Bence, Madalya Yılmaz Özdil'e Verilmeli
- Didem Öneş
- 4 gün önce
- 8 dakikada okunur
Benim için, ne Sayın Hakan Fidan ne Sayın İbrahim Kalın ne de Sayın Güler "madalyayı" hak etmiyor.
Sözcü Haber Merkezi, şöyle bir yazı yazmış: "Türkiye'nin kırılmaz kalemi Yılmaz Özdil, Kırmızı Beyaz programında “Herkes açılımda Öcalan, PKK ve Mazlum Abdi'ye odaklanmışken, görülüyor ki Saray, yani asrın liderimiz, Hakan Fidan ve MİT Başkanı Kalın ve Savunma Bakanı Güler aslında Suriye'ye odaklanmış. Bu saatten sonra, SDG imiş, açılımmış, hepsinin inisiyatifi asrın liderimizin eline geçmiştir. Bence Hakan Fidan ve MİT Başakanı bu olaydan madalya alacağını görüyorum" diye yorum yazmış. Biliyorum, o programı ben de izledim. Yılmaz Özdil, şurası kesin iyi bir arşive sahip; analiz yeteneği de oldukça güçlü her nekadar analiz denemez ise daha çok yorum türüne girse de yazıları, bir çok konuda, aynı düşünürüm; sadece üslubu ve nedenini bilmediğim bir nefret ve öfke tarzını asla tasvip etmem. Ancak son yıllarda tasvip etmediğim sadece üslubu değil, ruh halini de onaylamıyorum. Karmaşık ve karanlık... O programa dönecek olursak, Yılmaz Özdil'in argümanlarını aktarım tarzı bir gazeteciden çok bir istihbarat analiz veya bir stratejik düşünce kuruluşu vari idi. Analiz yöntemi son derece başarılıydı ama bu işi bilenler için çokca psikolojik harekat yani propoganda içerikliydi. Allah için gerçekten başarılı bir program yaptı Yılmaz Özdil. Ama bu başarı kimin için "BAŞARI"!
Suriye dosyasında 2012’den bu yana ödenen ekonomik, toplumsal ve askerî bedeller ortadayken; “tereyağından kıl çeker gibi” yürütüldüğü iddia edilen bir süreci, kusursuz bir başarı hikâyesine dönüştürmek kolay iş değildir. Bu anlatıyı kurma becerisi nedeniyle madalya verilecekse, adres bellidir.
Suriye meselesi Türkiye için bir dış politika başlığı olmaktan çoktan çıktı. Bu dosya, on yılı aşkın süredir bütçeyi zorlayan, toplumsal dokuyu aşındıran ve ülkeyi kalıcı bir askerî angajmana bağlayan yapısal bir kriz alanına dönüştü. Böylesine yüksek maliyetli ve hâlâ kapanmamış bir sürecin bugün “ustalıkla yürütülmüş kusursuz bir plan” gibi sunulabilmesi ise başlı başına ayrı bir başarıdır. Bu nedenle başlığı en baştan net koymak gerekir:Madalya bence Yılmaz Özdil’e verilmeli. Çünkü Özdil, Suriye gibi çok aktörlü, çok katmanlı ve yüksek bedelli bir dosyayı; birkaç isim etrafında örülmüş, maliyetlerden arındırılmış ve kamuoyuna ahlaki ve vicdani telefi sunan bir “başarı anlatısı”na dönüştürme becerisi göstermiştir. Özdil'in yaptığı analiz değildir; ama güçlü bir retorik performanstır.
2012’den Bugüne Ekonomik Muhasebe: Görünür Harcama, Yapısal Baskı
Suriye iç savaşıyla, yeni bir rejim inşa etme iddiasıyla birlikte Türkiye, tarihinin en büyük göç dalgalarından birini yaşadı. Yıllar içinde dile getirilen “on milyarlarca dolarlık harcama” ifadesi, kalem kalem şeffaf bir döküm sunmasa da yükün ölçeğini tartışmasız biçimde ortaya koydu. Ancak mesele yalnızca bu milletin sırtından devşirilip Suriyeye akıtılan bütçe satırları değildir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurumları, bütçeleri, insan emeği ciddi enerji kaybına uğramıştır. Yatırım alanları inşaatlara dayanan ancak üretimi olmayan kalemlere bir de "Suriye kalemi" eklenmiştir. Bu da Büyük Türk Milletinin omuzlarına yüklenmiştir. Peki neden ve ne için? Somut bir cevabı yok bu sorunun.
