top of page

Benim Hikâyem, Bizim Yalnızlığımız: Herkese Ulaşırken Kimseye Dokunamamak

  • 7 Ağu
  • 9 dakikada okunur

Değerli okurlarım,


Son birkaç gündür ülkemizde, dünyada ve içinde yaşadığımız coğrafyada meydana gelen binlerce olumsuz gelişmeye kafa yormuş olmama rağmen, bu süreçte beni gerçekten mutlu eden sizler oldunuz. İyi ki varsınız. İlginiz, desteğiniz ve bana hissettirdiğiniz yakınlık için her birinize yürekten teşekkür ederim.


Bugün sizler için tam anlamıyla “Gündelik Derinlik” formatında bir yazı hazırladım. Bu kez kendi hikâyemden yola çıkarak günümüz toplumunu, değişen iletişim biçimlerini ve insan ilişkilerini ele alacağım. Çünkü kişisel sandığımız pek çok deneyim, aslında içinde yaşadığımız toplumun izlerini taşır.

İnsan, her şeyden önce sosyal bir varlıktır. Başkalarıyla bağ kurmak, sevmek, sevilmek, ait olmak, anlaşılmak ve değer görmek yalnızca duygusal beklentiler değil, temel insani ihtiyaçlardır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde de sevgi ve aidiyet, fizyolojik ihtiyaçlar ile güvenlik gereksiniminin ardından gelen temel basamaklardan biri olarak yer alır.


Peki, iletişim araçlarının hiç olmadığı kadar çoğaldığı, neredeyse herkese birkaç saniye içinde ulaşabildiğimiz bu çağda neden kendimizi giderek daha yalnız hissediyoruz? Neden birbirimizi sürekli görüyor, takip ediyor ve beğeniyor; fakat birbirimize gerçekten dokunamıyoruz?

İşte bu yazıda, kendi hayatımdan bazı kesitleri anlatırken yalnızca kendime değil, içinde yaşadığımız çağa da bakmaya çalışacağım. Çünkü bu benim hikâyem olsa da "yalnızlık" yalnızca benim değil; hepimizin yalnızlığı…


BENİM HİKÂYEM

Yirmili yaşlarımın başında, “ilk görüşte aşk” dediğimiz o kıvılcımlı, şimşekli başlangıçla hayatıma giren insanla 25 yaşında evlendim. Bir yıl flört ettik; bir yıl sözlü, bir yıl da nişanlı kaldık. Ardından evlendik. Kızımız, gerçekten bir aşk çocuğu olarak dünyaya geldi.

Yıllar geçti. Ben büyüdüm, eşim büyüdü; hayatın koşulları ise giderek ağırlaştı. Bize destek olan hemen hemen hiç kimse yoktu. Hatta tam tersine, o günkü eşimle birlikte başkalarına destek olmak, onların hayatını kurtarmak ya da kolaylaştırmak için bütün kaynaklarımızı ve enerjimizi harcıyorduk. Sonunda yorulduk.


Bu yorgunluğa kariyer, ev geçindirme ve çocuk büyütme sorumlulukları da eklenince, bizim o “muhteşem aşk hikâyemiz” gerçek hayatla sınanmaya başladı.

Üstelik evliliğimin ilk yıllarında Millî İstihbarat Teşkilatında çalışıyordum. Mesaileri, çalışma koşulları ve taşıdığı sorumluluklar bakımından oldukça meşakkatli bir mesleğim vardı. Oldukça yakışıklı, tam anlamıyla “cool erkek” denilebilecek bir kocam vardı. Kocam benim gözümün içine bakıyordu! Dışarıdan öyle görünürdü; ona sorsanız zaten öyleydi. Hakkını yemeyeyim, belki gerçekten de öyleydi. Fakat ben bunu göremiyordum.


Bana gelince… Güzel, alımlı, zeki ve neşeli; dışarıdan bakıldığında bulunduğu yere hayat katan, cıvıl cıvıl bir kadındım. Evet, başlangıçta benim “hormonlu sevdalar sendromu” dediğim hâlin bütün belirtilerini taşıyor, tutkuyla seviyordum. Ancak doğum, doğum sonrası depresyon, o dönemde ağır koşullarda çalışıyor olmam ve çeşitli sorunların peş peşe gelmesiyle tutkularım giderek gündelik hayatın içinde erimeye başladı.


