Sırtımdaki 467 Hançerin Acısıyla Yazıyorum
- 11 Ağu
- 5 dakikada okunur
Değerli okurlarım,
Öncelikle bir konuya açıklık getirmek istiyorum.
Son üç gündür Instagram hesabımı takip edenlerin sayısı oldukça arttı. Bu elbette mutluluk verici. Sayfama yeni gelen; benimle aynı kaygıları taşıyan, kendisini kaderdaşım hisseden ya da meseleleri benden farklı değerlendiren yurttaşlarımız beni, hayat hikâyemi ve yıllardır verdiğim mücadeleyi henüz yakından tanımıyor olabilirler. Bu nedenle herkes, karşılaştığı “Didem Öneş” paylaşımını kendi deneyimleri, değerleri ve dünyaya baktığı yer üzerinden okuyor. Bu yalnızca yeni dünyanın ve sosyal medya çağının değil, insanlığın kadim bir alışkanlığıdır: İnsan, karşısındakini çoğu zaman kendi bildikleriyle anlamlandırır. Benim önceliğim; düşüncelerin ve duyguların açık, net ve şeffaf biçimde tartışılabilmesidir. Benden farklı düşünen herkesle konuşmaya, tartışmaya ve fikir alışverişinde bulunmaya hazırım. Tek beklentim, kullanılan dilde argo, hakaret ve küfür bulunmamasıdır. Bunun dışında düşüncelerimizi özgürce paylaşalım; birbirimizi susturmadan, küçümsemeden ve düşmanlaştırmadan tartışalım.
Bir diğer açıklamam, Instagram’da Sayın Özgür Özel’e “çerçeve yasa” konusunda yönelttiğim uyarıdaki bazı ifadelerin birkaç okur tarafından “tehdit” olarak yorumlanmasına ilişkindir. Yazımda en küçük bir tehdit veya hakaret yoktur. Açık ve sert bir siyasal uyarı vardır. Nitekim yazının başlığını da bu nedenle “Yeni Parti’yi Uyarıyorum: Sayın Özgür Özel, Kulak Verin” olarak koydum. Üstelik bu uyarıyı, yıllardır verdiğim mücadelenin ve çoğu zaman göğüslemek zorunda kaldığım yalnızlığın hesabını sormadan yaptım. Çünkü meseleyi kişisel değil, yurttaşlık sorumluluğumun ve ülkenin geleceğine duyduğum kaygının bir gereği olarak görüyorum. Artık bir partiye, bir kişiye ya da bir lidere koşulsuz bağlılık dönemi bitmiştir. “Nasıl olsa seve seve oy verecekler” anlayışı da bitmelidir. Hatta yurttaşlar olarak bu kararı almakta çok geç kaldığımızı düşünüyorum.
Şunun da özellikle altını çizmek isterim: Ben, Sayın Özgür Özel’e parmak sallamak veya onu tehdit etmek bir yana, ona yöneltilecek en küçük haksızlığın karşısında durmuş bir insanım. Bunu herhangi bir makam, yakınlık, karşılık, çıkar ya da menfaat beklemeden yaptım. Çünkü savunduğum kişi değil; hukuk, demokrasi, halk iradesi ve seçmenin hakkıydı. Sayın Özel’in “çerçeve yasa”ya verdiği “evet” oyunun arkasında bulunabilecek siyasal gerekçelerin bir bölümünü tahmin edebiliyorum. Türkiye’nin bugünkü koşullarında siyaset yapmanın ne kadar mayınlı bir zeminde yürümek anlamına geldiğinin farkındayım. Hatta bu ülkede birçok insanın henüz görmediği bazı tuzaklı ve karanlık alanları da biliyorum. Tam da bildiğim için uyardım.
Uyardım; çünkü alınacak kararın yalnızca bugünü değil, ülkenin yarınını da etkileyeceğini düşündüm.
Uyardım; çünkü bazı kararların gerekçeleri unutulsa bile doğurduğu sonuçların tarihe kaldığını biliyorum.
