top of page

CHP'de Hukuksuz Butlan Yönetimi ile Özgür Özel'in Halk Siyaseti Arasında: Bir Ayın Bilançosu

  • 4 gün önce
  • 19 dakikada okunur

Değerli okurlarım; güncel jeopolitik gelişmelerin yanı sıra iç politika ve sosyolojik gelişmelerdeki ivme birbirine yetişemeyecek boyuttayken, Türk halkının bu vicdansız sürece yetişmesi, tam olarak algılaması elbette bir çok açıdan bence mümkün değildir. Toplumun tüm "güven kredileri" her kesim tarafından feci şekilde sömürülmüş artık geriye güvenecek hiç bir kurum, makam kalmamıştır. Dolayısıyla böylesine vahim bir süreçte "kandırılmışlık" duygusu yerini artık "öfke ve umutsuzluk" almıştır demek kolay olurdu. Ancak sahalardan gelen sosyal araştırmaların sonuçları ilginç: "BİR YOL YOKSA BİR YOL YARATACAĞIZ" duygusu hemen hemen her kesimde artık şekillenmeye başlamış gibi. AKP- MHP- Aydınlıkçı Ulusalcıların elitleri ve bürokrasi aygıtlarının dışında, sahada AKP, MHP seçmenleri dahi bu iktidarla, bu yönetim biçimi ve anlayışı ile ülkenin birlik ve beraberliğinin sağlanamayacağının farkındalar ve onlar da ekonomik, sosyolojik kaygılar yaşamaktalar. Sahada toplum ekonomik olarak en çok şikayette bulunurken, görülmekteki AKP ve MHP seçmeni dahi adaletsizliklerden yakınmaktalar. Türkiye Cumhuriyeti toplumsal süreçleri dönemlerine göre analiz edildiğinde ilk kez toplumun yoğun ekseriyeti adaletsizliği neredeyse ekonomik sıkıntılarla eş değerde dile getirmekteler. Yani ne 1960lar ne 70lerde ne de 1980lerde ve dahi 28 Şubat dönemlerinde dahi toplumun genelinde "adalete olan güven" bu kadar yerlerde sürünmekteydi. Eşitlik ve kurumlara olan güven konusunda hiç bu kadar yıpranmış bir dönem olmadıydı. Hal böyleyken, siyaseti sadece politik bir çerçeveden ele almak artık mümkün değildir. Siyaset ve iktidar kurumları artık ülkenin bir milli güvenlik tehdidi haline gelmiştir. İşte bu tehlikenin berteraf edilmesi ve yeniden Atatürk Türkiyesi Cumhuriyet değerlerine, hukuk devletine, sosyal adaletin hakim olduğu bir Cumhuriyete dönülmesi ve dahi çok daha iyi işleyen bir demokratik ülkeye ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç AKP MHP DEM ve VATAN partilerinin istediği gibi bir anti demokratik "demokratik anayasa" ile elbette mümkün değildir.


Gelin, siz değerli okurlarımla bu gün son bir ayın bilançosunu bir değerlendirelim ve nereye yol alıyoruz analiz edelim.


Cumhuriyet Halk Partisi'nde (CHP) 21 Mayıs 2026 tarihli mutlak butlan kararıyla başlayan ikili başkanlık krizi, son bir ayda iki paralel siyaset tarzının aslında kimler ve nasıl bir düzen için üretildiği netleşti: Bir yanda mahkeme kararıyla ama hukuksuz olarak göreve dönen Kemal Kılıçdaroğlu'nun sözde kurumsal-bürokratik "atama yönetimi", diğer yanda görevden tedbiren alınmasına rağmen meydanlarda meşruiyeti her geçen gün artan Özgür Özel'in sokak siyaseti. İşte bu yazımda önce iki hattı kronolojikleştirip söylem ve eylem düzeyinde karşılaştıracağım, ardından son üç ayın anket verilerini iktidara yakın, muhalif ve bağımsız kaynaklardan bir arada okuyacağım. Bunun üzerine dört analitik çerçeveyi ekleyeceğim böylece sürecin siyaset bilimi (meşruiyet teorisi, rekabetçi otoriterlik) ve somut hukuki-anayasal zeminini, tabandaki toplumsal-psikolojik dinamikleri, NATO Ankara Zirvesi'yle örtüşen jeopolitik zamanlamayı ve son olarak AKP'nin bu krizden taktik mi stratejik mi bir kazanç çıkarabildiğini ayrı ayrı inceleyeceğim. Amacım, olay örgüsünü tek bir çerçeveye; kim haklı, kim haksız meselesine sıkıştırmadan, farklı disiplinlerin sunduğu okumaları yan yana koymak.


I. Kronoloji: Bir Ayın Seyri

2 Haziran 2026 : Kılıçdaroğlu, Merkez Yönetim Kurulu'nu (MYK) açıkladı (CHP iç tüzük yönetmeliğine aykırı olarak); Parti Sözcülüğüne eski İstanbul Milletvekili Müslim Sarı getirildi. Aynı gün Özel, grup toplantısında İmam Şafi'den yaptığı atıfla "fitne zamanında hakkı tutanları düşman okunu takip ederek" bulacaklarını söyleyerek dolaylı bir meşruiyet iddiası ortaya koydu.

Haziran ortası: Kılıçdaroğlu MYK'sı, aralarında İzmir, Ankara, Eskişehir, Adana ve Antalya'nın da bulunduğu çok sayıda il başkanlığını feshetti; bir bölümünü kesin ihraç talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu'na (YDK) sevk etti. İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik de bu dalgada disipline sevk edilenler arasındaydı. Çelik'in yanıtı sertti: "Haksızlığa boyun eğmemizi kimse beklemesin." dedi.

14 Haziran 2026 : Özel, Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesinde "Rota: İktidar" sloganıyla bir "Halk Buluşması" düzenledi; buluşma fiilen mitinge dönüştü. Medyascope Yayın Yönetmeni Ruşen Çakır, sahadaki gözlemine dayanarak CHP tabanında Özgür Özel yönetimine güçlü destek bulunduğunu, Kılıçdaroğlu ekibine yönelik toplumsal karşılığın ise oldukça sınırlı kaldığını aktardı. Aynı değerlendirmede Çakır, Özel'in "öfkeyi enerjiye dönüştürmek" mesajına dikkat çekerek tabandaki öfkenin doğru yönetilememesi halinde siyasi bir yenilgiye dönüşebileceği uyarısını da kaydetti; yani sahadan gelen okuma tek taraflı bir zafer anlatısı değil, temkinli bir gözlemdi..

