top of page

Bugün Kolay Değil, Yarın Hiç Kolay Olmayacak: Sonu da İyi Olmayacak

  • 12 Şub
  • 7 dakikada okunur

Değerli okurlar;


İçinizde Tezer Özlü'nün eserlerini okuyan varsa, şu meşhur cümlesini de bilir:


"burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi"


Ne oldu da bu cümleyi hatırladım? Aslında çok uzun zamandır bu duygu dünyasının içinde kaybolmamak için yaşayanlardanım. İlk hissettiğimde, konduramamış, adını koyamamıştım. Ergenekeon, Balyoz kumpas davalarında, yaşanan hukuksuzluk ve adaletsizlik, canımdan çok sevdiğim ülkemde bir şeylerin doğru gitmediğini açık gösterse de, henüz "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" dememiştim. Birçok Atatürkçü, ulusalcı, Kemalist, solcu, sosyal demokrat kumpaslarla yargılanıyordu. Bu günün FETÖ firarisi baş savcı, o günün kahramanı yapılmıştı iktidar ve siyasal İslamcı veya Türk İslam sentezcileri tarafından. Hukuksuz adaletsiz hapishanelere atılanlar, kimi ağır hasta, kimi yaşına rağmen tutsak kaldılar ve içeride öldüler. Ya Türkan Saylan'a yapılanlar; vicdanı bırakın biraz insanlığı olan için asla kabul edilmezdi. Sonra Gezi olayları yaşandı; bu ülkenin masum, yurt sever nice vatandaşı öldürüldü, sakat bırakıldı. Yetmedi, milletin kürsüsünden vatamdaşa ana avrat düzgidildi, gezi eylemcileri, terörist ilan edildi. Terörist ile vatandaşı ayıramayan bir güvemlik sistemi milli güvenlik sorunudur. Nitekim, Gezi olaylarında ortalığı yakıp yıkan kişilerin bir çoğu FETÖcü güvenlik elemanları çıktı. Bu ülkenin belli bir kesimi, bizzat FETÖcülerin eliyle kıyıma uğradı. Bilerek, isteyerek izin verildi buna! Sonra, bu FETÖcülerin bir kısmı ile çıkar çatışması yaşayan iktidar ile bu kesim arasında savaş başladı. Darbe girişiminden bir kahramanlık destanı yazmak isteyen akılın sayesinde ilk kez TBMM bombalandı. Savaş zamanında bile olmayacak bir ihanet ve ihmalin sonucu TBMM bombalandı. Olan Türk Milletine oldu... Hesap vermesi gerekenler, "Allah affetsin bizi" demekle yetindiler. Bu ülkede bir çok vatandaş , bu ifadeyi doğru bulmasa da kabullendi. O gün bile "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" diye asla düşünmemiştim.


Yetmedi, yaşadıklarımız; daha da azıya alınıp devam etti süreçler. Laik, demokratik sosyal hukuk Atatürk Türkiyesinin rejimi ile oynandı ve karşı devrim artık açık açık sistemli bir yapı haline geldi. Buna rağmen, "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" diye aklımdan dahi geçmedi. Demokraside inişler çıkışlar, tökezlemeler, çatuışmalar hep olur; demokrasi emek ister; ahlak ister, vicdan ister, hukuk ister, onurlu olmayı gerektirir. Dolayısıyla ülkem bir onurlu mücadele veriyor diye düşündüm.


Gün olmadıki, bir gün olaysız huzurlu bir gün için dua etmediğim. Baktım adaleti, laik, demokratik, hukuk, sosyal rejimi koruması gerekenler korumayacak; Allaha açtım ellerimi dua ettim; ama hiç "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" diye korkmadım.


Tek adam rejimi, karşı devrim derken, Anayasam her gün delik deşik edildi; yine de "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" diye düşünmek istemedim.


Ama 2020lerle birlikte, ayan beyan olan bir gerçeği daha fazla yokmuş gibi "demokratik" yöntemlere sığınıp görmemezlikten gelemezdik. Görüyorduk elbette, biliyorduk sonunu bu gidişin ama bu ülke onların olduğu kadar benimdi; elbet bir çözüm yolu birlikte bulup doğruyu inşa ederiz hep beraber diye mücadele ettik. Olmadı!