Eşim yakışıklı, sportif, varlıklı ve karizmatikti. Fakat karşısında artık evlendiği o tutkulu kadın yerine ciddi, fazlasıyla sorumluluk sahibi, çocuk odaklı; hatta çocuğumuzdan önce bile memleket meselelerini kendisine dert edinmiş, gergin bir kadın vardı.

İkimiz de büyüyorduk; ama aynı yöne doğru değil…


Yirmi yıl süren birlikteliğimiz, ben 42 yaşındayken sona erdi. Boşanmak, insanın hayatında ciddi bir kırılmadır. Ben de bu travmayı yaşadım. Fakat beni asıl sarsan, boşanmanın hemen ardından, 2013 yılında sağ mememde bir kitle tespit edilmesi oldu. O anda korkulacak bir sonuç yoktu; ancak gerekli önlemler alınmazsa ileride korkutucu sonuçlar doğurabilirdi. Türkiye’nin alanında önde gelen iki meme cerrahı ve bir onkoloji radyoloğu eşliğinde, yaklaşık bir yıl süren takip ve tedavi sürecinden geçtim.

Kendimi çok yalnız hissediyordum. Fakat huyumdur; gülmeye devam ettiğim için yalnızlığımı da korkumu da örtüyordum.


Evet, ailem, dostlarım ve arkadaşlarım çevremdeydi. Öyleyse nasıl yalnız olabilirdim?

İster inanın ister inanmayın, yalnızdım. Korkuyordum; ama çok güçlü duruyordum. Çünkü ben başka türlü davranmayı bilmiyordum. Güçlü olmaktan başka bir tutum öğrenmemiştim.


İşte tam o yıl hayatıma biri girdi. Ya da belki ben onun hayatına girdim. Kendimi en yalnız ve en korkmuş hissettiğim dönemde yanımda oldu. Hastane ve doktorlarla geçen o sürecin ağırlığını neredeyse hiç hissetmedim; çünkü bütün dikkatim bu yeni ilişkiye yönelmişti. Ben onun ilgisini hiçbir zaman yeterli bulmasam, sürekli daha fazlasını talep etsem de bugün geriye dönüp baktığımda hakkını teslim etmeliyim: Aslında bana ciddi bir zaman ayırıyor, ilgisini ve şefkatini eksik etmiyordu.

Başlangıçta aşk yoktu. Zaman ilerledikçe aşk da oldu. Tutku çoktu; sevdalı hormonlar ise elbette bolca…


Bu ilişki 2016 yılında, büyük bir kaosun içinde sona erdi.


Eski eşimle hâlâ görüşüyoruz ve bugün o, en iyi dostlarımdan biri. İkinci evliliğinden olan oğlu da artık hepimizin oğlu. Ailecek görüşüyor, zaman zaman bir araya geliyoruz. 2016 yılında biten ilişkimdeki beyefendiye gelince… Dostluk ve arkadaşlık baki. Ancak yaklaşık bir buçuk yıldır görüşmüyor, iletişim kurmuyoruz. O da bekâr, ben de bekârım. “Eee, öyleyse neden yeniden bir araya gelmiyorsunuz?” diyecek olanlara cevabım hazır: Ex’ten next olmaz, sevgili okurlarım!


Bazı Instagram takipçilerimin itirazını şimdiden duyar gibiyim: “Demet Şener ile İbrahim Kutluay’ın, onca yaşanmışlığa rağmen yeniden bir araya gelmeleri gerektiğini söyleyen siz değil miydiniz?”

Evet, bendim. Çünkü onların yeniden bir araya gelmeleri için güçlü nedenleri olduğunu düşünüyorum. Bugün, geçmişte yaşadıkları tecrübelerle, kazandıkları farkındalıklarla ve kaybettiklerinin bilgisiyle yeniden bir hayat kurmaları; eskisinden çok daha güçlü bir birliktelik yaratabilir.