9 Temmuz 2026 : İçişleri Bakanlığı, Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar'ın görevden uzaklaştırma tedbirini iki ay daha uzattı. Karalar, 5 Şubat 2026'da adli kontrol şartıyla tahliye edilmişti ("Aziz İhsan Aktaş davası" kapsamında), ama tutukluluğun bitmesine rağmen göreve iade edilmedi. Karalar'ın tepkisi şuydu: "Tutukluluk bittikten sonra benim normal şartlarda göreve iade edilmem lazım... çok anlam veremiyorum." Bu vaka, V.a-2'de tartışılan hukuki zaafların (tahliye ile idari sonuç arasındaki mantıksal kopukluk) CHP'li belediye başkanları düzeyindeki somut bir yansıması: Karalar bugün itibarıyla fiziken özgür ama görevine iade edilmemiş durumda.

11 Temmuz 2026 :Özel, Kılıçdaroğlu'nun "kayyım atansa daha mı iyiydi" sorusuna verdiği yanıtla dikkat çekti: "Vallahi daha iyi… çünkü yetki sınırı belli. 40 gün içinde kongre yapar, eleman alamaz veya atamaz" dedi; bu ifade, mevcut butlan yönetiminin bir kayyımdan bile daha geniş bir tasarruf alanına sahip olduğu eleştirisini haklı olarak taşıyordu.

13 Temmuz 2026: Kılıçdaroğlu, tv100 canlı yayınında saatler süren bir söyleşide CHP'nin geleceğine dair mesajlar verdi: "Özgür Özel gitmesin, gerekirse parti içinde mücadele etsin ama paralel yapı olmaz" dedi ve kendisinin hiçbir zaman aday olmadığını, aday gösterilirse düşüneceğini ekleyerek kurultay adaylığı konusunda net bir taahhütten kaçındı. Adamın aklı karışık diyeceğim ama karışık olması için bir akıl lazım! Ama daha vahimi Kılıçdaroğlu geçmişte "kandırılmış" CHP seçmeninin bir kez daha "kandırılacağını" açık açık ifade etti nasıl mı? Aynı programda şöyle dedi: "CHP kendi içinde kavga eder tartışır ama sandığa gelince yine gider CHP'ye oy verir. Gerçekçi olalım."

Oysa bu ifdesi, aynı hafta içinde (3-10 Temmuz 2026) yapılan Rawest/İstanpol anketiyle doğrudan çelişiyor: O ankette CHP seçmeninin %73-75'i "logodan ayrılmaya hazır" çıkmıştı. Yani Kılıçdaroğlu kendi güvenini dile getirirken, elindeki güncel veri tam tersini gösteriyordu. Ya da gazete okumayan, TV izlemeyen, sosyal medyayı takip etmeyen (kendi dediydi) Kılıçdaroğlunun önüne hangi danışmanı ne koyarsa onu okuduğundan; dünyadan haberi yoktu. Programı izleyen, bir zaman Kılıçdaroğlu için oy toplamak için yazan çizen tüm CHPli seçmenler artık Kılıçdaroğluna öfkeyi bıraktık resmen acıyoruz. Bir insan kendini bu kadar küçük düşürebilir.

14 Temmuz 2026 : Özel, Kılıçdaroğlu'na doğrudan meydan okudu: "İki milyon üyeyle genel başkanlık yarışına girelim, yüzde 90 oy almazsam siyaseti bırakıyorum" çağrısı yaptı ve giderken 1 milyon 250 bin olan üye sayısını 2 milyona çıkardığını, kendisinden sonra 50 bin kişinin istifa ettiğini belirtti.

15-16 Temmuz 2026: Kılıçdaroğlu MYK'sı yeni bir dalgada 7 il başkanını disipline sevk etti, 15 il başkanlığına yeni atama yaptı. Aynı günlerde, Özel kanadının yeni parti kuruluşu için hazırlıklarını son aşamaya getirdiği, dilekçe sürecinin tamamlandığı bildirildi.

16 Temmuz 2026: Rawest Araştırma ile İstanbul Politik Araştırmalar Enstitüsü'nün (İstanpol) Friedrich Ebert Stiftung işbirliğiyle yürüttüğü "Mutlak Butlan ve Yeni Parti" araştırmasının sonuçları kamuoyuyla paylaşıldı (ayrıntı Bölüm IV'te). Aynı gün Özel, TBMM grup toplantısında yeniden Kılıçdaroğlu'na seslendi: "Sayın Kılıçdaroğlu; ikimiz tüm üyelerle genel başkanlık yarışına girsin. Kaybeden CHP'yi salsın, kaybeden siyaseti bıraksın" dedi.


II. Kılıçdaroğlu Ekibinin Tutarsızlığı: Bir Yönetim Krizinin Anatomisi

Kılıçdaroğlu yönetiminin son bir aydaki icraatı, iki ayrı zaman ölçeğinde çelişen bir görüntü sunuyor.


Kurumsal düzeyde, MYK haftalık aralıklarla il ve ilçe teşkilatlarını fesh etme, disipline sevk etme ve yeni atama yapma pratiğini sürdürdü; bu, kesin sayılara ulaşan bir disiplinlendirme faaliyeti (26 il başkanlığı bir hamlede feshedildi, ardı sıra yeni dalgalar geldi). Parti Sözcüsü Müslim Sarı bu kararları "partinin kurumsal kimliğine uygun olmayan iş, eylem ve davranışlar" gerekçesiyle açıklarken, aynı zamanda Kadir İnanır'ın cenazesinde Kılıçdaroğlu'nun yuhalandığı iddialarını "montaj" olarak nitelendirdi (şaka değil vallahi böyle dedi); 2023 seçim öncesi dönemle kurduğu bu benzetme, yönetimin eleştiriye karşı savunma refleksinin ne denli hazır kalıplarla işlediğini gösteriyor. Çok kibar kurdum cümleyi, siz anladınız umarım.


Söylem düzeyinde ise Kılıçdaroğlu, parti içi çatışmayı öne çıkarmak yerine haftalık basın toplantıları formatına geçme kararı aldı biliyorsunuz; bu formatta emeklilerin geçim sıkıntısı gibi toplumsal başlıkları öne çıkarması vs planlandı; planları hiç bir siyaset üretmedi. Kocaeli Denge'de yayımlanan eleştirel bir değerlendirmede, Kılıçdaroğlu'nun televizyon söyleşisi şöyle özetlendi: "Somut politika önerileri yerine genel geçer ifadeler, 'biz' vurgusu ama 'nasıl' sorusuna cevap yok" yani bu tespit, yönetimin somut bir icraat gündemi yerine sembolik bir meşruiyet inşasına yöneldiğini gösteren bağımsız bir okuma olarak önemli bence.


