımızdır. Özetle Arkadaşça aşkın limanına demirlemeden önce fırtınalı denizlerde habire tromolalardasınız.
Neo-Liberal Aşkın Krizleri: "Birlikte Ama Yalnız"
Dijital çağ, aşkı "riskten arındırılmış" steril bir laboratuvar deneyine dönüştürme imkanı verdi(sapıklara dikkat). Sherry Turkle’ın "Birlikte ama Yalnız" (Alone Together) tespiti, tam da bu teknolojik sığınağı işaret eder. Emojilerin ve revize edilebilir mesajların arkasına saklanan sıkıcı insan, gerçek bir diyaloğun getireceği "sarsılma" riskinden kaçar. Bir mesajı silip yeniden yazabilme konforu, ötekinin karşısında titreme ya da saçmalama olasılığını yok eder...
Byung-Chul Han’ın "Aynının Cehennemi" dediği bu düzende, öteki (partner) artık bizi dönüştüren bir güç değil, narsisistik egomuzun onaylayıcısıdır. Dijital araçlar, aşkın o meşhur "rahat bozan" doğasını evcilleştirerek onu bir "girişimci ortaklığına" indirger.
Stiegler ve Turkle bağlamında bakıldığında, bu sığınak gerçek bir "öteki" tarafından sarsılma deneyimini dışladığı için aslında aşkı öldürür. Ekranların arkasındaki bu konforlu siper, biyolojik bir eşik olan yaş almalarla (azgın tekeler hariç) ve hormonal değişimlerle karşılaştığında ise yerle bir olmaya mahkumdur.
Menopoz ve Sabrın Sonu: "Bakım Verme" Grevi
Aşkın konforla imtihanı, orta yaşın hormonal dönemeçlerinde bir "tahammülsüzlük manifestosuna" dönüşür. Dr. Azer Aras Uluğ ve Aşkım Kapışmak’ın analizleri, bu dönemin bir "sabır sınavı"ndan ziyade, bir "istifa süreci" olduğunu söylüyor. Oksitosin (bağ kurma hormonu) ve östrojen çekildiğinde, kadının o güne kadar sessizce yürüttüğü "toplumsal hizmet sağlayıcılığı" rolü aniden sona eriyor; yani o mıç mış seveyim halleri alıp başını gidiyor.
Aşkım Kapışmak’ın tabiriyle "dört mevsim Afrika sıcağı" yaşayan kadın için fiziksel konfor (sessizlik, serinlik, huzur), artık tüm romantik fantezilerin önündedir. Oksitosin bitince maskeler düşer; o güne kadar "canım" denilen koca veya sevgili bir "yabancı el"e, çocuklar ise "başkalarının emaneti"ne dönüşebilir. Bu benim gibiler için bir "bakım verme grevi"dir. Hormonların sağladığı o sahte sabır perdesi kalktığında, geriye kalan tek şey sevginin asıl sınavı olan "özen" pratiğidir. Hormonların desteği olmadan ötekine katlanabilmek, sabredebilmek, aşkın ulaştığı en yüksek (ve en konforsuz) mertebedir.
Konforu Koruma Rehberi: 7 adımda
Modern psikoloji, ilişkideki heyecanı korumak için 7 kritik adım önerir: Yenilikçilik, fiziksel temas, kaliteli zaman, duygusal bağ, küçük jestler, bireysel alan ve ortak hedefler. Psikolog Fatma İzel Şahin Kaya’nın da vurguladığı bu adımlar, teoride "bahçeyi sulamak" gibi görünse de, kinik bir gözle bakıldığında durum daha farklıdır.
Eva Illouz’un "Duygusal Kapitalizm" kavramı üzerinden okursak, bu 7 adım aslında aşkı evcilleştirme ve onu yönetilebilir bir "ev projesi" haline getirme çabasıdır. İlişkiyi sürekli bir "müşteri memnuniyeti anketi" veya "terapötik işbirliği( ne anlama geldiğini yazmayacağım konfor alanımdan çıkmak istemiyorum)" protokolü seviyesine indirmek, aşkın o kontrol edilemez, yırtıcı doğasını öldürür. Bir kinik(sinizmden gelir) için bu listeler, aşkın o meşhur rahatsız ediciliğini bastırmak için yazılmış birer reçetedir. Son tahlilde aşk, ya konforunuzu feda ettiğiniz bir eczane ya da sizi uyuşturan bir zehirdir.
Pharmakon Olarak Aşk
Bernard Stiegler’in işaret ettiği üzere aşk, bir Pharmakon’dur; yani aynı anda hem ilaç hem de zehirdir. Aşk, rahatımızı bozduğu, bizi o narsisistik konfor hapishanemizden dışarı fırlattığı sürece bir ilaçtır. Martin Buber’in dediği gibi, "Ben olmak için bir Sen’e gerek vardır." Eğer bir ilişki sizin konforunuzu hiç sarsmıyor, alışkanlıklarınızı hiç tehdit etmiyorsa; o ilişki Byung-Chul Han’ın deyimiyle çoktan "ölü bir ilişki" olmuştur.
Aşkın rahatımızı bozması aslında noetik bir uyanıştır; hesaplayıcı mantığın dışına çıkıp ötekine gerçekten "özen" gösterme fırsatıdır. Konfor bir hapishanedir ve aşk, bu hapishanenin duvarlarını yıkan o kutsal huzursuzluktur. Rahatınızın bozulmasından korkmak yerine, hiç bozulmayan bir rahatın duygusal bir mezarlık olduğundan şüphe edin. Unutmayın, bozulmayan bir konfor sadece ölülere mahsustur; aşk varsa, o konforun canı cehennemdedir.
Peki yoksa, konforunuzu bozmaya değer mi bir birliktelik? Sorunun cevabı aslında basit benim için konfor olmazsa olmazım. Sizin için nasıl bilmiyorum ama hem konfor hem arkadaşça bir sevgi dadından yinmez....Cumaniz mubarek olsun.




Yorumlar