top of page

Bu Gidişi Durdurmaya Kimin Gücü Yeter; ya da Bu Gelişi Durdurmaya Güç Yeter mi?

  • 16 Şub
  • 10 dakikada okunur

YIKIM ALTINDA BİR DÜZEN ve BU GİDİŞİ DURDURMAYA KİMİN GÜCÜ YETER




Sevgili Okurlarım,


Yazımın başlığını okuduğunuzda eminim gündemi takip edenler Sayın Erdoğan ve Sayın Özgür Özel arasındaki sözlü atışamaya referans yapıyorum diye düşünecektir. Haksız da sayılmazsınız. Ama inanın konulara bu kadar yüzeysel yaklaşmam. Doğrudur, Sayın Erdoğan tam dönemine uygun bir lider profili olarak, CHP Genel Başkanı Özel'e, "Erdoğan Rejimini" ve onun "yeni devletini" durdurmaya kimsenin gücünün yetmeyeceğini açık açık ifade etmiştir. Bu sözler yalnızca bir polemik değil; bir siyasal tahayyülün, hatta bir rejim iddiasının dışavurumudur.


Peki bir vatandaş olarak ben, her iki genel başkanın bu aralarındaki polimiğe dair, neler hissettim? Sayın Erdoğan'ın ifadelerinden korktum, çekindim mi? Hayır! Diğer taraftan, Sayın Özgür Özel'in "Siz de bu gelişi durduramayacaksınız" ifadesini nasıl buldum? Sadece "umarım" demekle yetiniyorum.


Bu karşılıklı söylemi, Türkiye siyasetinin alışıldık klişeleri içinde çocukça bir polemik olarak görüp geçebilirdim. Gülümseyip kenara da koyabilirdim. Ancak sorun tam da burada başlıyor: Sayın Erdoğan’ın söylemi artık yalnızca bir meydan okuma değil; mevcut düzenin yıkılıp yerine başka bir düzenin inşa edilmesi hedefinin açık bir ilanıdır. Ve görünen o ki, kendisini dünyanın içinden geçtiği bu dönemin ruhuna fazlasıyla kaptırmış durumdadır. Bu noktada meseleyi “hayır mı, şer mi?” ikilemine indirgemeyeceğim. Bu sorunun cevabını ben vermeyeceğim: cevabı, 2026 – 62. Münih Güvenlik Konferansı zaten fazlasıyla veriyor.


2026 – 62. Münih Güvenlik Konferansı; Başlık: YIKIM ALTINDA


İzninizle size önce oldukça özet Münih Güvenlik Konferansından bahsedeyim.


Münih Güvenlik Konferansı (MSC), 1963 yılında, Ewald-Heinrich von Kleist-Schmenzin tarafından kuruldu. Kuruluşun ilk adı: Internationale Wehrkundetagung (Uluslararası Savunma Bilgisi Toplantısı)dı. Soğuk Savaş’ın en sert döneminde, NATO–Varşova Paktı gerilimi bağlamında Batı güvenlik elitleri arasında stratejik diyalog zemini oluşturmak amacıyla kurulmuştu.


Önce şunu ifade edeyim, MSC ülke temelli üyelik sistemi olan bir örgüt değildir; ancak her yıl:

  • 70’ten fazla ülkeden

  • 450–500 üst düzey katılımcı yer alır.


Katılımcı profili ise şu şekilde sıralanabilir:

  • Devlet ve hükümet başkanları

  • Dışişleri ve savunma bakanları

  • Genelkurmay başkanları / üst düzey askerî yetkililer

  • NATO, AB, BM gibi uluslararası örgüt temsilcileri

  • İstihbarat ve güvenlik bürokrasisi

  • Küresel düşünce kuruluşları (think-tank’ler)

  • Büyük teknoloji ve savunma şirketlerinin üst yöneticileri

  • Akademisyenler ve seçili medya temsilcileri


MSC’de ABD, Almanya, Fransa, Birleşik Krallık, Çin, Rusya, Türkiye, İsrail, Japonya, Hindistan gibi küresel ve bölgesel güçler aynı masada yer alır. Bu, konferansı benzersiz kılar. Demem o ki; çok boyutlu küresel bir örgüttür.


Bu kuruluşun amacını kısaca özetleyecek olursam:

  • Uluslararası güvenlik politikaları üzerine üst düzey diyalog sağlamak

  • Devletler arası güven artırıcı temaslar oluşturmak

  • Krizlerin erken aşamada diplomatik zeminde ele alınmasını sağlamaktır diyebiliriz.