Size bir sır vereyim: Eğer bu ihtimali değerlendirebilirlerse, geçmişte yaşayamadıkları kadar güçlü bir tutkuyu ve gerçek bir “ikinci baharı” yaşamaları bile mümkün olabilir.


Elbette bunlar benim dışarıdan gördüklerim ve biraz da kendi hayat tecrübelerimden süzerek yaptığım yorumlar. Demet Şener ile İbrahim Kutluay parantezini şimdilik burada kapatalım ve yeniden benim hikâyeme dönelim.


Peki, ben bütün bunları size neden anlattım?


Eski eşime ya da geçmişte kalan bir ilişkiye dönüp dönmeyeceğimi tartışmak için değil. Hayatımdan geçen insanları karşılaştırmak, kimin haklı, kimin haksız olduğunu anlatmak için de değil. Ben bu hikâyeyi, kişisel hayatımızda yalnızca bize ait sandığımız pek çok şeyin aslında yaşadığımız çağın toplumsal koşulları içinde şekillendiğini göstermek için anlattım.


Benim kuşağım, ilişkilerin büyük ölçüde yüz yüze başladığı; insanların birbirini fotoğraflardan, profillerden ve birkaç saniyelik görüntülerden değil, zaman içinde tanıdığı bir dünyada yetişti. Bir insanın hayatımıza girmesi kadar, hayatımızdan çıkması da kolay değildi. Aynı arkadaş çevrelerini, aynı mahalleleri, aynı işyerlerini ve çoğu zaman aynı aile bağlarını paylaşırdık. İlişkiler bittiğinde bile yaşanmışlık bütünüyle silinmezdi.


Benim hayatımdaki iki önemli ilişki de sona erdi. Fakat o insanlar, bir düğmeye basılarak geçmişimden silinmiş kişiler hâline gelmediler. Eski eşim bugün en yakın dostlarımdan biri. Diğer ilişkimden kalan dostluk da, uzun zamandır görüşmüyor olsak bile, yaşanmışlığını ve insani değerini koruyor. Çünkü bir zamanlar hayatımıza dokunmuş bir insanı, ilişki bitti diye hiç var olmamış saymak bana hiçbir zaman mümkün gelmedi.


Bugün ise ilişki kurma ve bitirme biçimlerimiz çok farklı. Bir insanı tek bir hareketle takip edebiliyor, tek bir hareketle hayatımızdan çıkarabiliyoruz. Mesajını okuyup cevap vermeyebiliyor, hiçbir açıklama yapmadan ortadan kaybolabiliyor; yıllarca süren bir yakınlığın dijital izlerini birkaç saniyede silebiliyoruz. Herkes her an ulaşılabilir görünüyor; fakat ihtiyaç duyduğumuzda kimin gerçekten yanımızda olacağını çoğu zaman bilmiyoruz.


Ben sağlık sorunu yaşadığım o dönemde, ailem ve dostlarım çevremde olduğu hâlde kendimi yalnız hissetmiştim. Demek ki yalnızlık, çevremizde kaç kişinin bulunduğuyla açıklanabilecek kadar basit değildi. Bugün sosyal medyada yüzlerce, hatta binlerce kişiyle iletişim kurabiliyoruz. Paylaşımlarımız görülüyor, sözlerimiz beğeniliyor, hikâyelerimiz izleniyor. Fakat görülmekle bilinmek, takip edilmekle merak edilmek, birine ulaşabilmekle o insana gerçekten dokunabilmek aynı şey değil.


