CHP SEÇMENİNE, MUHALİF TABANA VE DEMOKRATLARA YÖNELİK “UZLAŞI” ADIYLA PSİKOLOJİK HAREKÂTIN NEDENLERİ
Değerli Okurlarım,
Benim gibi milyonlarca yurttaş son 15, hatta 30 ve belki de 40 yıldır ülkemizde yaşanan gelişmeleri kaygıyla izliyor. Ancak sanıyorum ki bu kaygı, hiçbir dönemde bugünkü kadar derinleşmedi, hiçbir dönemde bu kadar varoluşsal bir niteliğe bürünmedi. Çünkü artık Türkiye’de mesele yalnızca ekonomi değildir. Mesele yalnızca dış politika, eğitim, güvenlik ya da günlük siyasi tartışmalar da değildir.
Bugün Türkiye’de seçmenin, özellikle de Cumhuriyet Halk Partisi seçmeninin ve demokrat kamuoyunun temel kaygısı; Atatürk Cumhuriyeti’nin geleceği, çağdaş demokratik hukuk devletinin devamı ve egemenliğin gerçekten kayıtsız şartsız millete ait olup olmayacağı meselesidir. Zira Türkiye’de siyaset uzun yıllardır halk adına değil; çoğu zaman halktan bağımsız güç dengeleri adına yapılmıştır. Kimlerdir bu güç dengeleri: sermaye, bürokrasi, mafya, savunma sanayisi, cemaatler, siyaset elitleri, medya patronajları, enerji sektörü, bankacılık sektörü vs. Siyasi partiler, liderler, medya düzeni, çıkar ağları ve çeşitli güç odakları; halkın iradesini merkeze alan gerçek bir demokratik dönüşüm ve halkın menfaatine siyaset üretmek yerine, çoğu zaman sistemi kendi dengeleri içinde yeniden üretmeyi tercih etmişlerdir.
Özellikle son 15 yılda ise siyaset yalnızca halktan uzaklaşmamış; yer yer toplumsal iradeyi baskılamaya, yönlendirmeye ve etkisizleştirmeye çalışan bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenle bugün yaşanan kriz yalnızca bir iktidar krizi değildir. Aynı zamanda bir temsil krizidir. Bir devlet krizi, bir hukuk krizi, bir güven krizi ve en önemlisi de Cumhuriyetin yönüyle ilgili tarihsel bir kırılma krizidir.
19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hapse atılmasıyla yaşanan şey, yalnızca bir hukuki süreç değildi. Aslında o gün Türkiye’de demokratik seçimli sistemin, devlet gücü ve yargı mekanizmaları üzerinden siyaseti daha agresif biçimde şekillendirme dönemine geçtiği duygusu toplumun geniş bir kesiminde daha görünür hâle geldi. Açık konuşmak gerekirse benim için isimlerin mutlak bir önemi yoktur. Siyasetçi gelir, siyasetçi gider. Daha doğrusu gitmelidir.
Çünkü demokratik sistemlerde hiçbir siyasetçi vazgeçilmez değildir.Kendisini devletin, halkın ve kurumların üstünde gören anlayış ise siyaset değil; siyasal sömürgecilik üretir. Bu nedenle ben Ekrem İmamoğlu’na yönelik hukuksuzluk iddialarına yalnızca “İmamoğlu olduğu için” tepki vermedim.
Tepkimi; hukuk devletinde olmaması gereken süreçlerin, toplumun gözü önünde giderek normalleştirilmesine verdim. Aynı nedenle Sayın Ümit Özdağ tutuklandığında da tepki verdim. Selahattin Demirtaş yıllardır siyasetin ve hukukun tartışmalı alanına dönüşmüş bir süreç içinde tutulduğunda da tepki verdim. Çünkü hukuk devleti ilkesi kişilere göre çalışmaz. Eğer hukuk; siyasi kimliğe, ideolojik yakınlığa, seçmen aidiyetine, medya desteğine, iktidarla ilişkiye
göre uygulanmaya başlarsa, ortada artık gerçek anlamda bir hukuk düzeni kalmaz. Ve tehlikeli olan da tam budur. Çünkü otoriterleşme süreçleri bir gecede kurulmaz. Önce toplum belirli hukuksuzluklara alıştırılır. Sonra o hukuksuzluklar sıradanlaştırılır. Elitler, siyasetçiler, çıkar odakları kendi hukuklarını inşa ederler. İşte bunun için bu gün Cumhuriyet Halk Partisi hedeftedir; daha doğrusu CHP seçmeni ve demokrat seçmenler hedeftedir.
NEDİR BU "UZLAŞI" DEDİKLERİ
Son günlerde Türkiye’de yalnız iktidar çevresinde değil; medyada, siyasette ve hatta kendisini “muhalif” olarak tanımlayan bazı yorumcu çevrelerde bile ortak bir söylem dikkat çekiyor:
“Uzlaşma.”“Normalleşme.”“Yumuşama.”“Gerilimi düşürme.”“Devlet aklı.”“Kontrollü geçiş.”