Stratejik Amacına gelince:

  • Küresel güvenlik mimarisindeki kırılmaları test etmek

  • Büyük güçlerin niyetlerini açık ve kapalı biçimde okumak

  • Yeni güvenlik doktrinlerinin ilk kez dile getirildiği alan olmak

  • Resmî müzakereler öncesi arka kapı diplomasisi yürütmek


Bu nedenle MSC çoğu zaman: “Resmî olmayan ama en gerçekçi güvenlik zirvesi”olarak tanımlanır.

Bu Stratejik Konferansın etki alanına gelince; MSC bir karar alma organı değildir, ancak:

  • Gündem belirleyicidir

  • Güvenlik kavramlarını yeniden çerçeveler

  • Politik pozisyonların ilk kez açıklandığı platformdur

Bu saydıklarıma şöyle örnekler verebilirim :

  • NATO’nun genişleme söylemleri

  • ABD’nin Çin ve Rusya’ya bakışı

  • Avrupa’nın “stratejik özerklik” tartışmaları

  • Yeni savaş ve caydırıcılık doktrinleri


Birçok doktrin değişimi, önce MSC kürsüsünde dile getirilir, sonra resmî belgelere girer. Gücü nereden

geliyor diye soracak olursanız: MSC’nin gücü askerî ya da hukuki değil, stratejik ve semboliktir.

  1. Zamanlama gücü stratejiktir : Şubat ayında yapılır, küresel yılın güvenlik gündemini açar.

  2. Katılımcı yoğunluğu gücünü açıkca ilan eder. Aynı anda çok sayıda karar verici aynı mekânda bulunur.

  3. Resmî olmayan ortamda niyetler açık açık konuşulur: Liderler “bağlayıcı metin” baskısı olmadan konuşur.

  4. Anlatı gücü son derece stratejiktir: Bı yılın anlatısında örneğin, “Westlessness”, “Under Destruction” gibi kavramlar üretilmiştir.


TÜRKİYE VE MÜNİH GÜVENLİK KONFERANSI


Türkiye 1960ların sonunda, NATO üyesi ülke olarak MSC'ye katıldı. O yıllarda MSC, kapalı devre, Batı güvenlik elitlerinin stratejik istişare platformuydu. Türkiye’nin MSC’de gerçek anlamda “aktör” olarak görünmesi 1990larla birlikte gerçekleşti. 1968lerden günümüze kadar ülke olarak Türkiye'nin MSC deki stratejik konumunu şu şekilde verebiliriz:

Dönem

Türkiye’nin MSC’deki durumu

1960’lar sonu – 1980’ler

Katılım var, düşük görünürlük

1990–2000

Düzenli ve kurumsal katılım

2000–2010

Yüksek profilli aktör

2010 sonrası

Katılım sürüyor, siyasi ağırlık azalıyor

2020–2026

Dosya bazlı, işlemsel katılım var nacak işlevsel değil

2025–2026: Under Destruction yani "YIKIM ALTINDA" çağında Türkiye’nin yeri


2026 Münih Güvenlik Konferansı’nda Türkiye’nin konumu, küresel bağlamdan bağımsız değil.

MSC 2026 dünyaya şunu söyledi: Kurumsal düzen yıkılıyor, normlar geri çekiliyor, güç siyaseti öne çıkıyor.

Bu yeni dünyada Türkiye:

  • Yalnızlaşmış bir istisna değil

  • Ama erken örneklerden biri


Türkiye, MSC perspektifinden bakıldığında:


Yıkım siyasetini daha erken deneyimlemiş, kurumsal yapılar erozyonunu daha önce yaşamış; ama "yıktığının yerine" yeni bir sistem veya yeniden inşa kapasitesini gösteren başarılı bir örnek ortaya koyamamış bir ülke. 2026 itibarıyla Münih Güvenlik Konferansından bir ders çıkacak olursa:Türkiye artık bir “gelecek modeli” değil;“uyarı örneği.” olarak analiz edilebilir. Yine MSC perspektifinden analiz edecek olursak : Türkiye, güvenlikte vazgeçilmezlik algısını yitirmemiştir, lakin normatif merkez olma iddiasını, güvenilir ortak statüsünü, uzun vadeli stratejik aktör konumunu göreceli kaybetmiştir. Bunlar benim analizim. Nedenlerini gelin birlikte analiz edelim:



2026 yılında düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı, klasik anlamda bir “güvenlik zirvesi” olmanın çok ötesinde bir işlev gördü. Bu yıl Münih’te tartışılan mesele, tek tek krizler, savaşlar ya da ittifaklar değildi. Tartışılan şey, 1945 sonrası kurulan uluslararası düzenin artık onarılamaz biçimde çözülüp çözülmediğiydi. Konferansın ana raporuna verilen başlık bu yüzden tesadüfi değildi: Under Destruction.

