top of page

Bennu Gerede'nin Derdi Neden Birilerini Gerdi?

4 Ağu
7 dakikada okunur

Değerli okurlarım,

Normal koşullarda haberim bile olmayacak, umurumda dahi olmayacak bir konudan, “Bennu Gerede’nin vibratörü”nden, dün akşam itibarıyla haberdar olmakla kalmadım; Türkiye’de yetkililerin ne kadar saçma sapan işlerle ilgilenebildiğini görerek bir kez daha sinirlendim.

Gelin, önce konuyu kısaca özetleyeyim.

Olay nasıl başladı?

Fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede, gazeteci ve sunucu Emel Özuğur’un YouTube kanalındaki “Yargısız” programının üçüncü bölümüne konuk oldu. Video, YouTube’da “İnanamayacaksınız ama boynunda taşıyor! | Bennu Gerede” başlığıyla yayımlandı.

Programda Emel Özuğur, Gerede’nin boynundaki kolyeyi sorunca Gerede bunun:

  • Rose altından yapılmış,

  • Birden fazla titreşim seçeneği bulunan,

  • Yetişkinlere yönelik taşınabilir bir vibratör

olduğunu söyledi.

Gerede’nin sözleri haber kaynaklarında küçük farklılıklarla aktarılsa da konuşmanın özü şuydu:

  • Cinsel dürtüsünün yükseldiği bazı günlerde ürünü yanında bulundurduğu,

  • “Elinin altında olmasını” sevdiği,

  • Gerektiğinde tuvalette veya otomobilde kullanabildiği,

  • Ürünü her gün takmadığı.

Sosyal medyada yayılan kısa kesitler, 2 Ağustos 2026’dan itibaren yoğun biçimde paylaşılmaya başladı.

Sonra ne oldu?

3 Ağustos 2026’da Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığının programı herhangi bir ihbar veya şikâyet beklemeden, yani re’sen incelemeye aldığı bildirildi.

Haber kaynaklarına göre süreç şöyle ilerledi:

  • Gerede hakkında Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesi kapsamında “müstehcenlik” soruşturması açıldı.

  • Kolluk birimlerine Gerede hakkında gözaltı talimatı verildi.

  • İlgili videonun yayımlandığı YouTube kanalına erişim engeli uygulanması talep edildi.

Buradaki “gözaltı kararı” ifadesi teknik açıdan yanıltıcı kullanılabiliyor. Haberlerden anlaşıldığı kadarıyla söz konusu olan, bir mahkemenin verdiği tutuklama kararı değil; savcılığın kolluk birimlerine verdiği yakalama ve gözaltına alma talimatıdır. Bu yazının kaleme alındığı sırada Gerede’nin fiilen gözaltına alındığı henüz doğrulanmış değildi.

Şaka gibi ama kötü bir şaka

Bu ülkede gündüz kuşağındaki sözde “kadın, aile ve yemek programlarında”, hem de ulusal televizyon kanallarında, her gün neler yayımlandığını hepimiz biliyoruz.

İnsanların en mahrem hayatları didik didik ediliyor. Aldatma, şiddet, kayıp çocuklar, cinayet şüpheleri, aile içi ilişkiler ve cinsel istismar iddiaları reyting malzemesine dönüştürülüyor. İnsanların acıları stüdyolarda teşhir ediliyor. Çocukların, kadınların ve ailelerin özel hayatları milyonların önünde tartışılıyor.

Bütün bunların yanında Bennu Gerede’nin bir YouTube programında, sunucunun doğrudan sorduğu bir soruya verdiği cevap son derece sıradan ve zararsız kalıyor.

Programı açtım ve başından itibaren izledim. Yayın yasağını, erişim engelini, gözaltıyı veya ceza soruşturmasını gerektirecek bir durum göremedim.

