“Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” MİLLETİ NEDEN YOK SAYIYOR?
- 6 Ağu
- 9 dakikada okunur
Değerli okurlarım,
Başlangıçta bir hususu açıklığa kavuşturmak isterim: Her vicdan sahibi ve ülkesini seven yurttaş gibi ben de barıştan, kardeşlikten, eşitlikten, hukuktan, adaletten, birlik ve beraberlikten yanayım. Bu değerleri gerçekten hayata geçirmeyi amaçlayan her samimi çalışmayı elbette destekler, hatta yürekten alkışlarım.
Öyleyse neden en başından beri “çözüm süreçlerine” ve kapalı kapılar ardında yürütülen pazarlıklara karşı çıkıyorum?
Bunun nedenlerini gerek sosyal medya hesaplarımda gerekse internet sayfamda çeşitli defalar sizlerle paylaştım. Gördüğüm eksiklikleri, yanlışları ve hukuksuzlukları yalnızca bir vatandaş olarak dile getirmedim. Terörle mücadelenin Türkiye’nin temel gündemlerinden biri olduğu bir dönemde yetiştim; bununla da kalmayıp bu mücadelenin ve ilgili süreçlerin belirli aşamalarında görev üstlenen kurumlarda çalıştım.
Dolayısıyla taşıdığım endişeler ve dile getirdiğim itirazlar yalnızca sıradan bir vatandaş hassasiyetinden kaynaklanmıyor; mesleki deneyime, kurumsal gözleme ve yıllar içinde oluşmuş profesyonel birikime de dayanıyor.
Bu açıklamanın ardından, dün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi” hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Adında “millî dayanışma” bulunan bir kanun teklifi, hazırlanırken milleti neden sürecin dışında bırakır?
“Toplumsal bütünleşmeyi” amaçladığı söylenen bir metin, toplumun bilgisine, görüşüne ve rızasına neden başvurmaz? Barışı hedeflediği ileri sürülen bir düzenleme; şehit ailelerinden gazilere, hukukçulardan sivil toplum kuruluşlarına, farklı siyasal görüşlere sahip yurttaşlardan doğrudan etkilenecek toplumsal kesimlere kadar neden geniş ve açık bir müzakerenin ürünü değildir?
Bu yazıda, söz konusu teklifin yalnızca maddelerini değil; hazırlanma yöntemini, yetki dağılımını, hukuki sonuçlarını ve toplumdan neden uzak tutulduğunu da incelemeye çalışacağım. Çünkü bir kanunun demokratik meşruiyeti, yalnızca Mecliste kaç milletvekilinin imza attığıyla değil, milletin nasıl bilgilendirildiği, sürece ne ölçüde katıldığı ve özgür iradesiyle rıza gösterip göstermediğiyle de belirlenir.
Milletin adı var, kendisi yok
Meclise sunulan teklifin gerekçesinde “millî egemenlik”, “ortak vatandaşlık”, “demokratik siyasal düzen”, “toplumsal huzur” ve “milletin ortak geleceği” gibi son derece güçlü kavramlar kullanılıyor. Metnin, Mecliste kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun çalışmaları doğrultusunda hazırlandığı belirtiliyor. Fakat bir metinde “millet” sözcüğünün defalarca kullanılması, o metni kendiliğinden millet iradesinin ürünü hâline getirmez. Millet iradesi yalnızca seçimlerde verilen oydan veya milletvekillerinin bir teklifin altına attığı imzadan ibaret değildir. Demokratik meşruiyet; bilgilendirme, tartışma, itiraz etme, katkıda bulunma ve hesap sorma imkânlarının birlikte bulunmasını gerektirir.