Buradaki asıl çelişki şu: Bir yandan "parti içi tartışmaları geride bırakıp toplumsal sorunlara odaklanma" retoriği kurulurken, aynı hafta içinde MYK'nın gündemi neredeyse tamamen disiplin süreçlerinden ibaret kalıyor. Emeklilerle toplantı yapıp ardından aynı gün 7-9 il başkanını disipline sevk etmek, "siyasetsizlik" eleştirisinin özünü oluşturuyor; zira bu, bir siyasi projeden çok, kurumsal mevzi tutma pratiğine işaret ediyor. BAkın yine çok kibar ifade etmeye çalıştım; siz anlayın. Kılıçdaroğlu'nun kurultayda "aday olup olmayacağı" sorusuna verdiği kaçamak yanıt da işte bu örüntüye uyuyor: Netlik yerine belirsizliği koruyarak zaman kazanma stratejisi, hem kendi tabanında hem kamuoyunda "ne istediği belirsiz bir yönetim" algısını pekiştiriyor.


Aynı 13 Temmuz tv100 söyleşisinde Kılıçdaroğlu, yeni parti tehdidini önemsizleştiren bir güven!de (çok komikti) sergiledi: "CHP kendi içinde kavga eder tartışır ama sandığa gelince yine gider CHP'ye oy verir. Gerçekçi olalım" dedi ve bunu bir anket yaptırmadığını, "yeni parti iddiaları ve tartışılan oy oranlarının doğru olmadığını" ekleyerek ifade etti. Bu iddia, çelişkinin bir başka boyutunu ortaya koyuyor: Tam da aynı hafta (3-10 Temmuz) sahaya inen Rawest/İstanpol araştırması, CHP seçmeninin dörtte üçünün parti logosundan ayrılmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Yani Kılıçdaroğlu'nun "seçmen markaya sadıktır" (hangi marka ayol, Butlancıların iş başında olduğu birlogodan marka mı olur!) güveni, elindeki (ya da elinde olmadığını kendisinin de itiraf ettiği) güncel veriyle taban tabana zıt bir tabloya dayanıyor; bu da yönetimin sahadan kopukluğunun sözle değil, doğrudan ölçülebilir bir kanıtı.


III. Özgür Özel'in Yükselişi: Meydanlardan Halkın İçinden Siyasete

Özel'in son bir aylık pratiği, kronolojik olarak üç aşamalı bir meşruiyet inşası sergiliyor: Önce meydanlarda fiziksel varlık göstermek (mitingler), ardından bunu bir çağrı-meydan okuma diline dönüştürmek (Kılıçdaroğlu'na yarışma teklifleri), son olarak da kurumsal bir alternatif inşa etmek (yeni parti hazırlıkları).


Sosyolojik olarak dikkat çeken nokta, Özel'in söylem hedef kitlesini sürekli genişletme çabası. Yurttaş Birliği'nin Ankara'daki mitinginde konuşmasını "beyaz, mavi, gri yakalı emekçiler… market personelleri, apartman görevlileri, temizlik işçileri, AVM'lerde çalışan tezgahtarlar, kasiyerler, güvenlik görevlileri" gibi somut meslek gruplarını sayarak kurması, klasik CHP'nin kentli-laik-orta sınıf tabanının ötesine, güvencesiz hizmet sektörü çalışanlarına uzanma girişimi olarak okunabilir.


Bilhaber'de yayımlanan bir analiz bu eğilimi siyaset sosyolojisi çerçevesinde şöyle tarif ediyor: kentleşme oranlarının artması ve değişen iş gücü demografisinin, klasik kırsal muhafazakarlık ile eski endüstriyel işçi sınıfı söylemlerini büyük oranda işlevsiz hale getirdiğini, plazalarda çalışan güvencesiz hizmet sektörü personeli, kuryeler ve dijital içerik üreticileri gibi yeni bir sosyolojik katmanın eski sendikal hareketlerin ve geleneksel partilerin vizyon alanının dışında kaldığını belirtiyor. Özel'in söylem stratejisinin bu boşluğu hedeflediği söylenebilir.


Ancak bu tabloyu tek taraflı bir başarı öyküsüne indirgemek, "kolay genelleme" tuzağına düşmek olur. Nitekim CHP'nin kendi taban temsilcilerinden gelen bir eleştiri de var: Eskişehir'de bir yerel yönetici, Özel'in "büyük yürüyüş" olarak tanımladığı bir etkinlikle ilgili "açık konuşalım: kendi teşkilatımızda daha kalabalık mahalle mitingleri gördük, 'meşruiyet' tartışmasını meydanda çözmeye çalışanlar kendi tabanını bile caddeye taşımıyor" değerlendirmesini yaptı; bu, Özel'in meydan stratejisinin her seferinde beklenen kitleselliğe ulaşıp ulaşmayacağına dair bir uyarıydı.


İktidara yakın basının çerçevelemesi ise daha keskin: Rize'deki çay temalı mitingi "sahibinin sesi" başlığıyla veren bir yerel haber sitesi, Özel'i "CHP'nin gölge genel başkanı" olarak tanımlayıp mitinglerin merkezine tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'nu koyduğunu, bu nedenle "sahneye konulmuş sabit bir senaryo" izlenimi verdiğini öne sürdü. Bu çerçeveleme elbette iktidar bloğunun bakış açısını yansıtıyor ve nesnel bir sosyolojik tespitten çok, siyasi bir itham niteliği taşıyor; yine de Özel'in miting dramaturjisinin İmamoğlu figürü etrafında kurgulandığı gözlemi, muhalif kaynaklarda da (farklı bir değerlendirmeyle) kasıtlı olarak gündemde tutuluyor.


Polis müdahaleleri de bu dönemin sosyolojik dokusunu şekillendiren bir unsur. 26 Mayıs İzmir mitinginde TOMA ve biber gazıyla yapılan müdahale, özellikle yaşlı katılımcıları etkilemiş ve bir vatandaşın TOMA'nın üzerine çıkarak suyu engellemeye çalışması gibi sembolik direniş görüntüleri üretmişti; bu tarz sahneler, mitinglerin sadece siyasi bir mesaj değil, aynı zamanda bir "devlet şiddeti karşısında halk" anlatısı inşa etmesine neden oldu ki bu, muhalefet mitinglerinin duygusal-mobilizasyon etkisini güçlendirdi. Dahası TOMAların üzerine çıkmaya hazır bir milletin olduğu artık anlaşılmalı.