Uyardım; çünkü “barış”, “kardeşlik”, “toplumsal bütünleşme” ve “demokratikleşme” gibi itiraz edilmesi güç kavramların, hukukun ve millet iradesinin üzerini örten bir siyasal meşruiyet perdesine dönüştürülmesinden kaygı duydum.
Uyardım ama sesim duyulmadı.
Ve dün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 467 milletvekilinin oyuyla kabul edilen o düzenlemeyi izlerken, bunun yalnızca bir yasa oylaması olmadığını en iyi bilenlerdenim. Her “evet” oyu; milletin bilme, tartışma, denetleme ve geleceği hakkında söz söyleme hakkına yönelmiş bir hançer gibi saplandı sırtıma.
Bu nedenle bugün sakin değilim.
Tarafsızmış gibi davranmayacağım. Canım yanmıyormuş gibi yazmayacağım. “Siyasette bunlar olur” kolaycılığına sığınmayacağım. Çünkü sırtımda 467 hançerin acısıyla yazıyorum.
Peki neden Sayın Özgür Özel’e ve Yeni Parti’ye seslendim?
Çünkü onlar, siyasal alanda elimde kalan son güvenceydi.
İktidar partisinin ve Cumhur İttifakı’nın siyasal gündeminin; benim gibi düşünen yurttaşların beklentilerinden, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin temel ilkelerinden ve anayasal düzen anlayışından ne kadar uzaklaştığını yıllardır yaşayarak görüyoruz. Hukuktan demokrasiye, devlet yönetiminden toplumsal barışa kadar uzanan sayısız uygulama, onlara duyduğumuz güveni çoktan aşındırdı. Bu nedenle AKP’ye veya MHP’ye seslenmemin, onları uyarmaya çalışmamın benim açımdan artık bir karşılığı yok.
CHP’ye gelince… Benim gözümde bugün, kurumsal iradesini ve tarihsel sorumluluğunu taşıyan bağımsız bir CHP de artık kalmamıştır. Geriye, “butlan partisi” olmuş ve fiilen Cumhur İttifakı’nın siyasal hesaplarına hizmet eden bir yapı bırakılmıştır. Dolayısıyla ona seslenmenin, onu uyarmanın da bir anlamı yok.
Fakat Yeni Parti farklıydı. Yeni bir siyaset anlayışıyla yola çıktığını söylüyor; halkın iradesine, demokratik meşruiyete ve Cumhuriyetin ikinci yüzyılına ilişkin yeni bir umut vaat ediyordu. Eski düzenin dışında duracağını, siyaseti kapalı kapılar ardındaki pazarlıklardan çıkaracağını ve seçmeni yalnızca sandığa çağrılan edilgen bir kalabalık olarak görmeyeceğini düşünüyordum. Bu yüzden Sayın Özgür Özel’e seslendim. Çünkü Yeni Parti, siyasal alanda elimde kalan son umuttu. İktidar karşısında halkın iradesini, hukuku ve Cumhuriyetin temel değerlerini savunacağına inandığım son siyasal güvenceydi. İnsan, zaten güvenmediği birinin yaptıkları karşısında hayal kırıklığı yaşamaz. Asıl acıyı, güvendiği kişinin verdiği karar karşısında hisseder.
Şimdi, işlevi ve temsil gücü giderek daha fazla sorgulanan TBMM çatısı altında “evet” oyu kullanan 467 milletvekilinin sırtıma sapladığı hançerlerden bile daha fazla canımı yakan asıl meseleye gelmek istiyorum:
Türk milletinin aklıyla alay edilmesi, iradesinin hiçe sayılması ve bütün bunlar yaşanırken halkın suskunluğunu koruması…
İşte bu acının açtığı yaranın bende artık kolay kolay iyileşeceğini sanmıyorum. Çünkü iktidarların halkı yanıltmaya çalışması tarihte ilk değildir. Siyasi güç sahiplerinin gerçeği perdelemesi, kavramların anlamını değiştirmesi ve kendi kararlarını milletin iradesiymiş gibi sunması da yeni değildir. Fakat bir toplumun kendisine yapılanları göre göre susması; kendi geleceğinin elinden alınışını uzaktan izler gibi izlemesi, benim için en ağır olanıdır. İnsan, kendisine yönelen hançeri bir gün çıkarabilir. Fakat bir toplum kendi iradesinden vazgeçmeye, kendisini yaralayan siyasal düzene bağlanmaya ve kendi celladına âşıkmışçasına susmaya başladığında, yara yalnızca bedende kalmaz; toplumsal hafızaya, vicdana ve gelecek kuşaklara kadar işler.