Dün Kolay Değildi, Bugün Kolay Değil, Yarın Hiç Kolay Olmayacak


Bazı ülkelerde tarih büyük kırılmalarla değişir. Darbeler, savaşlar, devrimler… Tarih kitapları bu tür dönüm noktalarını sever. Oysa toplumların gerçek kırılmaları çoğu zaman sessiz gerçekleşir. Bir atama haberi, bir kararname, bir kurum değişikliği…


Bu olanlar sessiz değişimler de değildir aslında, bağır bağır gelen felaketin sessizliğinde çığlıklardır.


Ünlü yazarımız Adalet Ağaoğlu, toplumların çözülmesini büyük siyasal olaylarla değil, insanların birbirine bakışının değişmesiyle anlatır. “Bir Düğün Gecesi”nde bir araya gelen insanlar, aslında aynı ideallerin çocuklarıdır. Fakat roman ilerledikçe görülen şey şudur: Çözülme, ideallerin kaybolmasıyla değil, o ideallerin konuşulamaz hâle gelmesiyle başlar.


Bir diğer ünlü edebiyatçı, Batıdan, Peter Weiss ise çözülmeyi daha tarihsel bir yerden ele alır. Ona göre baskı dönemlerinde sanatın ve düşüncenin görevi tarafsız kalmak değil, tanıklık etmektir. Çünkü Weiss’a göre en büyük kırılma, insanların yaşadıklarını anlatmayı bırakmasıdır. Tanıklığın sustuğu yerde, tarih yalnızca kazananların anlatısına dönüşür. Bizde sanat sustu, tanıklıklar kayboldu...


İşte son 30 yıldır, Türkiye’de yaşanan bazı gelişmeleri bu edebî ve tarihsel perspektiften okumak mümkün.


Bir yönetimin, hangi ülke olursa olsun adalet ve iç güvenlik kurumlarının başına yapılan atamalar, yalnızca bürokratik değişiklikler değildir. Devletin vatandaşla kurduğu ilişkinin nasıl tanımlanacağına dair güçlü sembolik mesajlar taşır.


Devlet, hukuk üzerinden mi konuşacaktır? Güvenlik üzerinden mi konuşacaktır? Yoksa aidiyet ve kimlik üzerinden mi? Ya da halka rağmen bir hesaplaşma ile mi? Bu sorular yalnızca siyasal değil, toplumsal sorulardır. Çünkü bir ülkede adalet ve güvenlik kurumları, sadece düzen sağlayan yapılar değildir; toplumun kendini güvende hissettiği psikolojik sınırları da belirler. Peki, toplumun bir bölümünün sırf iktidardan yana oldukları için her türlü ayrıcalığa sahip olduğu ve artık yurtaşlık tanımının farklı tarif edildiği bir ülkede kutuplaşma kimin işine gelmekte? Bu kutuplaşmadan hayır mı şer mi beklenmekte?


Adalet Ağaoğlu’nun romanlarında korku hiçbir zaman açık bir baskı biçimi olarak anlatılmaz. Korku, insanların birbirine, kurumlara, devlete, bürokrasiye, komşusuna güvenmemesiyle ortaya çıkar. İnsanlar konuşurken kelimeleri seçmeye başladığında, çözülme çoktan başlamıştır. Çünkü bir toplumun en güçlü bağı sadece hukuk değildir; insanların hukukun, adaletin varlığına inanmasıdır.


Peter Weiss ise devlet baskısının yalnızca fiziksel ya da kurumsal bir mesele olmadığını söyler. Baskı, bireyin iç dünyasında kök saldığında kalıcı olur. İnsanlar kendilerini sansür etmeye başladığında, iktidar en güçlü hâline ulaşır. Weiss’a göre baskının en sofistike biçimi, insanların korkmadan da susmayı öğrenmesidir.


Bugün yapılan atamalar, benim nazarımda, devletin önceliklerinin hangi eksene kaydığını gösteren işaretlerdir. Bu işaretler yalnızca idari tercihler değildir; bir ülkenin gelecekte nasıl yönetileceğine dair zihinsel haritalardır. Hukukun evrensel normlar üzerinden mi işleyeceği, yoksa yeni otoriter ve karşı devrim tahsisli güvenlik ve sadakat ekseninde mi şekilleneceği sorusu, bu tür kararlarla görünür hâle gelir.