Oysa bu kanun teklifinin hazırlanması sürecinde toplumun hangi kesimlerinin dinlendiği, hangi önerilerin kabul edildiği, hangilerinin neden reddedildiği konusu tartışmalıdır. Şehit ailelerinin, gazilerin, terör mağdurlarının, hukukçuların, baroların, üniversitelerin, insan hakları örgütlerinin, sendikaların, kadın örgütlerinin ve bölge halkının teklifin hazırlanmasına ne ölçüde katıldığı muğlaktır.
Daha da vahimi, YENİ Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in açıklamasına göre teklif metni diğer siyasi partilerden dahi son ana kadar saklandı; AKP milletvekillerinden boş kâğıtlara imza toplandı ve metin, diğer partilere gönderildikten yaklaşık yarım saat sonra Meclis Başkanlığına sunuldu. Sayın Özgür Özel, bu yöntemi “meselenin ruhuna aykırı” olarak nitelendirdi. Bu iddia, açıklığa kavuşturulması gereken son derece ciddi bir yasama etiği sorunudur. Çünkü milletvekili, içeriğini bilmediği bir metne imza atan kişi değil; millet adına kanun yapan temsilcidir. Size buraya Özgür Özel’in açıklaması da bırakıyorum. Bu yöntem doğruysa ortada toplumsal rıza bir yana, milletvekillerinin bilgilendirilmiş iradesi bakımından dahi tartışmalı bir durum bulunmaktadır. Dolayısıyla teklifin yaklaşık 360 milletvekili tarafından imzalanmış olması, 360 milletvekilinin metnin bütün hükümleri ve uzun vadeli sonuçları üzerinde anlaşmaya vardığını göstermez. Bu sayı, olsa olsa farklı siyasi aktörlerin farklı beklentilerle bir asgari zeminde bir pazarlık etrafında buluştuğunu gösterir. Çok sayıda imza, tek başına toplumsal mutabakat değildir.
Teklif gerçekte ne getiriyor?
On iki maddeden oluşan teklif, PKK/KCK’nın ve onunla bağlantılı oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki silahları teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini öngörüyor. Bu tespitin Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilerek Resmî Gazete’de yayımlanmasının ardından kanunun uygulama süreci başlayacak.
Teklifin kapsamına örgütü kurma veya yönetme, örgüte üye olma, örgüte yardım etme, propaganda ve terörizmin finansmanı suçlarının yanı sıra örgüt faaliyeti kapsamında işlenen başka suçlar da giriyor. Kasten öldürme suçu kapsam dışında bırakılıyor. Bunun yanında 1 Haziran 2005’ten önce işlenen ve müebbet ya da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlar için de istisna getiriliyor.
Kapsama giren soruşturma ve kovuşturmaların, suçun cezasına göre beş veya on yıl ertelenmesi öngörülüyor. Kişi bu süre içinde yeniden bir terör suçu işlemezse soruşturma hakkında kovuşturmaya yer olmadığına, açılmış davalarda ise davanın düşmesine karar verilecek. Kesinleşmiş hapis cezalarının infazı da beş veya on yıl ertelenecek. Kişi bu sürede yeniden terör suçu işlemezse cezası infaz edilmiş sayılacak.
Teklifin gerekçesinde bunun bir af olmadığı özellikle savunuluyor. Ne var ki cezanın belirli bir süre sonunda infaz edilmiş sayılması, soruşturmaların kovuşturmasızlıkla ve davaların düşmeyle sonuçlanması, hukuki niteliği bakımından koşullu bir af tartışmasını kaçınılmaz hâle getiriyor.
Anayasa’nın 87’nci maddesi, genel veya özel af ilanı için TBMM üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunu, yani en az 360 oyu arıyor. Bu nedenle teklifin adının “infaz ertelemesi” olması değil, doğuracağı hukuki sonuç önemlidir.
Yargı yetkisi neden yürütmenin kurduğu bir Kurula bağlanıyor?
Teklifin en önemli ve en tartışmalı bölümlerinden biri 7’nci maddede kurulması öngörülen yapıdır.