IV. Anket Karşılaştırmaları: Üç Ayın Sayısal Haritası

Son çeşitli kurumların yaptığı anketlerde metodolojik olarak farklı sorular sorulduğu için doğrudan kıyaslanabilir olmasalar da, ortak bir eğilim sunabilmekteler: Kılıçdaroğlu yönetimindeki mevcut CHP markası, tek başına ölçüldüğünde tek haneli-düşük bir bandın altına gerilerken, "Özel'in kuracağı yeni parti" senaryosu çeşitli kaynaklarda AKP'ye yakın veya onu geçen bir performans gösteriyor. Bu, ne salt bir muhalefet iyimserliği ne de bir psikolojik harp propagandası olarak okunabilir; farklı siyasi konumlanışlardaki kaynakların birbirinden bağımsız biçimde benzer bir yöne işaret etmesi, bulgunun güvenilirlik payını artırıyor.


Rawest/İstanpol araştırmasının başka bir bulgusu da önemli: Katılımcıların yüzde 45,5'i mahkeme kararıyla Kılıçdaroğlu ve eski yönetimin göreve dönmesini "CHP'nin iç işlerine müdahale" olarak değerlendirirken, kararı hukuken doğru bulanların oranı yüzde 22,4'te kaldı; CHP seçmeni içinde bu oran daha da keskinleşiyor; Özel'e yakın hissedenlerin oranı %73,8, Kılıçdaroğlu grubunu tercih edenlerin oranı ise yalnızca %11,4 (ben bu veriye güvenmesem de- yani daha ltında olduğunu düşünenlerdenim de o yüzden). Medyascope'un aynı araştırmaya dair değerlendirmesi, butlan kararını doğru bulanların oranının AKP seçmeninde bile yarının altında kaldığını vurguluyor; bu, meselenin salt bir "CHP içi kavga" olmaktan çıkıp toplumun genelinde bir hukuki-meşruiyet tartışmasına dönüştüğünü gösteriyor.

MetroPoll'ün siyasi performans anketindeki bir başka veri de dikkat çekici: MHP tabanının %40'ının Erdoğan'ı onaylamaması, Cumhur İttifakı içindeki ayrışmanın CHP krizinden bağımsız, paralel bir gerilim hattı olduğunu gösteriyor; bu da CHP'deki krizin, iktidar bloğunun da kendi iç tutarlılığını sınadığı daha geniş bir siyasi konjonktürün parçası olduğuna işaret ediyor. Bilmem anlatabildim mi?


V. Üç Eksenli Derinlik Analizi

Yukarıdaki kronoloji ve anket bulguları, bizlere olgusal bir zemin sunuyor; asıl soru bu olguların hangi analitik çerçevede anlam kazandığı meselesidir. Aşağıda üç eksenli (siyaset bilimi, toplum psikolojisi, jeopolitik) ayrı ayrı ama birbirine bağlı olguları ele alacağım.


V.a : Siyaset Bilimi Ekseni: Meşruiyetin Kaynağı Değişti

Weberyen çerçevede otoritenin üç kaynağı vardır: geleneksel, karizmatik, yasal-rasyonel. Bir siyasi parti genel başkanlığında yasal-rasyonel meşruiyet, usulüne uygun yapılmış bir kurultayın ürettiği seçilmişlik statüsüne dayanır. Kılıçdaroğlu'nun bugünkü konumu bu tanımın tam tersini siyaset literatürüne sunuyor: meşruiyeti bir parti organından değil, İktidarın bir mahkeme tedbir kararından almaya çalışıyor. Ankara Bölge Adliye Mahkemesi kararını anayasa hukuku açısından değerlendiren bir hukuki analiz bu paradoksu isabetle yakalıyor: rekabetçi seçimlerin bulunduğu demokratik rejimlerde siyasi parti genel başkanlarının kamu gücü kullanan devlet organları tarafından atanamayacağını, kamu otoritelerinin ancak seçimlerin adil yapılmasını denetleyebileceğini vurguluyor. Ortaya çıkan durum, fiilen "mahkeme kararıyla atanmış genel başkan" yani demokratik parti içi rekabetle kavramsal olarak bağdaşmayan bir hibrit.


Bu hibrit yapı, siyaset bilimi literatüründe Levitsky ve Way'in tanımladığı rekabetçi otoriterlik modeliyle örtüşüyor: seçimler tamamen ortadan kalkmaz, biçimsel çoğulculuk sürer, ama devlet gücü ki burada o yargı oluyor; iktidar lehine asimetrik biçimde devreye girmekte. İktisatçı-yazar Arda Tunca'nın isabetle belirttiği gibi, sorun yalnızca CHP'nin iç meselesi değil; Türkiye'de siyasal rekabetin ne ölçüde gerçek bir rekabet olarak algılandığı sorunu haline geliyor. Kritik nokta şu: demokratik sistemler yalnızca sandıkla değil, seçim rekabetinin adil olduğuna, yargının siyasi süreçlerin dışında kaldığına dair toplumsal inançla ayakta kalır. Bu inanç aşındığında sistem biçimsel olarak sürse bile meşruiyet zemini boşalır.

Burada, benim daha önce de kullandığım bir ayrım devreye giriyor: yakınsama ile el birliği arasındaki fark. Kılıçdaroğlu yönetiminin fiilen ürettiği sonuçların (muhalefeti örgütsel olarak zayıflatma, kurultayı erteleme, disiplin mekanizmasını iktidara değil kendi içindeki Özel kanadına yöneltme) iktidarın çıkarlarıyla örtüşmesi, bunun doğrudan bir koordinasyonun kanıtı olduğu anlamına gelmese de; seçmen algısı düzeyinde yaygınlaşan "iktidarla ortak hareket ediyor" şüphesi, sosyolojik bir algı verisi olarak okunmalıdır. Rawest/İstanpol anketinde CHP seçmeninin dörtte üçünün kararı "dış müdahale" olarak görmesi de bu algının gücünü gösteriyor. Analitik dürüstlük, sonuçların örtüşmesini otomatik olarak bir ittifakın kanıtı saymamayı gerektirir; ama bu örtüşmenin kendisi de başlı başına bir siyasi veridir.


V.a-2 : Hukuki ve Anayasal Zemin: Sürecin Beş Zaafı

Siyaset bilimi çerçevesindeki meşruiyet tartışmasının altında, daha teknik ve daha çürütücü bir hukuki zemin sorunu yatıyor. Alanın isimlerinin kararı değerlendirmesi, tek bir usul hatasından değil, birbirini besleyen beş ayrı zaaftan söz ediyor. Nedir bunlar?