Yeni kurulan dünya düzeni için Yapım Altında yani "Yapım Sürecinde" yerine bilerek "Yıkım Altında" ifadesi kullanılmış.


Münih Güvenlik Raporu’na göre bugün dünyayı istikrarsızlaştıran, dönüşüme sürükleyen temel unsur, dışsal tehditler ya da “düşman aktörler” değil; bizzat 1940larla birlikte sistemi kuran ülkelerin, güçlerin, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin, bu düzeni artık taşımak istememesi gelmektedir


Raporda açıkça altı çizilen husus şu: Demokratik kurumlara olan güvenin aşındığı, reform umudunun tükendiği toplumlarda siyaset, onarım ve iyileştirme vaadiyle değil, yıkım ve tasfiye söylemiyle güç kazanmaya başladığı bir dönemdeyiz. “Artık tamir edilemez” denilen her yapı, yıkılması gereken bir engel olarak sunuluyor. Size Konferans Raporunda yer alan dikkat çekici bölümleri aynen veriyorum:


"Dünya, “yıkım topu siyaseti” olarak tanımlanabilecek bir döneme girmiştir. Birçok Batı toplumunda, kademeli değişim yerine yıkımı tercih eden liderler öne çıkmıştır. Bu yıkıcı gündemler; demokratik kurumların performansına yönelik halktaki yaygın bir hayal kırıklığına ve anlamlı reformlara duyulan güvenin derin biçimde aşınmasına dayanmaktadır.


İronik biçimde, 1945 sonrası uluslararası düzenin şekillenmesinde diğer tüm ülkelerden daha fazla rol oynamış olan Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanı, bugün bu yıkımcıların en öne çıkanıdır. Sonuç olarak, inşasına 80 yılı aşkın bir süre önce başlanan savaş sonrası uluslararası düzen, artık yıkım altındadır.


Bu yaklaşımın destekçileri, yıkıcılara göre Washington’un "buldozer siyaseti", kuralları, kurumları ve yerleşik mekanizmaları ezip geçerek ilerleme iddiasında. Yıkıcılar, fil gibi herşeyi ezip geçmekteki nedenlerini en basit haliyle, “Bu kurumlar çalışmıyor”, “Bu sistem tıkandı”, “O yüzden yıkalım, geçelim”

diyen bir siyaset tarzına sahipler. Yıkıcıları eleştirenler ise tam tersini söylüyor:

  • Bu yıkıcı siyaset, küresel iş birliğini zayıflatıyor, ülkelerin birlikte hareket etme kapasitesini azaltıyor.

  • İnsanlığın en büyük sorunları, iklim, savaş, yoksulluk, göç vs. ancak ortak akılla çözülür,ama yıkım topu siyaseti yaklaşımı tam tersine bunu bozuyor.


Özetle: "ABD’nin sert ve yıkıcı siyasetini savunanlar bunun sistemi canlandıracağını düşünüyor, ama eleştirmenlere göre bu yıkıcı yol sistemi düzeltmez; aksine dünyayı daha adaletsiz, daha elitist ve daha vahşi hale getirir." deniyor.


"Kurallara dayalı düzene hâlâ yatırım yapan aktörler ise giderek daha fazla örgütlenmektedir. Ancak yıkım siyasetinin en yıkıcı tezahürlerini sınırlandırmak istiyorlarsa, temel yapıları daha sağlam biçimde tahkim etmeleri, yeni ve daha sürdürülebilir tasarımlar geliştirmeleri ve kendileri de daha cesur inşacılar haline gelmeleri gerekmektedir."


Temel bulgulardan biri de: "Avrupa, uzun süreli bir çatışma dönemine girmiştir. Rusya’nın tam ölçekli saldırı savaşı ve giderek genişleyen hibrit kampanyaları, Soğuk Savaş sonrası dönemde şekillenen işbirliğine dayalı güvenlik düzeninin geriye kalan unsurlarını da söküp dağıtmaktadır.

Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa’nın birincil güvenlik garantörü rolünden kademeli olarak geri çekilmesi (Ukrayna’ya yönelik dalgalı destek ve Grönland’a ilişkin tehditkâr söylemlerle somutlaşan bu süreç ) Avrupa’nın güvensizlik duygusunu derinleştirmekte ve kıtanın güvenlik tüketicisinden güvenlik sağlayıcısına geçişinin hâlâ tamamlanmamış olduğunu açığa çıkarmaktadır." Bakın burası çok önemli, Güvenlik Tüketicisi- Güvenlik Sağlayıcısı terimleri yeni normu inşa edecektir.


Rapor şöyle devam ediyor:


"Washington’dan gelen değişken sinyallerle karşı karşıya kalan Avrupa ülkeleri, inkâr ile kabulleniş arasında sıkışmış durumdadır. Bir yandan ABD’yi sürece dâhil tutmaya çalışırken, diğer yandan daha fazla özerkliğe doğru yalnızca temkinli adımlar atmaktadırlar. Avrupa devletleri bu tabloya; esnek liderlik koalisyonları oluşturarak, savunma harcamalarını artırarak ve Ukrayna’ya savaş çabasını sürdürebilmesi için gerekli araçları sağlayarak karşılık vermiştir. Ancak bu çabaların, Pax Americana’nın yıkımını telafi etmeye yetip yetmeyeceği konusunda ciddi şüpheler varlığını korumaktadır."


Konferansta Aranan Sorulara Verilen Cevaplar:


İttifak mı, Kurgu mu? (Pact or Fiction?)


Soru:

Çin’in yakın çevresinde hâkimiyet kurma arayışı, Hint-Pasifik bölgesinin güvenliği açısından ne anlama gelmektedir? Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’e ve bölgedeki ortaklarına yönelik yaklaşımı nasıl değişmiştir? Hint-Pasifik ülkeleri yeni güvenlik ortamını nasıl algılamakta ve bu ortama nasıl yanıt vermektedir?


Cevap:

Amerika Birleşik Devletleri, uzun süre boyunca Hint-Pasifik’te istikrar ve refahın sağlanmasında baskın askerî ve ekonomik aktör konumundaydı; ancak Çin’in gücünün artmasıyla birlikte bu dönem sona yaklaşmaktadır. Çin’in özellikle Tayvan’a yönelik zorlayıcı ve hükmedici tutumu, bölgede istikrara ilişkin ciddi endişeler doğurmaktadır. Amerikan yönetiminin Çin’le yüzleşme ve bölgesel müttefiklerini destekleme yönündeki söylemi; dalgalı bir Çin politikası ve savunma harcamaları ile ticaret konularında müttefiklere yönelik sert uygulamalarla çelişmektedir. Bu çelişkilerin bir sonucu olarak, Hint-Pasifik’teki aktörler, ABD’nin güvenlik garantilerine ve bölgeye yönelik stratejik ilgisine giderek daha fazla kuşkuyla yaklaşmaktadır. Hint-Pasifik ülkeleri, bir yandan ABD’nin taahhüdünü çekmeye çalışırken, diğer yandan risklerini dağıtma yoluna gitmektedir. Nihayetinde bölge, belirsizliklerle şekillenen yeni bir güvenlik ortamıyla yüzleşmek zorunda kalacaktır.


Ticaretin Şartları (Terms of Trade)

Soru

Büyük güçler küresel ticaret düzenini nasıl zorlamaktadır? Ticaret kısıtlamaları ve piyasa müdahalelerinin ekonomik büyüme ve ticaret üzerindeki dalga etkileri nelerdir? Ekonomik zorlamanın hâkim olduğu bir çağda, kurallara dayalı ticaret işbirliğinin geleceğini ne beklemektedir?


Cevap

2025 yılında, küresel ticaret düzenine yönelik meydan okumalar zirveye ulaşmıştır. Amerika Birleşik Devletleri, bir zamanlar savunduğu kurallara dayalı sistemi reddederek, ikili anlaşmalar güvence altına almak amacıyla ekonomik zorlamayı yoğun biçimde kullanmıştır. Çin ise piyasa bozucu uygulamalarını sürdürmüş ve ekonomik darboğaz noktalarını silah olarak kullanma politikasını daha da tırmandırmıştır.