Bir toplumun çözülmesi çoğu zaman dış baskıyla veya dış güçlerle değil, içeride ortak hikâyenin kaybolmasıyla başlar. Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye, farklı toplumsal anlatıların rekabet ettiği bir ülke oldu. Bu rekabet bazen demokratik tartışma alanı yarattı, bazen de derin bir kimlik mücadelesine dönüştü. Bugün yaşananlar, bu tarihsel gerilimin artık son evresini işaret ediyor.


Toplumların en tehlikeli dönemi, işte bu kırılma evreleridir. Kimi uyum ve korku ile susarken ya da gücün sarhoşluğu ile geleceği okuyamazken; zannedildiği gibi uyum sağlayanlar için, kabullenenler için huzur gelmeyecektir. Tıpkı yazar Adalet Ağaoğlu’nun eserlerindeki karakterleri gibi; evet onlar da ideallerinden vazgeçmezler; fakat onları savunmayı bırakırlar. Oysa, Peter Weiss’in eserlerindeki kahramanları mücadeleyi kaybetseler bile tarihsel hafızayı korumaya çalışır. Bizim ülkemizde o hafızayı korumak isteyenler, dün yapılan atamalar ile artık "burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" diye düşünürlerse hiç de haksız olmazlar. Türkiye’de siyasi tartışmalar uzun süredir seçimler, partiler ve iktidar dengeleri üzerinden okunuyor. Oysa son dönemde yaşanan gelişmeler, özellikle güvenlik ve yargı bürokrasisinde yapılan atamalar, tartışmayı çok daha derin bir düzleme taşıyor. Bu düzlem, sandık rekabetinden çok, devletin hangi tarihsel anlatı üzerine yükseleceği sorusuyla ilgilidir. Çünkü devletler yalnızca anayasa metinleriyle kurulmaz. Devletler, hangi geçmişin meşru sayılacağına karar vererek kurulur.


Devletin Hafızası, Devletin Geleceğidir


Her ulus devlet, bir kurucu hafıza üretir. Bu hafıza, yalnızca geçmişi anlatmaz; geleceğin sınırlarını da belirler. Türkiye Cumhuriyeti, uzun yıllar boyunca meşruiyetini Kuvayı Milliye, Cumhuriyet devrimi ve laik modernleşme anlatısı üzerine inşa etti. Bu anlatı, yalnızca tarihsel olaylar dizisi değil, aynı zamanda vatandaşlık tanımının ahlaki zeminidir.


Oysa son 20 yıldır ortaya çıkan yeni tarih yazımı ve yorumları, bu kurucu hafızanın bir sona geldiğini bize anlatmak istiyor gibi. Özellikle İskilipli Atıf figürünün “hain değil, mağdur” olarak yeniden yorumlanması, yalnızca tarihsel bir revizyon değildir. Bu, laik Cumhuriyet’e geçiş döneminin yargısal ve siyasal meşruiyetini tartışmaya açan bir söylemdir. Dahası kurulmuş olan Atatürk Türkiyesi yani, Türkiye Cumhuriyetinin reddidir. İşte bu nedenle; İçişleri Bakanlığı, benim için ve benim gibiler için (ki milyonlarız) sadece bir bakanlık değil, bir ülkenin en önemli bakanlığır , benim için yalnızca siyasal bir değişimi değil, aidiyet meselesini de yeniden düşündürten bir atamadır.


O makama atanların, en dikkat çekici yönü, bir ülkenin Anayasal düzenini temsil eden resmi tarih ile “birilerinin kendi tarihi” arasında kurulan karşıtlıktır. Bu ayrım, aslında iktidarda olan siyasi partinin kendini "devlet" olarak artık inşa ederek, devletin kim adına konuştuğu sorusunu ortadan kaldıran zorlayıcı bir sistemi var eder. İşte bu kendine devlet diyen siyasi partiler , resmi ve meşru herçek tarih anlatısından uzaklaşıp alternatif bir tarihsel anlatı üretmeye başlarsa, bu yalnızca geçmişi değiştirmez; vatandaşlık aidiyetini de yeniden şekillendirir.