Görev sorunu. T24'te yazan Prof. Dr. Turgut Tan, meselenin özünü "görevli mahkeme" sorununa bağlıyor: Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin ilgili dairesi, aslında seçim hukuku alanına giren bir konuda karar verdi. Anayasa'nın 142. maddesine göre mahkemelerin görev ve yetkileri kanunla düzenlenir ve görev, kamu düzenine ilişkin bir meseledir, yani taraflarca vazgeçilemez, mahkemenin kendiliğinden gözetmesi gereken bir husus. Anayasa hukukçusu Boyunsuz bu noktayı daha da keskinleştiriyor: dava, esasen Medeni Kanun'un dernek hükümlerine dayandırılmış, ama parti yönetim seçimine ilişkin usulsüzlük iddiaları bu yolla görülemez; "cumhuriyet tarihinde siyasi partilerle ilgili böyle bir dava" emsali yok. Ona göre doğru sonuç bir "görevsizlik" kararı olmalıydı.


Yetki (yer) sorunu. Yargıtay Onursal Başkanı'nın Odatv'ye verdiği değerlendirmeye göre, siyasi partilerin tüzel kişiliği kanunen merkezlerinin bulunduğu yerde kabul edilir; CHP'nin merkezi Ankara'dadır, dolayısıyla il/ilçe kongrelerine ilişkin davaların da Ankara mahkemelerinde görülmesi gerekir. Yetkisiz bir mahkemede açılan davanın sonucu, Yargıtay Ceza Genel Kurulu içtihadına göre görevi kötüye kullanma suçunu dahi oluşturabilecek bir teknik kusur taşıyor.


Kesinleşmeden sonuç doğurma sorunu. Belki en teknik ama en belirleyici zaaf bu. Lexpera'da yayımlanan hukuki değerlendirmeye göre, mutlak butlan davası bir tespit/inşai dava niteliğindedir ve bu tür davalarda karar, ancak temyizde onandıktan sonra sonuç doğurur. Ankara BAM ise bunu bildiği halde, kararın kesinleşmeden önce sonuç doğurmasını bir ihtiyati tedbir kararıyla sağladı; "davanın sonucunun öne çekilmesi" olarak tanımlanan, Yargıtay'ın pek çok kararında istisnai haller dışında kabul etmediği bir yöntem. Yani bugün fiilen yürürlükte olan "butlan yönetimi", hukuken henüz kesinleşmemiş bir kararın geçici bir tedbirle öne çekilmiş sonucudur; yani nihai değil, ihtiyati.


Masumiyet karinesi ihlali. Anayasa Hukuku Profesörü Korkut Kanadoğlu, Cumhuriyet'e yaptığı değerlendirmede kararın gerekçesinin devam eden ceza davalarındaki iddialara dayandırıldığını belirtiyor; bu, henüz hüküm giymemiş kişiler hakkında dava sonucu bağlamak anlamına geldiği için başlı başına masumiyet karinesini ve hukuk devleti ilkesini ihlal ediyor. Yani karar, ispatlanmış bir fiile değil, sürmekte olan bir isnada dayanıyor.


Butlan ile ihya arasındaki mantıksal kopukluk. Avukat Recep Dursun'un hazırladığı hukuki değerlendirme raporunun en çarpıcı iddiası şu: 38. Kurultay mutlak butlanla sakatlanmış olsa bile, bu durum otomatik olarak eski Genel Başkan Kılıçdaroğlu'nun görev süresini hukuken yeniden canlandırmaz. Başka bir deyişle, bir kurultayın hükümsüz sayılması ile önceki yönetimin göreve iadesi, hukuken birbirinden bağımsız iki sonuçtur; kararın bunları otomatik olarak birbirine bağlaması, kendi içinde ayrı bir sıçrama taşıyor. Dursun'un önerdiği doğru hukuki yol da bunu doğruluyor: kararın Yargıtay'a temyiz edilmesi, Seçim Kurulu ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Siyasi Parti Sicil Bürosu'na bildirimlerin yapılması, olağan kanun yolları tükendikten sonra da son çare olarak Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru; yani süreç, hâlâ hukuken nihai bir çözüme kavuşmuş değil.


Bu beş zaaf bir araya geldiğinde ortaya çıkan tablo şu: bugün "CHP yönetimi" olarak fiilen işlev gören yapı, ne anayasal bir dayanağa (yetkisiz mahkeme, görev tecavüzü) ne usuli bir kesinliğe (henüz temyiz edilmemiş, kesinleşmemiş bir tedbir kararı) ne de mantıksal bir tutarlılığa (butlan-ihya bağlantısının otomatik sayılması) sahip. Yani mesele yalnızca "meşruiyeti tartışmalı" bir yönetim değil; teknik hukuk diliyle söylenirse, sürecin kendisi eksik, itiraza açık ve nihai olmayan bir zemin üzerine kurulu. Bu da V.a'da tartışılan "yasal-rasyonel meşruiyet" sorununu, salt siyasi bir yorumdan çıkarıp somut, isimlendirilebilir hukuki kusurlara bağlıyor.


V.a-3 : Sürecin Güncel Durumu: Yargıtay Aşaması ve 20 Temmuz Eşiği

Yukarıdaki beş zaafın soyut bir hukuk tartışması olmadığını, sürecin fiilen hâlâ askıda olduğunu gösteren somut bir zaman çizelgesi var. Gelin bir de o zaman çizelgesini ele alalım:


YSK'ya başvuru ve ret (22 Mayıs 2026). CHP, kararı önce Yüksek Seçim Kurulu'na (YSK) taşıdı; YSK, gerekçeli ret kararında kendisinin hukuk mahkemelerinin verdiği kararların temyiz mercii olmadığını, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu'nun 361. ve devamı maddelerine göre bölge adliye mahkemesi kararlarının inceleme merciinin Yargıtay olduğunu açıkça belirtti. Yani YSK, kendi yetkisizliğini teyit ederek topu Yargıtay'a attı. Bu da sürecin en başından itibaren hangi organın nihai sözü söyleyeceği konusunda bir belirsizlik taşıdığını gösteriyor. Aslında Anayasa çok açık ama Anayasayı tajan kim!