Göçün yoğunlaştığı şehirlerde konut ve kira baskısı artmakla kalmadı; kamu hizmetleri zorlandı. Benim alacağım hizmetlerin tüm kalemlerinde kalite düştü. Tamam Suriyeli emeği bazı sektörlerde üretime katkı sundu; evet. Fakat bu katkı, enformel istihdam, ücret baskısı ve güvencesizlik gibi toplumsal maliyetleri ortadan kaldırmadı. Ekonomik tablo tek kelimeyle özetlenemez; fakat maliyet birikimli ve kalıcıdır.
Sosyolojik Fatura: Uyumun Aşınması ve Fay Hatları
Bu sürecin belki de en ağır bedeli sosyolojik yapımızda ödendi. “Geçici koruma” zamanla fiilî bir kalıcılığa dönüştü; göç meselesi iç siyasetin ana fay hatlarından biri hâline geldi. Ekonomik kriz, dezenformasyon ve toplumsal yorgunluk birleştiğinde, geçici diye gelenler asıl vatandaşlardan daha fazla hizmet alır oldu ve kalıcılaştılar. ENSAR dendi, din kardeşimiz dendi ve bu söylemler üzerinden yeni bir sosyolojik kültür devşirilmek istendi; hatta yeni bir toplum yaratılacağına dair ifadeler bizzat yetkililerce yapıldı, "Türk, Kürt,Arap" toplumsal yapısı dile getirildi. Yetmedi, içeride toplumsal fay hatları ile oynayan söylemler yapıldı. Bir teröriste "Sayın" denmekle kalınmadı, Meclise dahi davet yapıldı. Toplumun bir kesiminde beklenti yaratıldı; bir kesiminde ise öfke tetiklendi. Toplumun bir kesimine, Suriye'deki gelişmelerle paralel vaatler masanın altında ifade edilirken, onlarda yaratılan beklentinin dozu artırıldı ve şimdi o dozun süpürülmesi için ifadeler kullanıldı.
Toplumsal gerilim, birikir ve bir noktada boşalır. Bu eşik aşıldığında “başarı” anlatıları ikna edici olmaktan çıkar. Çünkü gündelik hayatın deneyimi, ekranda anlatılan hikâyeyle asla örtüşmez.
Askerî Gerçeklik: Taktik Kazanım, Stratejik Kilitlenme
İdlib, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı gibi Türk'ün askeri gücünü tüm dünyaya gösteren son derece başarılı operasyonlar yapıldı. Yaşasın Mustafa Kemalin askerleri, ayaklarına taş değmesin. Evet, bu operasyonlar sayesinde siyaset sahada belirli hedefleri tutturdu.
Ama stratejik soru : Operasyonlar dosyayı kapattı mı, yoksa Türkiye’yi sahaya kalıcı biçimde mi bağladı?
İdlib hattı yeni kitlesel göç dalgalarını sınır ötesinde tutma işlevi gördü; fakat aynı hat, yüksek askerî risklerin de adresi oldu. Zeytin Dalı ve Barış Pınarı sonrasında ise “operasyon bitti” denilen yerde asıl maliyet başladı: kontrol edilen alanların güvenliği, idaresi, ikmali ve diplomatik faturası.
Bu tablo, askerî literatürde “angaje olarak kilitlenme” diye adlandırılır. Bir kez girdiğiniz sahadan, maliyet ödemeden çıkamazsınız. İlerde çıkacağız deniyor! Bence çıkmamalıyız, İSİD/DEAŞ ve PKK başımıza ciddi bela olacaklar. Zaman bize neyin ne olduğunu gösterecek umarım yurduma bir daha terör hiç gelmez ancak dönem "değer yaratan realistlerden" olma dönemidir; retorikçi Özdillerden değil.