Örneğin Padişahlardan biri olan "Abdülhamid"figürüne yönelik kendi kültürel referansları bir başka anlatı ile Cumhuriyetin kurucu hafızasına rekabet gibi savunmak yeniden bir "vatandaşlık" tanımına girer. Abdülhamid, tarihsel olarak yalnızca bir padişah değil; merkezi otoriteyi güçlendiren, kendi güvenliğinş halkın güvenliği üzerinde tutan güvenlik ve istihbarat devletini kurumsallaştıran bir yönetim modelinin sembolüdür. Bu figürün devlet söylemine yeniden dahil edilmesi, Cumhuriyet’in modern yurttaşlık anlayışı ile Osmanlı devlet geleneği merkezli meşruiyet modeli arasında yeni bir sentez arayışını gösterir. Post-Osmanlı, İslamcı yönetim anlayışı: bu anlayış Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş anlayışından taban tabana zıttır ve yeni bir yurttaşlık gerektirir. Bu noktada mesele, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında basit bir tarih tercihi değildir. Tartışma, devletin meşruiyetini halk egemenliği, demokrasi ve hukuk üzerinden mi, yoksa otoriter, dinsel bir anlayış üzerinden mi kuracağı sorusuna dönüşür.


Bir diğer önemli bakanlık da Adalet Bakanlığıdır. Adalet Bakanının kim olacağı bir rejimin nasıl olacağına işaret eder. Anayasa Metinlerinden Önce Yazılan Fiili Rejimi tsnımlar. Anayasa tartışmalarının yoğunlaştığı dönemlerde, asıl belirleyici olan metinlerden önce oluşan uygulama iklimidir. Tarihsel figürlerin yeniden yorumlanması, devlet törenlerinin dili, eğitim müfredatı ve kamusal semboller, bize durumu tarif eder.


Bugün Türkiye’de yaşanan tartışmalar, anayasa değişikliğinden önce norm alanının yeniden şekillendirildiğini gösteriyor. Bu süreçte devlet, yalnızca hukuki sınırları değil, hangi vatandaşlık tarzının makbul olduğunu da belirlemek istiyor. Bu noktada ortaya çıkan en güçlü toplumsal duygu, siyasal yenilgi korkusu değil, aidiyet kırılmasıdır. Bir toplumun kurucu değerleri ile oynandığında, benim gibi milyonlar kendilerini yalnızca muhalif değil, vatandaşlıktan çıkarılmış gibi hissederler. Bu duygu, siyaset psikolojisinde sembolik dışlanma olarak tanımlanır ve uzun vadede toplumsal kutuplaşmanın en güçlü kaynağıdır.


Türkiye Bir Karşı Devrim Dönüşümünden mi Geçiyor?


Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu soru, seçimlerle iktidarın kim olacağı sorusundan daha derindir. Asıl soru şudur: Türkiye hangi tarihsel kırılma üzerine var olmaya devam edecektir?


Eğer Cumhuriyet’in kurucu değerleri yerini alternatif bir modele bırakırsa, bu değişim yalnızca siyasal sistemi değil, vatandaşlık sözleşmesini de bağlayacaktır. Bu geçişin nasıl sonuçlanacağını ise anayasa metinleri değil, toplumun hangi geçmişle kendini özdeşleştireceği ile belirnecektir. Benim geçmişimde, bu günümde yarınım da vatandaşı olduğum laik, demokratik, sosyal, hukuk Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürkçülük üzerinden okunabilir. Bunun dışında bir zorlama karşı devrimle bana yeni bir vatandaşlık tanımı yapılamaz. Yapılmak istenirse, tıpkı Tezer Özlünün eserlerinde dediği gibi "burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" olur. Bu durumda, bizi gerçekten öldürmeleri gerekir. Çünkü, ne tutsaklıki ne hapishane ne psikolojik baskı, ne işkence ne de "yok sayma" bizi öldürmeyecektir.


DÜNKÜ İKİ ATAMA BANA, YANİ BU MİLLETİN %70'ine ASLINDA BİR MESAJDI


Dünkü iki atama bana, yani bu milletin %70’ine aslında bir mesajdı: Devletin nasıl yönetileceğine dair yön tercihi yalnızca kurumsal değil, aynı zamanda zihinsel ve toplumsal bir mesajdı, Asıl mesele bu atamaların kendisi değil, bu kararların toplumun önemli bir kesiminde yarattığı aidiyet kırılmasıdır; bu durum ise bir ülke için milli güvenlik sorunudur. Milli güvenlik sorununu da yaratan halkın kendisi değil, yeni bir "vatandaşlık" yaratmak için zor kullananlardır.


Evet çok doğru, bugün kolay değil, yarın da hiç kolay olmayacak; bir ülkenin vatandaşlarının %70'i "burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" duygusuna kapıldıkları gün "bizi öldürmek isteyenler"in de ülkesi olamayacaktır.





 

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page