Temyiz dilekçesinin geri çekilmesi ve yeniden verilmesi krizi. CHP Genel Merkezi (Özel yönetimi) kararı Yargıtay'a taşıdığında, göreve iade tebligatını almış olan Kılıçdaroğlu ve avukatları "mevcut yönetimin parti iradesini temsil yetkisi yoktur, bu başvuru kötü niyetlidir" gerekçesiyle bu dilekçeyi geri çektirdi. Bunun üzerine ikinci bir itiraz dilekçesi, bu kez doğrudan Özgür Özel'in şahsı adına Yargıtay'a sunuldu ve resmen kabul edildi. Bu ayrıntı önemli: hukuki temsil yetkisinin kendisi bile tartışmalı hale geldi — kimin CHP adına dava açabileceği sorusu, davanın esasından önce bir çıkmaza dönüştü. Özetle istenen zaten buydu.


Kararın zamanlamasına dair soru işaretleri. T24 yazarı Gökçer Tahincioğlu, karar metninin ilginç bir özelliğine dikkat çekiyor: karar tarihi metinde 21 Mayıs 2026 olarak belirtilirken, gerekçenin yazım tarihi boş bırakılmış; üstelik karara esas oluşturan bir ceza davasının 6 Mayıs'taki duruşmasının ertelendiği bilgisinin kararda dikkate alınmadığı görülüyor. Tahincioğlu bunu, kararın aslında ne zaman fiilen hazırlandığına dair bir belirsizlik olarak okuyor; teknik bir ayrıntı gibi görünse de, kararın hazırlanış sürecinin şeffaflığına dair ciddi bir soru işareti. Çok kibar ifade ediyprum siz lütfen anlayın.


20 Temmuz eşiği. Süreç şu anda tam bir kritik eşikte: Ankara 36. Bölge Adliye Mahkemesi'nin 21 Mayıs tarihli kararı, bugün (17 Temmuz 2026) itibarıyla PTT yoluyla Yargıtay 3. Hukuk Dairesi'ne fiilen gönderiliyor; yani dosya, iki aya yakın bir sürenin ardından henüz Yargıtay'ın önüne yeni ulaşıyor (ulaşacak mı bakalım). Özel, uzun süredir adli tatilin başlangıcı olan 20 Temmuz 2026'ya kadar bir karar beklediklerini, bu tarihe kadar karar çıkmazsa CHP'nin seçimlere katılamayacak duruma düşeceğini söylüyor. Hukukçu Ersan Şen'in Türkiye Gazetesi'ne yaptığı değerlendirmeye göre, duruşmasız bir inceleme olması halinde karar 20 Temmuz öncesinde çıkabilir; duruşmalı olması halinde ise yeni adli yılın başladığı 1 Eylül sonrasına sarkabilir. Ekonomim'in aktardığı bir kulis tahmini ise emsal bir mutlak butlan davasının (Cumhuriyet Vakfı davası) aynı dairede 73 gün sürdüğünü hatırlatarak süreci 2-3 aya yayıyor.

Kısacası: bugün itibarıyla "CHP yönetimi" olarak fiilen iş gören yapı, dosyası Yargıtay'a henüz ulaşmış, temsil yetkisi bile tartışmalı, kararın hazırlanış sürecine dair şeffaflık sorunları taşıyan ve nihai sonucu muhtemelen aylar sonra belli olacak bir hukuki askıdalık üzerine kurulu. Bu durum, V.a-2'de sayılan beş zaafı teorik bir eleştiriden çıkarıp, somut bir takvime ve somut bir belirsizliğe bağlıyor; mesele "meşruiyeti tartışmalı" olmanın ötesinde, sürecin kendisinin henüz hukuken bitmemiş olması.


V.b : Toplum Psikolojisi Ekseni: Öfke, Güven Aşınması ve İki Olası Rota

Benim için en önemli aşama bu şık; üzerinde en çok okuma yaptığım ve araştırdığım Toplum psikolojisi (belki de alanım olduğu için) CHP'nin 2024 yerel seçimlerinde birinci parti çıkmış olması, ardından bu kazanımın yargı kararıyla fiilen geri alınması, klasik bir öğrenilmiş çaresizlik (learned helplessness, Seligman) senaryosunun koşullarını taşıyor; kontrol edilebilir sanılan bir sonucun (seçim zaferi) tekrar tekrar kontrol dışı bir müdahaleyle geçersiz kılınması, seçmende sandığa gitme motivasyonunu aşındırma riski taşır. Ancak sahadaki veri bunun tam tersi bir psikolojik mekanizmayı da gösteriyor: reaktans teorisi çerçevesinde, bir özgürlüğün (burada: kendi liderini seçme özgürlüğü) tehdit altında olduğunu hisseden bireyler, o özgürlüğü yeniden tesis etme yönünde artan bir motivasyonla tepki verebilir. İzmir'de TOMA'ya rağmen meydanı terk etmeyen kalabalık, Lüleburgaz'da "değişik bir kalabalık" tasviri, disipline sevk edilen isimlerin bizzat mitinglerde sahnede yer alması işte bunların hepsi çaresizlikten çok reaktif bir mobilizasyonun izlerini taşıyor.


Arda Tunca'nın tabiriyle, birinci parti olma umudunun elden alınması halk nezdinde "psikolojik bir yıkım ve öfke" yarattı; bu öfkenin siyasi bir enerjiye mi yoksa bir yılgınlığa mı dönüşeceği belirsizliğini halen koruyor. Ruşen Çakır'ın Lüleburgaz mitingi sonrası vurguladığı uyarı da tam bu noktada kritik: tabandaki öfke gerçek ve güçlü, ama doğru yönetilememesi halinde bir siyasi yenilgiye dönüşme riski taşıyor. Burada iki olası rota var: öfkenin kurumsal bir alternatife (yeni parti) kanalize edilmesi, ya da öfkenin zamanla bir sinizme ve seçmen kayıtsızlığına evrilmesi. Kimi anket verisine göre (CHP seçmeninin %73,8'inin Özel'e yakın hissetmesi, yalnızca %11,4'ünün Kılıçdaroğlu grubunu tercih etmesi) şu an için ilk rotanın baskın olduğunu gösteriyor; ama bu, kurumsal bir çatı (yeni parti, hukuki tanınırlık, YSK önündeki engeller) olmadan kalıcı bir siyasi sermayeye dönüşmeyebilir. Grup kimliğinin "mağduriyet anlatısı" etrafında konsolide olması kısa vadede güçlü bir bağlılık üretir, ama bu bağlılığın sandığa yansıması için somut bir örgütsel kanal gerekir ; tam da Özel kanadının şu an inşa etmeye çalıştığı şey.