Bu Kurula Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlık edecek. Kurulda Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanları ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri, MİT Başkanı ve MGK Genel Sekreteri yer alacak. Yani kurulun tamamı yürütme ve güvenlik bürokrasisi temsilcilerinden oluşacak.
TBMM ise süreci doğrudan yöneten ve denetleyen makam olmayacak. Kurul, Meclisi düzenli olarak bilgilendirecek; Meclis bünyesinde kurulacak İzleme Komisyonu ise yalnızca faaliyetleri izleyebilecek ve tavsiyelerde bulunabilecek. Bir başka ifadeyle asıl karar ve uygulama gücü Cumhurbaşkanlığı ile güvenlik bürokrasisine verilirken, millet iradesinin temsil edildiği TBMM’ye bilgilendirilme ve tavsiyede bulunma rolü bırakılıyor.
Dahası, MGK kararının yayımlanmasından önce işlendiği iddia edilen ancak henüz soruşturma açılmamış suçlar hakkında sonradan soruşturma başlatılması, bu Kurulun iznine bağlanıyor. İşte burada çok önemli bir anayasal sorun ortaya çıkıyor: Bir Cumhuriyet savcısının soruşturma başlatabilmesi neden Cumhurbaşkanı Yardımcısı, bakanlar ve güvenlik bürokrasisi yöneticilerinden oluşan idari-siyasi bir kurulun iznine bağlı olsun? Anayasa’ya göre yargı yetkisi bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır. Savcılık faaliyetinin yürütmenin iznine bağlanması, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığı bakımından ciddi bir tartışma yaratmaktadır. Hukukun kimin hakkında uygulanacağına veya uygulanmayacağına siyasal iktidar karar vermeye başlarsa, orada artık genel ve eşit bir hukuk düzeninden değil, seçici bir hukuk düzeninden söz edilir.
Kanunu uygulayanlara neden sınırsız sorumsuzluk sağlanıyor?
Teklifin 10’uncu maddesi de üzerinde özellikle durulması gereken hükümlerden biridir.
Bu maddeye göre kanun kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişiler hakkında, yaptıkları görevler nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluk doğmayacak. Kamu görevlilerinin kanuna uygun işlemlerinin korunması anlaşılabilir. Fakat bunun yolu, sınırları belirsiz ve son derece geniş bir sorumsuzluk hükmü getirmek değildir.
Ya bir görevli yetkisini aşarsa?
Ya delillerin kaybolmasına, suçluların korunmasına veya kişilerin haksız biçimde kanun kapsamına alınmasına sebep olursa?
Ya teslim edilen silahların, mal varlıklarının veya örgütsel kayıtların tespitinde ihmal, kasıt ya da usulsüzlük yapılırsa?
Bir hukuk devletinde hiçbir kamu görevi mutlak sorumsuzluk alanı oluşturamaz. Görevin kanuna uygun biçimde yerine getirilmesi korunabilir; fakat ihmal, kasıt, kötüye kullanma ve hukuka aykırılık mutlaka yargı denetimine açık olmalıdır. Aksi hâlde kanun yalnızca bazı örgüt mensupları bakımından değil, kanunu uygulayacak kamu görevlileri bakımından da ayrıcalıklı ve denetimsiz bir alan yaratır.
Peki mağdurlar bu metnin neresinde?
Teklifin en büyük eksikliklerinden biri, kırk yılı aşan çatışma sürecinin mağdurlarını neredeyse yalnızca seyirci konumunda bırakmasıdır. Şehit ailelerinin, gazilerin, yaşamını kaybeden sivillerin, zorla yerinden edilenlerin, çocuklarını kaybeden annelerin ve yıllarca şiddetin gölgesinde yaşamış insanların adalet beklentisi nasıl karşılanacaktır? Gerçekler nasıl ortaya çıkarılacaktır? Kayıplar, faili meçhul olaylar, ağır yaralama, işkence, kaçırma, rehin alma, cinsel şiddet ve zorla kaybetme iddiaları nasıl ele alınacaktır?