Üstelik bu program, çocukların özellikle merak edip açacağı, çocuklara yönelik hazırlanmış bir yayın da değil. Fakat savcılığın müdahalesi ve haberlerin yayılması sayesinde, daha önce bu programdan ve o kolyeden haberdar olmayan milyonlarca insan şimdi haberdar oldu.


Her şeyden önce bir kadın olarak söyleyeyim: Böyle bir kolyenin varlığından benim de haberim yoktu. Haberim olunca ahlakım mı bozuldu? Hayır. Toplumun ahlakı mı çöktü? Hayır.

Böyle bir kolye alıp kullanır mıyım? Hayır. Bekârım ve hâlihazırda bir ilişkim yok. Üstelik bu tür cinsel sağlık araçlarının yetişkin bireylerin bedensel ve ruhsal sağlığı bakımından bazı faydaları bulunabilmesine rağmen ben kullanmayı tercih etmiyorum. Aşk insanıyım ve aşksız eylemler bir anlam ifade etmiyor. Geçip ne durup dururken, ruh ve beden sağlığım için değil bir sevgili veya eş yaparım ne de bu ürünleri kullanırım. Fakat benim kullanmıyor olmam, kullanan kadınların ahlaksız, sapkın, teşhirci veya müstehcen olduğu anlamına gelmez.


Bu ürünleri kullanan kadınlar var mı? Elbette var. Hem de düşünüldüğünden çok daha fazla. Kullananların sosyolojik, kültürel ve ekonomik profilleri de oldukça geniş bir yelpazeye yayılıyor.

Peki bu tür ürünleri satın alan veya bulunduran insanlar sapık mı? Hayır.

Teşhirci mi? Hayır.

Suçlu mu? Hayır.

Öyleyse bu kadar basit ve bireysel bir mesele neden birilerini bu kadar gerdi?

Bu konuyu birkaç başlık altında bilimsel ve sosyolojik açıdan ele almak istiyorum.


Cinsel içerikli her söz “müstehcenlik” değildir

İşe hukuki ayrımı doğru kurarak başlayalım.

Bir sözün cinsellikle ilgili olması, o sözü kendiliğinden müstehcen veya suç haline getirmez. Cinsel sağlık, üreme sağlığı, menopoz, cinsel işlev bozuklukları, doğum kontrolü, kadın anatomisi ve cinsel terapi de doğal olarak cinsellik hakkında konuşur.


Eğer “vibratör” kelimesinin kullanılması tek başına suç sayılacaksa kadın sağlığı uzmanları, psikologlar, hekimler, akademisyenler ve cinsel sağlık eğitmenleri de risk altında demektir.


Gerede’nin görüntülerinde çıplaklık yoktur. Cinsel eylem yoktur. Çocuk yoktur. İstismar, şiddet, taciz veya bir başkasının haklarına yönelmiş saldırı yoktur. Bir yetişkin kadın, kendisine sorulan soru üzerine boynundaki nesnenin ne olduğunu ve ne amaçla kullandığını anlatmaktadır.


Bu açıklamayı kaba, gereksiz, fazla özel veya zevksiz bulabilirsiniz. Bu sizin kişisel değerlendirmenizdir. Fakat bir sözü beğenmemek başka, o sözü ceza hukukunun konusu haline getirmek bambaşka bir şeydir.

Hukuk devleti, toplumun çoğunluğunun hoşuna gitmeyen her davranışı cezalandıran devlet değildir. Hukuk devleti, bir fiile müdahale edebilmek için açık bir kanun hükmü, somut bir zarar ve ölçülü bir yaptırım arayan devlettir.


Kadının cinselliği var ama sesi olmasın mı?

Türkiye’de cinsellik görünmez değildir. Olmamalıdır. Erkeklerin, otururken apış aralarını göstere göstere iş yerlerinde, otobüslerde, kafelerde oturması çok daha fazla cinsellik ve müstehcenlik içerirken, bir kadının kişisel kolyesinin müstehcen olarak değerlendirilmesi cidden algıda seçiciliktir. Bu seçici algıları, peki nasıl değerlendirmek gerekir? Ben direk psikolojik bozuklukluklara, cinsel travmalara veya "iktidarsızlık" kompleksine bağlarım.