“Tereyağından Kıl” ve “Madalya”: Retoriğin Gücü
Özdil’in anlatısında iki metafor omurgayı oluşturuyor: “tereyağından kıl çekmek” ve “madalya”.
İlki, sürtünmesizliği ve zahmetsizliği ima eder. Oysa Suriye dosyası; göç, askerî kayıp, diplomatik kriz ve toplumsal gerilim, ekonomik kayıplar gibi yüksek sürtünmeli bir süreç yaşattı Türkiye'ye.
İkincisi, “madalya”metaforu, tamamlanmış görev ve kapanmış hesap çağrışımı yapar madalya; yani başarılı bir sürecin sonuçlanması ile madalya alınır. Oysa Suriye süreci bitmemiştir; maliyet üretmeye devam etmektedir. Bu nedenle “madalya” metaforu zamansızdır—ama retorik olarak etkilidir.
İşte tam burada, analizden propagandaya geçiş olur: Karmaşıklık sadeleştirilir, maliyetler görünmez kılınır, duygusal tatmin sorgulamanın önüne geçer. Koskoca bir millet "çocuk avutur" gibi avutulur.
Başarı mı, Başarı Miti mi?
Yılmaz Özdilin öve öve bitiremediği başarı bir retorik anlatısıydı. Taktik başarı ile stratejik kazanç aynı şey değildir. Suriye dosyasında Türkiye bazı taktik kazanımlar elde etti; bu inkâr edilemez. Fakat bu kazanımlar; milyarlarca dolarlık ekonomik yük, toplumsal uyumda aşınma, sürekli askerî risk ve güven yitimi karşılığında elde edildi.
Eğer süreç gerçekten “kusursuz plan” olsaydı, bu bedellerin en azından azalması beklenirdi. Oysa bedeller kronikleşti.
Yöntem: Bir iddia nasıl test edilir?
Ben olayları, gelişmeleri ve projeleri retorik söylemlerle analiz etmem. Şunlara balkarım:
A) Kronoloji testi (Tarihçe)
Bir “proje” iddiası için şu üç şey gerekir:
Başlangıç zamanı (ne zaman başladı?)
Kurumsal süreklilik (hangi mekanizmalarla taşındı?)
Nedensellik (bu aktörler olmasa sonuç değişir miydi?)
B) Sistemsel / cliodynamics mantığı (metodolojik çerçeve)
“Cliodynamics”i burada kehanet gibi değil, şu yalın bilimsel çerçevede kullanıyoruz:
Tarihsel süreçleri kişilerden çok yapısal kuvvetler taşır:devlet kapasitesi, dış destek akışları, şiddet piyasası, meşruiyet döngüleri, savaş ekonomisi, uluslararası himaye vb.
Aktörler çoğu zaman “tasarlamaz”, uyarlanır.
Bir anlatı aşırı kişiselleştiriliyorsa, genellikle propaganda riski artar.
Bu yöntemle Özdil’in “asrın lideri ve madalya” iddiasını nasıl test ederiz? Gelin tarihlere bakalım...
Kronoloji testi (Tarihçe)
AKP’nin iktidara gelişi, küresel düzenin 2000’ler başındaki yeniden yapılanma ihtiyacıyla nedensel değil; yapısal ve eşzamanlı bir uyum ilişkisi içindedir.
2001–2003 arası küresel sistem:
Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu düzenin kurumsallaşma dönemi
11 Eylül sonrası:
Güvenlik–İslam–Ortadoğu ilişkilerinin yeniden tasarlanması
“Radikal–ılımlı” ayrımının sistematikleştirilmesi
11 Eylül sonrası dönemde, siyasal İslam’ın “radikal” ve “ılımlı” biçimleri arasında yapılan ayrım, Türkiye’de AKP iktidarıyla somut bir model ülke pratiğine kavuşmuştu.
IMF–Dünya Bankası merkezli yapısal uyum rejimleri
Devletlerin:
askerî değil,
yönetişim, piyasa, kimlik siyaseti üzerinden dönüştürülmesi
Bu bağlamda Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ortaya çıkışı, sistem dışı bir kopuş değil, sistemin aradığı yeni siyasal formdu.