Toplumsal barış yalnızca faillerin hukuki durumlarının belirlenmesi değildir. Barış; gerçeğin ortaya çıkarılmasını, mağdurların tanınmasını, zararların giderilmesini, gerektiğinde özür ve tazmin mekanizmalarının kurulmasını da gerektirir.
Ceza hukukçusu Prof. Dr. İzzet Özgenç de teklifin yalnızca kasten öldürme suçunu açık biçimde kapsam dışında bırakmasının yeterli olmadığına dikkat çekiyor. Örgüt yöneticilerinin işlenen ağır suçlardaki sorumluluklarının araştırılmadan soruşturmalarının ertelenebileceğini; ağır yaralama ve rehin alma gibi eylemlerin kapsamda kalabileceğini belirtiyor. Ayrıca henüz soruşturma açılmamış örgüt yöneticilerinin hukuki durumunun ciddi boşluklar taşıdığını ve teklifin bu hâliyle uygulamada kaosa yol açabileceğini ifade ediyor. Size Cumhurbaşkanı eski hukuk danışmanı Sayın İzzet Özgenç’in hukuki değerlendirmesi de buraya iliştirdim.
Barış, mağdurun susturulması üzerine kurulamaz.
Adaletin olmadığı yerde geçmiş unutulmaz; yalnızca bastırılır. Bastırılan toplumsal hafıza ise uygun bir siyasal kriz anında yeniden çatışma üretir ve öngürüyorum ki çok ciddi bir çatışma milletimizi bekleyebilir.
Silahların bırakıldığını kim ve nasıl doğrulayacak?
Teklif, PKK/KCK’nın ve bağlantılı bütün oluşumların fiilî varlığına son verdiğinin ve silahlarını teslim ettiğinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini temel koşul olarak kabul ediyor.
Fakat cevaplanması gereken önemli sorular var:
“Bağlantılı bütün oluşumlar” ifadesinin kesin sınırı nedir?
Türkiye dışındaki silahlı yapılanmalar bu kapsama dâhil midir?
Silahların tamamının teslim edildiği hangi envanterle karşılaştırılacaktır?
Örgütün mali kaynakları, uluslararası bağlantıları, haberleşme ağları ve gizli hücreleri nasıl tasfiye edilecektir?
Teslim edilen silahları sayan, örgütün tamamen sona erdiğini tespit eden ve bu tespiti siyasi karara dönüştüren yapıların tamamı aynı yürütme erkinin içinde bulunuyorsa, bu sürecin bağımsız denetimi nasıl sağlanacaktır?
Bu büyüklükteki bir tasfiye sürecinin yalnızca siyasi iktidarın açıklamasına değil; teknik, denetlenebilir, şeffaf ve mümkün olduğu ölçüde partiler üstü bir doğrulama mekanizmasına dayanması gerekir. Aksi hâlde toplumdan inanç göstermesi istenir ama doğrulanabilir bilgi verilmez.
Bu, toplumsal rıza değil; yönetenlerin kararını sorgulamadan kabul etme talebidir.
Barış ile demokratikleşme neden birbirinden ayrılıyor?
Teklif, örgüt mensuplarının hukuki durumunu düzenlerken Türkiye’nin demokrasi ve hukuk devleti sorunları hakkında herhangi bir somut düzenleme getirmiyor. Muhalefete karşı yürütülen çeşitli uygulamalar anti demokratik olduğu sürece, komedyenler, sanatçılar, gazeteciler, ünlüler "keyfi nedenlerle" gözaltına alınıyor, tutuklanıyorken demokrasi ve hukuk devletinden söz edilebilinir mi?
Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uyulmaması, kayyım uygulamaları, ifade özgürlüğü, bağımsız yargı, siyasi davalar, tutukluluğun cezalandırma aracına dönüşmesi ve seçme-seçilme hakkına yönelik müdahaleler bu metinde yer almıyor.