İlk bakışta demokratik olgunluk çağrısı gibi görünen bu söylemler, aslında çok daha derin bir siyasal ve psikolojik sürecin parçasıdır. Çünkü bugün Türkiye’de mesele yalnızca bir iktidar değişimi meselesi değildir. Mesele; Cumhuriyetin kurucu felsefesinin, demokratik egemenliğin, hukuk devletinin ve toplumsal iradenin nasıl bir geleceğe taşınacağı meselesidir.
Tam da bu nedenle, özellikle CHP seçmeni, muhalif taban ve demokrat kamuoyu; “uzlaşı” adı altında kontrollü bir restorasyona ikna edilmeye çalışılıyor.
Bugün Serdar Akinan’ın YouTube yayınını dikkatle izledim. Yayının birçok bölümünde Türkiye’nin içine girdiği yapısal kriz, devlet-sermaye-medya ilişkileri, bölgesel savaş ihtimalleri, Erdoğan iktidarının manevra alanı, CHP iç dengeleri ve “uzlaşı/restorasyon” arayışları konuşuldu. Aslında videonun en can alıcı fikri şuydu:
Türkiye’de yalnız iktidar değil, mevcut siyasal model tıkanmış durumda. Ve sistem şimdi kontrollü bir geçiş, kontrollü bir restorasyon arıyor.
Bu cümle ilk bakışta sıradan bir siyasal analiz gibi görülebilir. Oysa Türkiye’nin son 70 yılına bakıldığında bu ifade çok daha derin bir tarihsel anlam taşır. Çünkü Türkiye’de krizler çoğu zaman gerçek bir demokratik dönüşümle değil; “denge restorasyonlarıyla” yönetildi.
1950 sonrası çok partili hayata geçişten itibaren Türkiye’de ortaya çıkan temel model şuydu:
Toplum değişmek istediğinde sistem kontrollü esnedi; ancak devletin merkezî güç yapısı, elit dengeleri ve yönetim refleksi büyük ölçüde korundu.
1960 müdahalesi sonrası “denge siyaseti”, 1971 muhtırası sonrası kontrollü yeniden dizayn,1980 sonrası NATO yapılandırmalı devlet merkezli yeni sistem, 1990’larda koalisyon restorasyonları hukuksuzluklar, evrilmeler, 2002 sonrası AKP’nin ilk yıllarında AB ve reform söylemi üzerinden kurulan yeni merkez, hatta çözüm süreci hikayeleri ama ortada demokratik bir projenin hiç bir zaman olmayışı, 2016 sonrası "tek adam rejimi" hepsinde ortak bir mantık vardı: Siyasetin çözüm üretmediği ve halka rağmen kendi çıkarına ve küresel güçlere göre yapılandığı dönemlerin toplumdaki "reddediş" yani "bu gömlek bana olmadı" dediğinde oluşan büyük gerilimleri sistemin halkın yararına dönüşmesine izin vermeden yeniden yönetilebilir hâle getirmek.
İşte bugün de konuşulan “uzlaşı”, “normalleşme”, “yumuşama”, “denge siyaseti” söylemlerini bu tarihsel çizgiden bağımsız okumak mümkün değildir.
Bugün halk rahatsızdır, öfkelidir ve yaşanan mevcut krizler yalnızca ekonomik krizden kaynaklı değildir.
Türkiye bugün:
temsil krizini,
hukuk krizini,
kurumsal çöküşü,
medyaya, yargıya, adalete ve geleceğe dair güven kaybını,
dış politika sıkışmasını,
kimlik gerilimlerini, toplumsal ayrışmayı,
genç kuşak kopuşunu,
devlet kapasitesi aşınmasını
aynı anda yaşamaktadır. Bir de üstüne küreseljeopolitik çıkarlar eklenince sistem tamamen çökmüştür.
Bence tam da bu nedenle sistem şimdi kontrollü bir geçiş arıyor. Peki bu sistemi oluşturan elitler, siyasetçiler, sermaye ve patronlar kimler? Halktan olmadıkları kesin...
Peki kontrollü geçiş ne demek?
Bu, halkın öfkesinin tamamen siyasal bir dönüşüme yani "halk merkezli" bir yapıya dönüşmesine izin vermeden; sistemi yeni aktörlerle ma bu aktörlerin de sistem tarafından seçildiği, halkın masallarla uyutulduğu bir yeni kurgu demektir.
Yani mesele yalnız “Erdoğan sonrası Türkiye” değildir. Asıl mesele:Erdoğan sonrası oluşabilecek toplumsal enerjinin ne kadarının gerçek demokratik dönüşüme dönüşeceği, toplumsal uyanışın ne kadarının "yeni dünya düzenine göre" evriltileceği ve ne kadarının yeniden kontrollü bir merkeze çekileceğidir.