Kadın, bir erkeğin arzusunun nesnesi olarak gösterildiğinde çoğu zaman büyük bir toplumsal kriz çıkmaz. Fakat bir kadın kendi arzusundan, kendi bedeninden ve kendi cinsel ihtiyacından özne olarak söz ettiğinde bir anda “ahlak” tartışması başlar.


Demek ki asıl rahatsızlık cinselliğin varlığı değildir.


Asıl rahatsızlık, kadının kendi cinselliği üzerinde söz sahibi olması ve bunu utanmadan dile getirmesidir.

Geleneksel toplumsal düzende kadın cinselliğinin tamamen yok olduğu varsayılmaz. Fakat bunun özel alanda kalması, dolaylı ifadelerle anlatılması, mümkünse hiç konuşulmaması ve bir erkekle kurulan ilişki üzerinden tanımlanması beklenir. NEDEN? Kadının bedeni kendinindir...

Bennu Gerede ise bu sınırların tamamını ihlal etti:

  • Özel sayılan bir konuyu kamusal alanda konuştu. Kime göre özel, neye göre özel?

  • Dolaylı değil, açık ifadeler kullandı.

  • Cinsel arzuyu bir erkeğin varlığına bağlamadı.

  • Utanması beklendiği halde utanmadı. Neden utanmalıydı?

Birilerini geren şeyin kolyenin kendisinden çok bu tavır olduğunu düşünüyorum.


Kadınların cinsel sağlığı neden hâlâ tabu?

Kadınların menopozu, vajinal kuruluk, cinsel isteksizlik, orgazm güçlüğü (kaldıki bu konuda dünyanın her yerinde bilimsel, sosyolojik araştırmalar yapılıyor), pelvik taban sağlığı veya cinsel işlev sorunları uzun yıllar boyunca ya görmezden gelindi ya da ayıp sayıldı.


Erkeklerin cinsel sağlığı için ilaçlar, takviyeler ve tedavi yöntemleri televizyonlarda ve internet sitelerinde rahatlıkla konuşulabiliyor. Erkek cinselliği çoğu zaman güç, sağlık ve yaşam kalitesi meselesi olarak sunuluyor. Ereksiyon için açık açık satılan ilaçların reklamları yapılıyor.


Kadınların cinsel sağlığı ise utanç, mahremiyet ve ahlak başlıkları altında bastırılıyor.

Oysa yetişkin bir kadının cinsel sağlığı, bedensel ve ruhsal sağlığının bir parçasıdır. Bu konuda kullanılan tıbbi veya kişisel araçların varlığı da insanları sapkın yapmaz.


Bir ürünü kullanıp kullanmamak kişisel tercihtir. Ahlakın ölçüsü, bir insanın yatak odasında hangi yasal ürünü kullandığı değil; başka insanlara zarar verip vermediği, haklarını ihlal edip etmediği ve ilişkilerinde dürüst davranıp davranmadığıdır.


Ahlaki panik nasıl yaratılıyor?

Bu olayda klasik bir “ahlaki panik” mekanizması görüyoruz.

Önce uzun bir programdan kısa bir bölüm kesilerek sosyal medyada dolaşıma sokuluyor. Ardından konu, “ünlü bir kadının açıklaması” olmaktan çıkarılıp toplumun ahlakını tehdit eden büyük bir olay gibi sunuluyor.


Sonra kaçınılmaz olarak “Çocuklar da görebilir” cümlesi geliyor.


Çocukların korunması elbette devletin ve toplumun görevidir. Fakat çocukları koruma gerekçesi, yetişkinler arasındaki her konuşmayı yasaklamak için sınırsız bir anahtara dönüştürülemez.