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in de dikkat çektiği gibi, yalnızca infaz ve ceza hükümlerini düzenlemek sorunun bazı sonuçlarını ortadan kaldırabilir; fakat sebeplerini ortadan kaldırmaz.
Demokratikleşme olmadan yürütülen bir silahsızlanma süreci, demokratik barış değil, güvenlik yönetiminin yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Hukuk yalnızca iktidarın uzlaşmaya karar verdiği kişiler için esnetilirken siyasi muhalifler, gazeteciler, öğrenciler, belediye başkanları ve yurttaşlar bakımından sert biçimde uygulanmaya devam ederse toplumun adalet duygusu daha da zedelenir.
Bir yanda siyasi iktidarın uygun gördüğü kişiler için soruşturmaların durdurulduğu, cezaların infaz edilmiş sayıldığı ve hak yoksunluklarının kaldırılabildiği; diğer yanda Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı bir hukuk düzeni “toplumsal bütünleşme” sağlayamaz. Bu, hukuk önünde eşitlik değil; siyasi tercihe göre farklılaştırılmış hukuktur. Yeni bir rejim yaratmadır.
Bu teklif yalnızca bir ceza ve infaz düzenlemesi midir?
Bana göre değildir.
Bu teklifin rejim bakımından taşıdığı anlam, Anayasa’nın “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” hükmünü açıkça değiştirmesinde değil; yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkiyi yeniden biçimlendirmesinde ortaya çıkmaktadır.
2017 Anayasa değişikliği, Cumhuriyetin parlamenter kurumlarının tasfiyesi ve kişiselleşmiş Cumhurbaşkanlığı rejiminin kurulması bakımından temel anayasal belgeydi. Bu teklif ise, bir çok vatandaş tarafından şöyle okunmaktadır: söz konusu rejimin yeni siyasal ve toplumsal koalisyonunu kurmaya yönelik açık bir yasal protokol niteliği taşımaktadır.
Meclis kanunu yapıyor gibi görünürken asıl uygulama yetkisi Cumhurbaşkanlığı ve güvenlik bürokrasisinde toplanmaktadır. Yargının bazı soruşturmaları yürütmesi siyasi-idari bir Kurulun iznine bağlanmakta, Meclisin denetim görevi tavsiye düzeyine indirgenmekte ve uygulayıcılara geniş bir sorumsuzluk alanı açılmaktadır.
Siyaset biliminde “sultanizm”, kuralların ve kurumların üzerinde kişisel iradenin belirleyici hâle geldiği; sadakat ilişkilerinin hukuki ilkelerin önüne geçtiği yönetim biçimini anlatır. Bu açıdan bakıldığında teklif, barışı toplumun ortak iradesiyle kurmak yerine, farklı siyasi kesimleri Cumhurbaşkanının hakemliğinde yeni bir iktidar dengesine eklemleme riski taşımaktadır. AKP’nin yürütme gücü, MHP’nin devletçi meşruiyeti, DEM Parti’nin Kürt siyasi temsili ve bazı muhalefet partilerinin desteği aynı metinde buluşturulmakta; fakat bu birlikteliğin hangi demokratik ilkelere ve nasıl bir gelecek tasavvuruna dayandığı topluma açıklanmamaktadır.
Bu nedenle burada oluşturulan şeyin demokratik bir toplumsal sözleşme mi, yoksa Sayın Erdoğan rejiminin sınırları içinde kurulmuş yeni bir iktidar koalisyonu mu olduğu sorusu son derece haklıdır.
SONUÇ: MİLLETSİZ “MİLLÎ DAYANIŞMA” OLMAZ
Terörün sona ermesi, silahların bırakılması ve hiçbir annenin bir daha evlat acısı yaşamaması hepimizin ortak dileğidir. Ancak bu dilek, önümüze getirilen her düzenlemeyi sorgulamadan kabul etmemizi gerektirmez. Tam tersine, konu ne kadar önemliyse hazırlanan kanunun o kadar açık, özenli, denetlenebilir ve hukuka uygun olması gerekir.