ABD’nin uyguladığı gümrük tarifeleri ile Çin’in ihracat kontrolleri, küresel piyasaları ciddi biçimde sarsmıştır. Her ne kadar ticaret başlangıçta öngörülenden daha dirençli görünse de, ekonomik parçalanma ve belirsizlik dünya genelinde refah kayıplarına yol açma riski taşımaktadır ( ironik biçimde buna Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisi de dâhildir). Washington ve Pekin, kurallara dayalı ticaretin temel ilkelerini bizzat aşındırırken; dünyanın farklı bölgelerinde, Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) bağlı kalmaya devam eden yeni ticaret ortaklıkları ortaya çıkmaktadır. Bu daha küçük koalisyonların, kurallara dayalı ticareti — en azından kısmen — ayakta tutmaya yetip yetmeyeceği ya da sistemin tamamen güçlünün hukukuna teslim olup olmayacağı sorusu ise hâlâ açıklığıni korumaktadır.


Şu ana kadarki özeti vereyim : MSC'nin yıllık raporunda, Washington'ın uluslararası hukuk ve kurumları hiçe sayan "buldozer siyasetinin", dünyayı evrensel normlar yerine "güçlülerin ve zenginlerin sözünün geçtiği" bir alana dönüştürdüğü uyarısı yapıldı.


Veda etmek binlerce yaradan oluşan bir ölümdür


Rapordaki bir diğer bölümün adı çok çarpıcı: BİN KESİKLE ÖLÜM - Death by a Tousand cuts, Taylor Swift'in son derece meşhur bir şarkısının adı. Şarkıda sanatçı şu sözleri söyler: Hoşça kal demek bin kesikle ölüm, geriye dönüşler beni uyandırıyor" ve şarkının bir başka yerinde de şöyle der : "Çünkü sorun varken yokmuş gibi davranamam; bu bin kesikle ölüm"


Raporu kaleme alan ekip, uzmanlar gerçekten mükemmel. Bir çağa hoşçakal derken, gelecek hiç açıcı değil, çünkü bin kesikle yarayla gelecek mümkün mü? Bu soru da benim size hediyem olsun.


Rapora devam edelim ve bakalım başkaca hangi sorular sorulmuş.


Bin Kesikli Ölüm mü ? (Death by a Thousand Cuts?)

Amerika Birleşik Devletleri ve diğer geleneksel bağışçı ülkelerin ulusal çıkar tanımlarını giderek daraltmaları ve bütçe kesintileri, kalkınma ve insani yardım alanlarını nasıl etkilemektedir? Yoğunlaşan jeopolitik rekabet bu stratejik dönüşüme nasıl katkıda bulunmuş, bunun sonuçları neler olmuştur? Diğer aktörler ortaya çıkan boşlukları doldurabilir mi? Reformlar, “bin kesikle ölüm” senaryosunu nasıl engelleyebilir?


"Geleneksel bağışçı ülkeler; ekonomik baskılar, popülist dezenformasyon kampanyaları ve jeopolitik açıdan daha rekabetçi bir gerçeklikle karşı karşıyadır. Bunun sonucunda, ulusal çıkar tanımlarını ekonomik rekabet gücü ve acil güvenlik tehditlerine karşı korunma eksenine daraltmışlardır.

Geleneksel bağışçı ülkelerin — özellikle de geçmişte en büyük bağışçı konumunda bulunan ABD’nin — yaptığı bütçe kesintileri, kalkınma ve insani yardım sistemlerinde ciddi kırılmalara yol açmıştır. Bu durumun sonucu olarak, düşük ve orta gelirli ülkelerde (LMICs) insani bedel hızla artmakta; Birleşmiş Milletler ajansları ise faaliyetlerini sınırlamak zorunda kalmaktadır. ABD ve Avrupa ülkelerinin bıraktığı boşluklar, Körfez ülkeleri de dâhil olmak üzere geleneksel olmayan bağışçılar tarafından tam anlamıyla doldurulamayacaktır. Bununla birlikte Çin, bu fırsat anını Birleşmiş Milletler bünyesindeki siyasi ve stratejik nüfuzunu genişletmek için kullanmaktadır. Kalkınma ve insani yardım sistemlerinin verimliliğini ve etkinliğini artırmaya yönelik çeşitli reform önerileri gündeme gelmiştir. Ancak karar alıcılar, yalnızca uygulamayı iyileştirmekle yetinmemeli; aynı zamanda ABD gibi bağışçıların bu sistemlerin meşruiyetini temelden sorgulamasına yanıt verecek yollar da geliştirmelidir."