Çocuklara uygun olmayan bir içerik varsa:

  • Yaş sınırlaması getirilebilir.

  • İçerik uyarısı konulabilir.

  • Platformların ebeveyn denetimi araçları kullanılabilir.

  • Gerekirse yalnızca ilgili içerik hakkında ölçülü bir işlem yapılabilir.


Bir kişinin gözaltına alınması ve bütün bir YouTube kanalının erişime kapatılmasının istenmesi, çocukları korumaktan çok yetişkinlere nasıl konuşmaları ve yaşamaları gerektiğini bildiren cezalandırıcı bir ahlak anlayışını düşündürüyor.


Dahası, bu soruşturma olmasaydı çocukların büyük çoğunluğu bu programdan hiç haberdar olmayacaktı. Şimdi haber siteleri, sosyal medya hesapları ve televizyonlar günlerce “vibratör kolyesini” konuşacak.

Yani görünürlüğü katbekat artıran şey program değil, yapılan müdahale oldu.


“Rahatsız oldum” demek, “gözaltına alınsın” demek değildir

Türkiye’de giderek büyüyen tehlikeli bir eğilim var: İnsanlar hoşlanmadıkları her söz ve davranış karşısında devleti cezalandırmaya çağırıyor.

“Beğenmedim” ile “yasaklansın” arasındaki mesafe ortadan kalkıyor.

“Rahatsız oldum” ile “gözaltına alınsın” aynı cümlenin devamı haline geliyor.

Oysa demokratik toplum, herkesin aynı ahlak anlayışına, aynı yaşam biçimine ve aynı zevklere sahip olduğu toplum değildir. Demokratik toplum, insanların birbirlerinden hoşlanmadan da aynı hukuk düzeni içinde yaşayabildiği toplumdur.


Bennu Gerede’nin söylediklerini beğenmeyebilirsiniz. Ben de kendi hayatımda böyle bir ürünü kullanmayı tercih etmiyorum. Belki de cahilliğimden, bilmediğimden; belki o yüzden kilo alıyor, lüzumsuz karbonhidrat ihtiyacı duyuyorum. Ama kullanmıyorum. Fakat onun söylediklerini beğenmemem, devletin onu gözaltına almasını istememi gerektirmez.


Hukuk devleti tam da sevmediğimiz, kaba bulduğumuz veya bizim yaşam biçimimize uymayan insanlar söz konusu olduğunda sınanır.


Soruşturmanın kendisi cezaya dönüşürse

Bazıları, “Savcılık yalnızca soruşturma açtı; suç yoksa zaten beraat eder” diyebilir.

Fakat Türkiye’de soruşturmanın kendisi çoğu zaman fiilî bir cezaya dönüşüyor.

Bir kişinin:

  • Gözaltına alınması,

  • Adının suç isnadıyla birlikte günlerce yayımlanması,

  • Dijital materyallerine el konulması ihtimali,

  • Mesleki itibarının zedelenmesi,

  • Programının veya kanalının erişime engellenmesi,

  • Sosyal medya linçine maruz bırakılması

sonradan verilecek bir takipsizlik veya beraat kararıyla bütünüyle telafi edilemez.


Bir insanı ifade vermek üzere davet etmek mümkünken neden gözaltı talimatı veriliyor? Kaçma veya delilleri karartma ihtimali mi var? Delil zaten herkese açık biçimde internette duruyor. Şüphelinin kimliği ve adresi belli.

Bu durumda gözaltı gerçekten hukuki bir zorunluluk mu, yoksa topluma verilmek istenen sembolik bir mesaj mı?


Seçici ahlak, seçici hassasiyet

Toplumun adalet duygusunu asıl yaralayan nokta burada ortaya çıkıyor.

Bu ülkede kadın cinayetleri, çocuk istismarı, aile içi şiddet, tarikat ve cemaat yapılarındaki ihlal iddiaları, tacizler, tehditler, nefret söylemleri, organize suç ilişkileri ve yolsuzluk iddiaları karşısında son derece ağır ilerleyen süreçler görüyoruz.