Barış, kapalı kapılar ardında siyasi aktörler arasında yapılan bir pazarlığın topluma ilan edilmesi değildir.
Barış; toplumun bilgilendirildiği, mağdurların dinlendiği, farklı kesimlerin karar süreçlerine katıldığı, gerçeklerin ortaya çıkarıldığı ve adalet duygusunun korunduğu demokratik bir toplumsal sözleşmedir.
Bu nedenle söz konusu teklif:
Bütün siyasi partilerin, hukukçuların ve ilgili toplumsal kesimlerin katılımıyla ele alınmalıydı
Şehit aileleri, gaziler, terör mağdurları ve bölge halkı doğrudan dinlenmeliydi
İşkence, ağır yaralama, kaçırma, rehin alma, cinsel şiddet, zorla kaybetme ve benzeri ağır suçlar açık biçimde kapsam dışında bırakılmalıydı
Örgüt yöneticilerinin işlenen suçlardaki emir ve komuta sorumlulukları netleştirilmeliydi
Savcıların soruşturma yetkisi yürütme organının iznine bağlanmamalıydı
Uygulama görevlilerine tanınan geniş sorumsuzluk hükmü kaldırılmalıydı
Silahların teslimi ve örgütsel yapının tasfiyesi bağımsız ve denetlenebilir bir mekanizma tarafından doğrulanmalıydı
TBMM yalnızca bilgilendirilen değil, süreci doğrudan denetleyen ve gerektiğinde durdurabilen makam olmalıydı
Mağdurlar için hakikat, yüzleşme, tazmin ve onarım mekanizmaları kurulmalıydı
Örgüt mensuplarının topluma dönüşü meselesi gelecekte çok ciddi sakıncalar oluşturacağından bu kadar aceleye getirilmemeliydi
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarına uyulması, kayyım uygulamalarının sona erdirilmesi, yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü gibi demokratikleşme adımları sürecin ayrılmaz parçası hâline getirilmeliydi
Silah ve malvarlığı için açık envanter, çapraz doğrulama vs önemliydi; bu konuda örgüt mal varlığını kime nereye devretmiştir ya da edecektir. Uyuşturucudan ve silah kaçakçılığından ve insan kaçakçılığından elde ettikleri gücün, alanların, maddi kazançları bırakılması halinde bu boşluğu dolduracak yapıların teşhisi yapılmış mıdır*
Bir düzenlemeye “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Kanunu” adını vermek kolaydır. Zor olan, gerçekten milleti karar sürecine katmak ve toplumu adalet temelinde birleştirmektir. Milletin ne düşündüğünü sormadan, mağdurları dinlemeden, Meclisi etkisizleştirerek ve yargıyı yürütmenin kurduğu bir mekanizmaya bağlayarak toplumsal bütünleşme sağlanamaz.
Bu yöntem en fazla geçici bir silahsızlık veya siyasal uzlaşma yaratabilir. Fakat adalet, demokrasi ve toplumsal rıza olmadan kalıcı barış yaratamaz.
Benim itirazım barışa değildir.
Benim itirazım, barış kavramının siyasi iktidarın yeni rejim düzenini meşrulaştıran bir araca dönüştürülmesinedir. İtirazım, millet adına karar verdiğini söyleyenlerin milleti karar sürecinden dışlamasınadır. İtirazım, Cumhuriyetin temel ilkesi olan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” sözünün bir kez daha yalnızca Meclis duvarında bırakılmasınadır. Çünkü milletin olmadığı yerde millî dayanışma; hukukun olmadığı yerde barış; adaletin olmadığı yerde de gerçek bir toplumsal bütünleşme kurulamaz.




Yorumlar