İlişkilerle birlikte ilişkilerin dili de değişti


İletişim ve ilişki biçimleri değişirken onları anlatmak için kullandığımız kelimeler de değişti. Bugün romantik ilişkiler alanında neredeyse her davranışın İngilizce bir adı var: ghosting, breadcrumbing, orbiting, benching, situationship, love bombing, gaslighting, red flag, attachment style…


Bu sözcüklerin yaygınlaşması tesadüf değil. Dil, yalnızca yaşadığımız dünyayı anlatmaz; hangi davranışların görünür hâle geldiğini ve toplumun ilişkileri nasıl anlamlandırdığını da gösterir. Demek ki yeni kelimeler yalnızca ilişki sözlüğümüzü değil, ilişki deneyimimizin kendisini de değiştirmiştir. Örneğin ghosting, bir insanın hiçbir açıklama yapmadan ilişkiyi ve iletişimi kesmesi demek. Breadcrumbing, ilişki kurmaya gerçekten niyet etmeden, karşıdaki insanın ilgisini canlı tutacak kadar küçük mesajlar ve umut kırıntıları bırakmak… Orbiting, doğrudan iletişim kurmadığı hâlde kişinin sosyal medya paylaşımlarını izlemeyi ve onun dijital çevresinde dolanmayı sürdürmek… Benching, daha iyi bir seçenek bulunup bulunamayacağına bakarken birini yedekte bekletmek… Situationship ise adı konmamış, sınırları ve sorumlulukları belirlenmemiş; arkadaşlıkla sevgililik arasında bırakılan ilişki biçimini anlatıyor.


Bu kelimelerin her biri farklı bir davranışı adlandırsa da ortak bir noktaları var: Belirsizliği sürdürmek, sorumluluğu ertelemek ve kesin bir yüzleşmeden kaçınmak.


İnsanlar artık her zaman açıkça “Seni istiyorum” ya da “Bu ilişkiyi sürdürmek istemiyorum” demiyor. Bunun yerine mesajların sıklığını azaltıyor, karşısındakini sosyal medyadan izlemeyi sürdürüyor, ara sıra küçük işaretler gönderiyor; ne ilişkiye tam olarak giriyor ne de ondan bütünüyle çıkıyor. Böylece bir taraf için seçenekler açık tutulurken, diğer taraf duygusal bir bekleme odasında bırakılabiliyor. Üstelik ghosting ile biten iletişim, gerçekten her zaman sona ermiyor. İnsan konuşmayı kesiyor ama karşısındakinin hikâyelerini izlemeye devam ediyor. Hayatından çıkıyor fakat dijital çevresinden çıkmıyor. Böylece eskiden ayrılıkla oluşan mesafe de ortadan kalkıyor. İnsan artık kaybettiği kişiyi gerçekten kaybedemiyor; onun nerede olduğunu, nasıl göründüğünü ve hayatına devam edip etmediğini her gün görebiliyor. Bu, ne tam bir yakınlık ne de gerçek bir ayrılık… Çağımızın kendine özgü duygusal askıda kalma hâli.


Duyguların yerini teşhisler mi aldı?


Değişen yalnızca ilişki davranışları değil; birbirimiz hakkında konuşma biçimimiz de değişti. Günümüzde psikoloji ve terapi literatüründen gelen “toksik”, “narsist”, “manipülatif”, “travmalı”, “kaçıngan bağlanan”, “kırmızı bayrak” ve “sınır ihlali” "travmalı" "bencil" "histerik" "isterik" gibi ifadeler gündelik ilişki dilinin parçası hâline geldi.


Bu dil bağlamından koparıldığında başka bir tehlike doğuyor: Karşımızdaki insanı anlamaya çalışmak yerine onu teşhis etmeye başlıyoruz. Her kendisini düşünen insan “narsist”, her anlaşmazlık “toksik”, her yoğun ilgi love bombing, her suskunluk “manipülasyon”, her rahatsızlık “travma”, her uyumsuzluk “kırmızı bayrak” olarak tanımlanabiliyor. Oysa klinik kavramlar, birkaç sosyal medya paylaşımıyla bir insana tanı koymak için kullanılamaz. Her kusur hastalık, her çatışma şiddet, her hayal kırıklığı da travma değildir.