Fakat yetişkin bir kadının bir yetişkin ürününden söz etmesi üzerine savcılık hızla ve re’sen harekete geçebiliyor.


Elbette “Diğer suçların hiçbiri soruşturulmuyor” şeklinde mutlak bir iddiada bulunmuyorum. Fakat devletin hangi olaylarda ne kadar hızlı, görünür ve sert davrandığı topluma bir değerler sıralaması gösterir.


Bu olayda ortaya çıkan görüntü şudur:

Bir başkasına zarar veren ağır fiiller karşısında gösterilmeyen kurumsal çeviklik, egemen ahlak anlayışına (erkek egemen daha çok) uymayan bir kadın konuştuğunda gösterilebilmektedir.

Bu görüntü adalet duygusunu sarsar.


Hukuk mu, ahlak zabıtalığı mı?

Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesi “müstehcenlik” kavramını açık ve nesnel biçimde tanımlamıyor. Kavramın sınırları toplumdaki değer ölçülerine ve yargı makamlarının yorumuna bırakılıyor.

Fakat ceza hukukunda belirsiz kavramların geniş yorumlanması son derece tehlikelidir. Çünkü bugün Bennu Gerede’nin kullandığı bir kelimeyi cezalandırmak için genişletilen hüküm, yarın bir sanat eserine, romana, filme, kadın sağlığı programına veya bilimsel tartışmaya uygulanabilir.


Hukukun görevi, çoğunluğun ahlak anlayışını bütün bireylere dayatmak değildir. Hukukun görevi, insanların birbirlerinin haklarına zarar vermeden özgürce yaşayabilecekleri ortak alanı korumaktır.

Devlet insanların yetişkinler arasında, rızaya dayalı ve yasal sınırlar içindeki özel tercihlerinin ahlak denetçisi olmaya başladığında hukuk devleti olmaktan uzaklaşır; ahlak zabıtalığına yönelir.


Bizi asıl germesi gereken nedir?

Bennu Gerede’nin boynundaki kolye beni germiyor. Onu istediği yerde istediği zaman kullanması da beni germiyor?

Beni geren, bu kadar basit bir konuşmanın ceza soruşturmasına dönüştürülmesi.

Beni geren, kadınların bedenleri hakkında konuşmasının hâlâ suç şüphesi yaratabilmesi.

Beni geren, çocukları koruma gerekçesinin yetişkinlerin ifade alanını sınırlamak için kullanılabilmesi.

Beni geren, çağrıyla ifade alınabilecek bir kişi hakkında gözaltı talimatı verilmesi.

Beni geren, bir video gerekçe gösterilerek bütün bir yayın kanalına erişim engeli istenebilmesi.

Beni geren, toplumun giderek daha geniş bir bölümünün “Ben beğenmedim, o halde yasaklansın” düşüncesine alıştırılması.

Bennu Gerede’nin derdi kendisini ilgilendirir. Kolyeyi kullanır veya kullanmaz; anlatır veya anlatmaz. Bizi ilgilendiren, bu davranışın başka bir insanın hakkına zarar verip vermediğidir.

Görünen olayda böyle bir zarar yoktur.

Fakat her ahlaki tartışmaya ceza hukuku aracılığıyla müdahale edilmesi hepimize zarar verir. Çünkü bugün başkasının yaşam biçimini susturmak için kullanılan yetki, yarın bizim sözümüzü, yazımızı, sanatımızı veya hayatımızı sınırlamak için kullanılabilir.


Bir toplumun ahlakı, bir kadının boynunda taşıdığı kolyeyle bozulmaz.


Ama hukuku keyfî, seçici ve ölçüsüz biçimde işletilen bir toplumun adalet duygusu gerçekten bozulur.

Asıl konuşmamız gereken de budur.

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page