Bu süreçte küresel sistem açısından sorun, Türkiye’nin zayıflığı değil; Atatürk’ün kurduğu laik, ulus-devlet temelli Cumhuriyet modelinin öngörülemez derecede bağımsız oluşu idi. AKP iktidarı ise bu bağımsızlığı değil, uyarlanabilirliği temsil etmekteydi.
Özetle: AKP’nin iktidara gelişi, Türkiye’nin iç dinamiklerinden bağımsız bir mühendislik ürünü olarak değil; küresel sistemin 2000’ler başında Ortadoğu ve çevre coğrafyalar için öngördüğü yeni siyasal ve yönetsel modele denk düşen bir siyasal form olarak okunmalıdır. Bu paralellik, nedensel bir ilişki değil; yapısal bir uyumdur. Tam da bu nedenle AKP iktidarı, uluslararası sistem açısından bir “sorun” değil, uzun süre boyunca “yönetilebilir bir ortak” olarak görülmüştür. (Ben bu duruma madalya vermem; Yılmaz Özdil verebilir)
Sistemsel / cliodynamics mantığı (metodolojik çerçeve)
Sayın Hakan Fidan
2003 → Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkan Yardımcısı
2005 → TİKA Başkanı
2007–2010 → MİT’te Müsteşar Yardımcısı
Aynı zamanda:
Başbakanlık dış politika–güvenlik danışmanlığı
27 Mayıs 2010 → MİT Müsteşarı
2010–2023 → MİT’in en uzun süre görev yapan müsteşarlarından biri
Bu tarihten sonra:
Suriye iç savaşı (2011)
1.Çözüm süreci- Hendek olayları
15 Temmuz
16 Nisan 2017: Parlamenter sistemin kaldırılması ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçiş
Evet oyu: %51,41
Hayır oyu: %48,59
Yürürlük:
Anayasa değişikliklerinin büyük bölümü 2018 seçimleriyle fiilen yürürlüğe girdi
Sayın İbrahim Kalın
Sayın Kalın, gerek eğitimi gerek lisanıyla ve ABD’de felsefe ve İslam düşüncesi alanında akademik kariyeriyle, Batı düşüncesini ve İslam dünyasını birlikte okuyan entelektüel profil. 2000’lerin başı dünyada ve ABD'de, “medeniyetler”, “İslam–Batı ilişkileri”, “kimlik” temalı çalışmalar çok yoğun bir şekilde irdelenmekteydi.
2009 → Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dış Politika Başdanışmanı
Aynı dönemde:
Başbakanlık Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğü görevini üstlendi
Türkiye’nin dış dünyaya anlatı üretiminde merkez figür oldu,
Sayın Kalın, güvenlikçi bir bürokrat olarak değil; anlatı kurucu / söylem üretici olarak devlete yükseldi.
2014 →Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü oldu
2014–2022
Dış politik söylemin ana yüzlerinden biri
Batıda, Körfezde, İslam dünyasında bir entellektüel figür olarak kabul gördü
Bu dönem:
1.Çözüm süreci,
Suriye iç savaşı,
15 Temmuz (2016),
2017referandumu tamamını kapsar.
Haziran 2023 → Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı: Hakan Fidan’ın Dışişleri Bakanı olmasıyla bu göreve getirildi. Sayın Kalın, MİT’e “klasik istihbaratçı” olarak değil; rejimin ideolojik–dilsel sürekliliğini taşıyan bir figür olarak bence getirildi.
Şimdi, Sayın Özdil "Asrın lideri" dediği Sayın Erdoğan'ın, Sayın Fidan'a ve Sayın Kalın'a madalya verileceğini iddia etmesi aslında her iki figürün bu kadar başarılı şekilde yükselmeleri ve görevlerindeki başarıları dikkate alınınca, evet doğru gerçekyten değerli devlet büyüklerimiz "madalyayı" hak ediyorlar. Ama bu başarı öyküsü Suriyedeki gelişmelerle "madalya" retoriğine bence dönüşmez.