İlişkiyi açıklamak için kullandığımız psikoloji dili, bazen karşı tarafı hızla sınıflandırmanın ve onunla gerçek bir konuşmaya girmeden ilişkiyi bitirmenin gerekçesine dönüşebiliyor. Böylece “kendimi koruyorum” derken, ilişkilerin gerektirdiği sabırdan, yüzleşmeden ve karşılıklılıktan da kaçabiliyoruz. Elbette insan kendisine zarar veren bir ilişkide kalmak zorunda değildir. Sınır koymak gereklidir. Fakat sınır koymakla duvar örmek, kendini korumakla hiç kimseye yaklaşmamak, özsaygıyla her rahatsızlıkta karşıdakini hayatından silmek aynı şey değildir.


“Sil, engelle, yok say” kültürü

İşte tam bu noktada, insan bağlarının bugünkü “sil–engelle–yok say” kültürüyle karşılaşıyoruz.

Dijital platformlar bize ilişkileri teknik işlemler gibi yönetme imkânı veriyor: Takip et, takipten çık, sessize al, kısıtla, engelle, sohbeti sil… Bu özellikler tacizden, ısrarlı takipten ve istenmeyen iletişimden korunmak için kuşkusuz gerekli. Ancak platformların teknik mantığı zamanla gündelik ilişki kültürümüze de sızıyor.


Bir insanı ekrandan silmek kolaydır. Fakat onunla yaşadıklarımızı, bize kattıklarını ve bıraktığı izleri aynı kolaylıkla silemeyiz. Buna rağmen çağımız, bir ilişkinin bittiğini kabul edip onun anlamını hayat hikâyemize yerleştirmek yerine, o insan hiç var olmamış gibi davranmayı teşvik ediyor. Oysa her biten ilişkinin düşmanlıkla sonuçlanması gerekmez. Her eski eş ya da eski sevgiliyle dost kalmak da elbette mümkün veya sağlıklı değildir. Şiddetin, istismarın, ağır manipülasyonun ve güvenlik tehdidinin bulunduğu ilişkilerde mesafe koymak, hatta bütün iletişimi kesmek zorunlu olabilir.


Burada sözünü ettiğim, zarar verici ilişkileri sürdürmek değil; yaşanmışlığı değersizleştirmeden ayrılabilme olgunluğudur. Benim eski eşimle bugün dost olabilmemiz, geçmişte hiçbir sorun yaşamadığımız anlamına gelmiyor. Tam tersine, evliliğimiz sorunlar ve yorgunluklar nedeniyle sona erdi. Fakat eş olma biçimimiz bittikten sonra, birbirimizin hayatındaki insani değerini bütünüyle yok saymadık. Evlilik sona erdi; geçmişimiz, ortak hatıralarımız ve birbirimize duyduğumuz insani yakınlık sona ermek zorunda kalmadı.


Belki de bugünün ilişkilerinde kaybettiğimiz en önemli yeteneklerden biri budur: Bir ilişkiyi, içindeki insanı yok etmeden bitirebilmek.


Sosyoloji bize ne söylüyor?

Anthony Giddens, modern ilişkilerin geleneksel zorunluluklardan kurtularak tarafların duygusal doyumuna bağlı hâle geldiğini söyler. Bu, bireye özgürlük kazandırır; fakat ilişkiyi sürekli performansı ölçülen bir projeye de dönüştürür. İlişki artık yalnızca yaşanmaz; sürekli değerlendirilir: Bana yeterince iyi geliyor mu, ihtiyaçlarımı karşılıyor mu, beni geliştiriyor mu?


Zygmunt Bauman’ın “akışkan aşk” kavramı ise yakınlık isteğiyle bağlanma korkusunun aynı anda yaşanmasını açıklar. İnsan sevilmek ister ama bir başkasına karşı sorumlu olmanın özgürlüğünü sınırlamasından korkar. Bağ kurmak ister fakat gerektiğinde kolayca çıkabileceği bir kapıyı da açık tutar.


Eva Illouz, modern aşkın piyasa mantığından bağımsız olmadığını gösterir. İnsanlar birer ürün değildir; ancak dijital tanışma kültürü onları seçilen, karşılaştırılan ve elenen profiller hâline getirebilir. İlişki alanına da piyasanın “daha iyisi bulunabilir” düşüncesi yerleşir.