V.c : Jeopolitik Eksen: NATO Zirvesi ile Örtüşen Zamanlama

Burada gözden kaçırılmaması gereken bir yapısal örtüşme var. 36. NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü - North Atlantic Treaty Organization) Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi, 7-8 Temmuz 2026'da Ankara'da, Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde gerçekleşti. ABD Başkanı Donald Trump'ın Türkiye'ye ilk resmi ziyaretini de kapsayan, "NATO 3.0" doktriner tartışmalarının çerçevelendiği kritik bir zirveydi. Ankara Valiliği, zirve öncesinde ve sırasında 28 Haziran - 10 Temmuz 2026 tarihleri arasında il genelinde her türlü eylem, gösteri ve bildiri dağıtımını güvenlik gerekçesiyle yasakladı.


Bu tarih aralığı, CHP krizindeki en yoğun disiplin dalgasıyla (26 il başkanının feshi, ardından gelen yeni ihraç ve atama turları) ve Özel kanadının il turlarının en kritik evresiyle örtüşüyor. Burada iki ayrı analitik tuzaktan kaçınmak gerekiyor: birincisi bunu doğrudan bir "komployla zamanlandı" iddiasına indirgemek yani bu, kanıtlanabilir olmayan bir el birliği tespiti olur; ikincisi ise bu örtüşmeyi tamamen tesadüfe indirgemek; bu da siyasi analiz açısından saflık olur.


Daha isabetli okuma şu: Erdoğan yönetimi, uluslararası prestij açısından son derece hassas bir zirveyi (ilk kez bir ABD başkanını Türkiye'de ağırlamak, NATO'nun doğu-güney kanat mimarisinde Türkiye'nin rolünü tahkim etmek) tam da CHP'deki iç karışıklığın en görünür olduğu haftalarda üstlendi. "İstikrarlı, kontrollü bir Türkiye" imajının dışarıya sunulması ihtiyacı ile içeride muhalefetin sokak hareketliliğinin fiziksel olarak kısıtlanması arasındaki yapısal uygunluk, ayrı ayrı yürüyen iki süreç olsa bile birbirini pekiştiren bir sonuç üretti: NATO zirvesi haftasında Ankara sokakları zaten yasaklıydı, CHP'nin kurultay ve meydan siyaseti bu yasak çerçevesinin dışına taşamadı.


Bu, "dış politika iç politikayı belirler" tezinin ötesinde bir gözlem: Türkiye'nin NATO içindeki artan stratejik ağırlığı (Kürecik erken uyarı radarı, doğu-güney kanat entegrasyonu, savunma sanayii anlaşmaları) ; yani dışarıya karşı "güvenilir, istikrarlı müttefik" imajı, içeride muhalefetin manevra alanının daralmasıyla aynı takvime denk geldi. Bu, Türkiye'nin batı ittifakı içindeki pazarlık gücünün arttığı dönemlerde iç siyasi baskının da sıkılaştığı yönündeki gözlemle tutarlı bir görüntü oluşturur.


VI. AKP Bu Krizden Umduğunu Alabilecek mi?

Bu soru iki ayrı düzeyde yanıtlanmalı: taktik (parlamento aritmetiği) ve stratejik (Erdoğan'ın üçüncü dönem adaylığı). İkisi birbirinden bağımsız çalışıyor ve birinde alınan kazanç diğerini otomatik olarak çözmüyor.


VI.a : Taktik Düzeyde: Kazanç Var, Ama Tek Bir Değişkene Bağlı

Son bir ayda yayımlanan en az dört bağımsız anket (ANK-AR, SONAR, Yöneylem Sosyal Araştırmalar Merkezi ve Gündemar aktarımlı çalışmalar), birbirinden habersiz biçimde çarpıcı ölçüde tutarlı bir örüntüye işaret ediyor: AKP'nin birinci parti çıkabildiği tek senaryo, Kılıçdaroğlu'nun CHP'nin başında kalmaya devam ettiği senaryo. Yöneylem'in Haziran 2026 araştırmasına göre bu senaryoda AKP %24,5 ile birinci sıradayken CHP %13,1'de kalıyor; Özel'in genel başkanlığında ise tablo tersine dönüyor, CHP %36,6'ya çıkıp AKP'yi 12,1 puan farkla geride bırakıyor. ANK-AR'ın Haziran 2026 araştırması da aynı yönde: Kılıçdaroğlu senaryosunda AKP %30,9 ile önde, Özel senaryosunda CHP %34,8 ile AKP'nin (%27,5) önüne geçiyor; Özel'in yeni parti kurması senaryosunda da yeni parti %34 ile AKP'yi (%27,3) geride bırakıyor, Kılıçdaroğlu CHP'si ise %4,1'e düşüyor.


Bu çapraz doğrulama önemli, çünkü tek bir anket şirketinin metodolojik önyargısına indirgenemeyecek kadar tutarlı bir sinyal veriyor: AKP'nin mevcut avantajı, kendi siyasi performansından değil, doğrudan "atama yönetiminin" sürmesinden besleniyor. Bu da Bloomberg'in Türkiye analizinde kullandığı "böl ve yönet" çerçevesini sayısal olarak doğruluyor ; böylece Erdoğan'ın karşısında birleşik bir muhalefet çıkması zorlaşıyor. Ama aynı zamanda bu avantajın kırılganlığını da gösteriyor: kazanç, kalıcı bir siyasi başarıdan değil, tek bir değişkenin (kimin CHP'yi yönettiği) sabit kalmasından türüyor. Özel'in yeni partisi kurumsallaşıp seçime girme yeterliliği kazanırsa, bu taktik avantaj anket verisine göre neredeyse anında tersine dönebilir.


VI.b : Stratejik Düzeyde: Anayasal Aritmetik Çözülmüyor

Burada AKP'nin asıl sınırı CHP'den bağımsız, saf bir sayısal mesele. Anayasa'nın 101. maddesine göre cumhurbaşkanı en fazla iki kez seçilebilir; Erdoğan üçüncü kez aday olabilmek için ya doğrudan anayasa değişikliği (TBMM'de 400 oy, ya da referanduma götürmek için 360 oy) ya da Meclis'in beşte üç çoğunlukla (360 oy) erken seçim kararı alması gerekiyor. Cumhur İttifakı'nın (AKP-MHP) TBMM'deki toplam milletvekili sayısı ise 321, her iki eşiğin de belirgin biçimde altında. Ancak DEM ve Butlancı CHPlilerle bu senaryo 400'e evrilebilir.