ŞİMDİ GELELİM El-Şara / Colan'i ye- SDG'yi alt EDEN ADAMA
Bu günün Suriye Arap Rejiminin Geçici Yönetiminin başı El-Şara yani HTŞ terör örgütünün (artık ABD için terör örgütü değil) lideri Colaniyi anlayabilmek için bakmamız gereken kronoloji: Bucca–Nusra–HTŞ evrimi ve muhataplaştırma tartışmalarını içerir. Ve terörist Colani'yi bu günün devlet başkanlığına yani EL-Şara lığa götüren kronoloji ise şöyledir:
Camp Bucca, 2003–2009 yılları arasında ABD ordusu tarafından yönetildi.
Kurumsal yönetim
Sorumlu ülke: Amerika Birleşik Devletleri
Bağlılık: ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon)
Sahadaki yapı: ABD Kara Kuvvetleri (U.S. Army)
Komuta ve işletme
Kamp, farklı dönemlerde ABD askeri tugayları tarafından işletildi
Öne çıkan birlikler:
116th Military Police Brigade
18th Military Police Brigade
Kritik nokta
Camp Bucca:
ABD’nin yüksek değerli tutukluları (El Kaide, Irak direnişi, yabancı savaşçılar) tuttuğu,
İstihbarat sorgulamalarının yapıldığı,
CIA, DIA ve askeri istihbaratın erişiminin olduğu bir merkezdi. El-Şara / Colani’nin Camp Bucca’daki varlığı, doğrudan ABD askerî ve istihbarî denetimi altındaydı.
Bu şu anlama gelir:
“Bu kişi kimdi, neydi, neye evrildi?” sorusu ABD’nin bilgisi dışında ilerlemiş olamaz.
Sonraki yıllarda yaşanan “rehabilitasyon / muhataplaştırma” süreci, sıfırdan keşif değil, önceden tanınan bir figürle yeniden ilişki kurmadır.
Neden kritik?
Tutuklular ideolojik değil, fonksiyonel biçimde sınıflandırılırdı
Liderlik kapasitesi olanlar ayıklanarak izlemeye alınırdı
ABD askeri ve istihbaratı, bu kişilerin kim olduklarını, potansiyellerini ve ağlarını burada öğrendi.
Ama Bir İsim daha var, son derece önemli. Gelin bir de ona bakalım:
Ebu Bekir el-Bağdadi
(Camp Bucca → IŞİD)
Camp Bucca’da kaldı
Orada liderlik ağı kurdu
Serbest kaldıktan sonra:
Irak İslam Devleti
Ardından IŞİD
Bucca, Bağdadi’nin “radikalleştiği” değil, “örgütleştiği” yerdir.
Şimdi NUSRA YAPISINDAN HTŞ'YE EVRİLEŞİ ANALİZ EDELİM;
Nusra → HTŞ
“Yerelleşme” + “Devletleşme” Evresi
HTŞ’nin yaptığı şey klasik cihatçı örgütlenmeden farklıydı
Vergi toplama
Kimlik kartı
Yerel polis
Mahkemeler
Sosyal hizmetler
Dış dünyaya “ılımlı” söylem
Bu model, Batı güvenlik literatüründe “containable actor” (kontrol edilebilir aktör) tanımına girer.
Bu dönüşüm:
ABD’nin IŞİD sonrası kaos istemeyen yaklaşımıyla uyumlu
İsrail’in sınır güvenliğiyle çelişmeyen
Rusya–İran etkisini sınırlayan ama onların da oklediği bir yapı üretmiştir
Tüm bunlar olurken Türkiye ya da Türkiyeyi yönetenler stratejilerini nasıl geliştirmek zorunda kalmışlardır?
Bu sorunun cevabı benim için şöyledir:
Türkiye'yi yöneten akıl, ABD–İngiltere–İsrail merkezli Suriye projesinde yeniden düzenleme sürecine eklemlenmiştir.
Camp Bucca, Ortadoğu’daki yeni silahlı aktörlerin “tesadüfen” değil, ABD denetimi altında tanınarak ve sınıflandırılarak evrildiği bir laboratuvardır. Bu laboratuvardan çıkan figürleri, sonradan ‘bizim aklımız’ diye sunmak, analiz değil, propaganda üretimidir.
Bu propogandanın kalemi Yılmaz Özdil bu yüzden benim için bir madalyayı hak ediyor.












Yorumlar