Erving Goffman’ın toplumsal hayatı bir sahneye benzeten yaklaşımı da sosyal medya çağında yeni bir anlam kazanır. Bugün yalnızca ilişki yaşamıyor; o ilişkinin başkalarına nasıl göründüğünü de yönetiyoruz. İlişkiyi gizlice duyurmak için soft launch, açıkça ilan etmek için hard launch gibi ifadelerin ortaya çıkması bile romantik hayatın ne ölçüde kamusal bir sunuma dönüştüğünü gösteriyor.


Bütün bu yaklaşımlar bize aynı şeyi söylemez; fakat ortak bir noktaya işaret eder: Günümüzde aşk ve yakınlık yalnızca iki insan arasında yaşanan özel duygular değildir. Ekonomik düzen, çalışma hayatı, toplumsal cinsiyet rolleri, dijital platformlar, tüketim kültürü ve çağın psikoloji dili ilişkilerimizin içine kadar girmektedir.


Benim hikâyem, bizim yalnızlığımız


Ben kendi hikâyeme baktığımda yalnızca iki ilişkinin başlangıcını ve sonunu görmüyorum. Aşkın tutkuyla başlayıp hayatın sorumlulukları içinde nasıl değiştiğini; bir insanın kalabalıklar arasında nasıl yalnızlaşabildiğini; bazen bir ilişkinin insanı hayata bağladığını, bazen de aynı ilişkinin kendi ağırlığı altında yorulduğunu görüyorum.


Fakat şunu da görüyorum: İlişkiler bittiğinde hayatımızdan geçen insanların hepsini düşmana dönüştürmek zorunda değiliz. Birbirimizin hayatındaki rolümüz değişebilir. Aşk arkadaşlığa, evlilik dostluğa, gündelik yakınlık uzaktan duyulan bir iyi niyete dönüşebilir. Her dönüşüm bir yenilgi değildir.

Bugünün dünyasında bir insana ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay; fakat o insanın hayatında kalabilmek, sorumluluk üstlenmek, anlaşmazlıkları konuşabilmek ve gerektiğinde onurlu biçimde ayrılabilmek giderek zorlaşıyor. Çünkü bağ kurmak yalnızca birlikte güzel zaman geçirmek değildir. Karşımızdaki insanın farklılığına, kusurlarına ve değişimine tanıklık etmek; kendi değişimimizin sorumluluğunu da üstlenmektir. Gerçek ilişki, karşımızdakini ihtiyaçlarımızı karşılayan bir hizmet sağlayıcı gibi görmek değil, onu ayrı bir iradesi ve dünyası bulunan insan olarak kabul etmektir.


Belki de mesele, eski ilişkilerin daha güzel, bugünkü ilişkilerin ise bütünüyle kötü olması değildir. Geçmişte insanlar kimi zaman ekonomik bağımlılık, mahalle baskısı ve toplumsal zorunluluk nedeniyle yürümeyen ilişkilerde kalıyordu. Bugün ise özgürleşmenin sağladığı bütün kazanımlara rağmen, en küçük güçlükte ilişkiden vazgeçmeyi özgürlük sanabiliyoruz.

İ

htiyacımız olan ne geçmişin mecburiyet ilişkilerine dönmek ne de bugünün geçici ve kolayca tüketilen bağlantılarına teslim olmaktır. İhtiyacımız; özgürlüğü sorumsuzlukla, sınır koymayı yok saymakla, kendimizi korumayı kimseye dokunmamakla karıştırmadığımız yeni bir ilişki kültürüdür. Çünkü insanı yalnızlıktan kurtaran, telefonunda kayıtlı insanların ya da sosyal medyadaki takipçilerinin sayısı değildir. Asıl mesele, hayatında kaç kişinin gerçekten bulunabildiği ve kendisinin kaç insanın hayatında gerçekten var olabildiğidir.


Herkese ulaşabildiğimiz bu çağda birbirimize dokunabilmenin yolu, daha fazla mesajdan değil; daha fazla açıklıktan, emekten, karşılıklılıktan ve insani sorumluluktan geçiyor. Benim hikâyem bana bunu öğretti. Bizim yalnızlığımız da belki tam burada başlıyor.



 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page