Bu, kritik bir noktayı ortaya koyuyor: AKP, CHP'yi ne kadar örgütsel olarak zayıflatırsa zayıflatsın, kendi başına bu anayasal engeli aşacak sayıya sahip değil. Yetkin Report'ta Murat Yetkin'in aktardığı kulis bilgisi de bu açmazı doğruluyor — Erdoğan'ın yeniden adaylığı için ya yarı-başkanlık sistemine dönüşü de içerebilecek kapsamlı bir "yeni anayasa" formülü ya da DEM Parti'nin oylarına muhtaç kalacak bir aritmetik gerekiyor. Yani AKP'nin CHP krizinden umduğu şey muhtemelen yalnızca parlamentoda rahat bir çoğunluk değil, esasen sağ ve liberal muhalefet partilerinin veya DEM Parti'nin desteğiyle bu anayasal eşiği aşmak; ve CHP'nin zayıflaması bu ikinci hedefi otomatik olarak sağlamıyor.


VI.c : Cumhurbaşkanlığı Düzeyinde Ayrı Bir Risk

Parlamento sandalyesi hesabı ile cumhurbaşkanlığı yarışı hesabı da birbirinden ayrışıyor. ANK-AR'ın baş başa senaryo ölçümlerine göre, İmamoğlu-Erdoğan yarışında İmamoğlu %44,6'ya karşı Erdoğan %35,8'de kalıyor; Yavaş-Erdoğan senaryosunda fark daha da açılıyor (%46,2'ye %32,4); Özel-Erdoğan senaryosunda ise Özel %42,4'e karşı Erdoğan %37,6'da kalıyor. Yani CHP'nin parlamentoda zayıflatılmış olması, muhalefetin güçlü adaylarının cumhurbaşkanlığı yarışındaki üstünlüğünü ortadan kaldırmıyor ; bu da AKP'nin taktik kazanımının, asıl stratejik hedefi (Erdoğan'ın yeniden seçilebilirliği) güvenceye almadığını gösteriyor.


VI.d : Ara Değerlendirme: Kısmi ve Kırılgan Bir Kazanç

Toparlarsak: AKP bu krizden kısa vadede gerçek bir taktik kazanç elde ediyor mu, evet ediyor; bölünmüş ve "atama yönetimi" altındaki bir CHP karşısında parlamento üstünlüğü. Ama bu kazanç iki bakımdan sınırlı. Birincisi, kırılgan: tek bir değişkene (Kılıçdaroğlu'nun konumunun sabit kalması) bağlı, ve Özel kanadının kurumsallaşma başarısına göre hızla tersine dönebilir. İkincisi, yetersiz: AKP'nin asıl stratejik ihtiyacı olan anayasal eşiği (360-400 oy) aşma sorununu çözmüyor, çünkü bu sorun CHP'nin gücünden değil, Cumhur İttifakı'nın kendi Meclis aritmetiğinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla "AKP umduğunu alabilecek mi" sorusuna verilecek en dürüst yanıt: taktik düzeyde evet, stratejik düzeyde henüz hayır ve bu ikisi arasındaki makas, önümüzdeki dönemde Türkiye siyasetinin en belirleyici gerilim hattı olmaya aday.


VII. Genel Sentez

Bir aylık kronoloji, tek başına, iki farklı siyaset tarzının (kurumsal tasarruf ile sokak mobilizasyonunun) çatışması gibi görünüyordu. Ama bu çatışmayı besleyen zemin, en az onun kendisi kadar önemli. Hukuki bakımdan, bugün "CHP yönetimi" olarak iş gören yapı ne yetkili bir mahkeme kararına ne kesinleşmiş bir hükme ne de mantıksal bir tutarlılığa dayanıyor ; dosya bu satırların yazıldığı gün itibarıyla henüz Yargıtay'a ulaşıyor.


Siyaset bilimi açısından bu teknik eksiklik, rekabetçi otoriterlik modelinin tipik bir örneğine dönüşüyor: seçimler ortadan kalkmıyor, ama devlet gücü ; burada yargı, iktidar lehine asimetrik biçimde devreye giriyor. Toplum psikolojisi düzeyinde, tabanın tepkisi çaresizlik ile reaktans arasında salınıyor; hangisinin baskın çıkacağı, öfkenin kurumsal bir kanala (yeni parti) bağlanıp bağlanamayacağına bağlı. "Reaktans" (psychological reactance), sosyal psikolojide Jack Brehm'in 1966'da ortaya attığı bir kavram. Temel fikir şu: Bir kişi, sahip olduğu bir özgürlüğün ya da seçeneğin elinden alındığını ya da tehdit altında olduğunu hissettiğinde, o özgürlüğü yeniden kazanmak için artan bir motivasyonla tepki verir; çoğu zaman tam da engellenmek istenen davranışı daha güçlü biçimde sergileyerek.

Klasik örnekler:

  • Bir ürünün "sınırlı stok" ya da "yasak" olarak sunulması, ona olan talebi artırır (Romeo-Juliet etkisi de bu ailenin bir parçası).

  • Bir çocuğa "bunu yapma" demek, çoğu zaman tam da o davranışı yapma isteğini güçlendirir.

  • Bir otorite bir görüşü bastırmaya çalıştığında, o görüşe sempati artabilir.


Jeopolitik olarak bu iç kriz, Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığını tahkim ettiği ve sokağın fiziksel olarak susturulduğu bir haftaya denk geldi ;kanıtlanmış bir koordinasyon değil, ama göz ardı edilemeyecek bir yapısal örtüşme.


Bütün bu verilerin kesiştiği yerde asıl soru şuna dönüşüyor: bu kriz kimin işine yarıyor? Yanıt, tek boyutlu değil. AKP, kısa vadede gerçek bir taktik kazanç elde ediyor gibi olsa da, bu kazanç tek bir değişkene (Kılıçdaroğlu'nun konumunun sabit kalmasına) bağlı ve AKP'nin asıl stratejik ihtiyacı olan anayasal çoğunluğu (360-400 oy) sağlamıyor. Yani kriz, AKP'ye zaman kazandırıyor ama sorununu çözmüyor; CHP tabanına öfke ve mobilizasyon enerjisi veriyor ama henüz kurumsal bir kanaldan geçmiş değil;


Kılıçdaroğlu yönetimine fiili bir tasarruf gücü sağlıyor ama hiçbir meşruiyet zemini vermiyor. Kısacası, Temmuz 2026 itibarıyla ortada kazanan yok; yalnızca farklı derecelerde askıda kalmış taraflar var. Sürecin gerçek yönünü, iki eşik belirleyecek: Yargıtay'ın (muhtemelen ay sonrasına sarkacak) kararı ve Özel kanadının yeni partiyi somut, seçime girebilir bir kurumsal yapıya dönüştürüp dönüştüremeyeceği.


 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page