İşte benim kapanmayan yaram artık bu suskunluktur.
Çünkü 467 milletvekilinin verdiği oyun siyasi ve tarihî hesabı bir gün sorulabilir. Yasalar değiştirilebilir, kararlar geri alınabilir, iktidarlar ve Meclis aritmetiği dönüşebilir. Fakat bir millet kendi egemenlik hakkının elinden alınmasına sessiz kalmayı alışkanlık hâline getirirse, kaybedilen yalnızca bir oylama değildir.
Kaybedilen, millet olma iradesidir.
Dün TBMM Genel Kurulu’nda yalnızca bir yasa kabul edilmedi; Türkiye Cumhuriyeti’nin Meclisi içinde, devletin anayasal düzeninden ayrı bir siyasal irade zafer kazanmışçasına bir kutlama sahnelendi.
Oylama sonucunun açıklanmasının ardından DEM Parti sıralarından zılgıtlar yükseldi. Zafer işaretleri yapıldı, “Gidenlere selam olsun” sloganları atıldı. Ardından DEM Parti milletvekilleriyle Devlet Bahçeli arasında tokalaşmalar yaşandı.
Burada itirazım zılgıtın kendisine, bir halkın kültürüne veya Kürt yurttaşlarımızın sevinçlerini ifade etme biçimine değildir. Zılgıt; düğünde, bayramda, kavuşmada ve ortak bir mutluluk anında kültürel bir değer olarak elbette saygıyı hak eder.
Fakat hiçbir sembol, kullanıldığı siyasal bağlamdan bağımsız değildir. Dün Meclis’te yükselen zılgıt, sıradan bir kültürel heyecan ifadesi değildi. Çünkü o ses; içeriği, sınırları, muhatapları ve gelecekte doğuracağı sonuçlar konusunda toplumun yeterince bilgilendirilmediği bir düzenlemenin kabul edildiği anda yükseldi. Zafer işaretleri ve sloganlarla birleştiğinde de kültürel bir ifade olmaktan çıkarak siyasal bir zafer ilanına dönüştü.
Tam olarak neyin zaferi kutlanıyordu?
Türk milletinin tamamının ortak geleceğini ilgilendiren bir yasa kabul edilmişse neden Meclis’in tamamında ortak bir huzur ve güven duygusu değil de belirli bir siyasal hareketin zafer görüntüsü hâkimdi?
Bu yasa gerçekten milletin ortak barışını ve bütünleşmesini amaçlıyorsa, neden ortaya çıkan görüntü bir toplumsal uzlaşmadan çok, taraflardan birinin yıllardır sürdürdüğü siyasal mücadelenin bir aşamasını kazanmış olduğu izlenimini verdi?
Beni rahatsız eden zılgıtın sesi değil; o sese yüklenen siyasal anlamdır.
Beni rahatsız eden Kürt kültürü değil; Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak yasama organında, bütün millet adına alınması gereken bir kararın belirli bir siyasal çevrenin zafer törenine dönüştürülmesidir.
Beni rahatsız eden sevinç değil; neyin, kime karşı ve hangi sonuç adına kutlandığının milletten saklanmasıdır.
TBMM bir düğün meydanı, parti kongresi veya herhangi bir siyasal hareketin zafer çadırı değildir. Orası, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunun somutlaştığı yerdir. Orada kullanılan her sözün, yapılan her işaretin ve yükselen her sesin yalnızca kültürel değil; anayasal, tarihsel ve siyasal bir anlamı vardır.
Dün o zılgıtların arasında duyduğum şey barışın ortak sevinci değildi.
Milletin henüz neye “evet” denildiğini tam olarak bilmediği bir anda, birilerinin sonucu çoktan kendi siyasal zaferi olarak ilan etmesiydi.



Yorumlar