ÖZETLE SAYIN ERDOĞAN "BU GİDİŞİ DURDURAMAYACAKSINIZ" DERKEN ZAMANIN RUHUNU MU ACABA İFADE EDİYORDU?


MSC Raporunda açıkça altı çizilen husus şu: Demokratik kurumlara olan güvenin aşındığı, reform umudunun tükendiği toplumlarda siyaset, onarım ve iyileştirme vaadiyle değil, yıkım ve tasfiye söylemiyle güç kazanmaya başladı. “Artık tamir edilemez” denilen her yapı, yıkılması gereken bir engel olarak sunuluyor. Hukuk, kurumsallık, denge-denetleme mekanizmaları ve hatta uluslararası normlar, bu yeni siyasetin gözünde yalnızca birer pranga.


Bu bağlamda Münih’teki en çarpıcı tespitlerden biri şuydu:Yıkım siyaseti artık marjinal değil; ana akım. Üstelik bu siyaset yalnızca otoriter rejimlere özgü de değil. Aksine, liberal demokrasilerin merkezinde de üretiliyor, meşrulaştırılıyor ve ihraç ediliyor.


Rapora göre Amerika Birleşik Devletleri, 80 yılı aşkın süredir koruyuculuğunu üstlendiği kurallara dayalı uluslararası düzenin bugün en büyük “yıkımcı aktörü” konumuna gelmiş durumda. Kurumları reforme etmek yerine işlevsizleştiren, ittifakları güçlendirmek yerine işlemsel pazarlıklara indirgeyen bu yaklaşım; sadece küresel sistemi değil, müttefik ülkelerin iç siyasetlerini de dönüştürüyor. Aslında bana göre zaten böyleydi ancak bu günkü kadar biçer döver değildi.


İşte tam bu noktada Münih Güvenlik Konferansı’nın uyarısı netleşiyor: Bu bir “Amerikan sorunu” değil. Bu, çağın ruhu. Yıkım siyaseti, kendisini yalnızca dış politikada değil, iç politikada da gösteriyor. “Eski düzeni yıkma” iddiası; yeni, daha adil, daha kapsayıcı bir sistem vaadiyle değil, güç yoğunlaşması, kuralsızlık ve lider merkezli siyaset anlayışıyla birlikte geliyor. Bu anlayış, hukuku bir sınır değil, aşılması gereken bir engel olarak görüyor.


Münih’te çizilen tablo şu soruyu kaçınılmaz kılıyor: Eğer küresel düzeyde düzen yıkımı siyaseten meşrulaşıyorsa, ulusal düzeyde rejim tartışmaları bundan nasıl bağımsız düşünülebilir?


Bu nedenle “yeni düzen inşa ediyoruz” söylemi, yalnızca yerel bir iktidar retoriği değildir. Aksine, dünyanın içinden geçtiği bu yıkım çağının, farklı coğrafyalarda farklı dillerle kurulan ortak bir siyasal anlatısıdır.


Ve tam da bu yüzden, Türkiye’de yaşanan tartışmaları yalnızca iç siyaset bağlamında okumak, büyük resmi ıskalamak olur.


Peki MSC Kötülük- Yıkım- Güçlünün Varolduğu bir sistem mi kazanacak diyor?


MSC 2026 (Under Destruction) şunu söylüyor: Normlar ve değerler kendi kendine bu günkü "seyir" haliyle kazanmaz. Kazanmak ancak, aktif olarak savunuldukları ve yeniden inşa edildikleri için mümkün.

Yani, otomatik bir zafer yok; tarihin “doğru tarafa akması” diye bir şey yok; ahlaki üstünlük kendi başına işlemiyor çünkü bunları ayakta tutan veya yetersiz de olsa tutmaya çalışmış olan düzen artık yok.


MSC Raporu tamamen karamsar mı?

Hayır; ama şartlı iyimser.


MSC’nin pozisyonu şudur: Normlar ancak; kurumlar yeniden güçlendirilirse, hukuk siyasetin üstüne çıkarılırsa; güçlü aktörler kısa vadeli kazançtan vazgeçerse; toplumlar yıkım siyasetini ödüllendirmeyi bırakırsayeniden anlam kazanabilir.


Türkiye de bu millet sizce neye karar verecek? Bu gidişi durdurabilecek tek bir makam vardır: ATATÜRÇÜ YÜCE TÜRK MİLLETİ

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page