Bugün bazı gazetecilerin, yorumcuların ve siyasal aktörlerin sürekli: “uzlaşma”, “normalleşme”, “gerilimi düşürme”, “devlet aklı”, “kontrollü geçiş” vurgusu yapması tesadüf değildir.
Çünkü Türkiye’de ilk kez bir muhalefet partisi değil, doğrudan taban siyaseti değiştirici bir enerji üretmeye başladı. Özellikle Saraçhane sonrası ortaya çıkan toplumsal refleks, klasik merkez muhalefetin çok ötesine geçti. Bu nedenle bugün asıl tartışma şudur:
Türkiye; Atatürk ilke ve devrimleri ışığında laik, demokratik, sosyal hukuk Cumhuriyet olarak gerçek bir demokratik ülke mi olacak; yoksa mevcut sistem yalnızca yeni aktörlerle restore mi edilecek? Benim kaygım tam da burada başlıyor.
Çünkü bana göre bugün bazı çevrelerin önerdiği “uzlaşı modeli”, Türkiye’nin 1950’lerden beri yaşadığı temel yapısal sorunların yeni versiyonunu üretme riski taşıyor. Üstelik dünya artık eski dünya da değil.
Ortadoğu yeniden dizayn edilirken,küresel sistem sanki güvenlikçi görünümünde asıl köleler ve efendileri yaratma haline evrilirken, ulus-devletler ekonomik ve dijital baskı altına girerken, toplumlar yapay zekâ, veri kontrolü ve güvenlik politikalarıyla yeniden şekillenirken, Türkiye’nin yeniden yalnızca “denge restorasyonu” "uzlaşı" üzerinden yönetilmeye çalışılması gelecekte çok daha büyük kırılmalar yaratabilir.
Sözün özü: bugün “uzlaşı”, “normalleşme”, “yumuşama”, “denge siyaseti” gibi kavramlar yalnızca demokratik olgunluk adına dolaşıma sokulmuyor; daha çok yükselen toplumsal öfkeyi yeniden kontrol altına almak amaçlı.
Neden şimdi bu ifadeler yaygınlaşıyor?
Bence beş neden var.
1. Erdoğan sonrası ihtimal artık daha çok konuşuluyor
Ekonomi, yorgunluk, genç seçmen, uluslararası baskılar ve yerel seçim sonrası dengeler, “sonrası ne olacak?” sorusunu büyüttü.
2. CHP'nin nasıl ve kimlerce yönetilmesi gerektiği meselesi ilk kez müesses nizamın dışında tabanın kontrolüne geçme ihtimali
Özgür Özel, İmamoğlu, Kılıçdaroğlu, Mansur Yavaş hattı artık yalnız CHP iç meselesi değil; rejim geçişi tartışmasının merkezi.
3. Medya yoğunlaşması ve seçkinlerin kontrolü
Ana akım medya güven kaybettikçe halkın kendi haber ortamlarına yönelmesi.
4. Seçmen psikolojisi açıklama arıyor
Toplum artık tekil haber değil, “büyük resim” istiyor ve bu büyük resmin müesses nizamca değil "samimi dürüst siyaset eliyle" açıklanmasını talep ediyor. Bu da kulis + komplo + analiz karışımı yayınlara karşı tepkiyi arttırıyor.
Bence asıl olan CHP tabanını uzlaşmaya hazırlamaya çalışan her klik, tabana oynuyor.
“Özgür Özel anlaşacak” söylemi şu günlerde fısıltı gazetesi gibi yayılıyor. Bu fısıltının nedeni iki şekilde okunabilir:
Masum okuma: CHP’nin dağılmaması için Özel’in Kılıçdaroğlu veya parti içi eski kanatla uzlaşması gerektiği söyleniyor olabilir.
Operasyonel okuma: Tabandaki öfkeyi kırmak, “bakın anlaşma zaten olacak” diyerek tepkiyi önceden yumuşatmak amaçlanıyor olabilir. Benim değerlendirmem: Bu söylem kendiliğinden yayılmış basit kulis değil. Çünkü tam kriz anlarında “uzlaşacaklar” lafı, genellikle tabanın siyasal refleksini ölçmek ve yönlendirmek için kullanılır.
İşte bu günlerde hangi medya ortamını, kimleri izlediğiniz önemlidir. Şunu aklınızdn hiç çıkarmayın, hemen hemen hepsi, herkes kendi siyasi tarafı için ses verir. Doğaldır. Saygı Öztürk'ten Fikret Bilaya, Erol Mütercimlerden, Nevzat Çiçeğe, İsmail Saymazdan, Serdar Akinana, Hilal Köylüye, ve daha nicesine; amaç sadece size bana, halka bağımsız haber vermek değildir.
Şunu bilir şunu söylerim: KENDİ ADIMA: "uzlaşı" bir üst değerler kültürüdür. Gerçek uzlaşı:
halk iradesine dayanır,
şeffaftır,
adalet üretir,
hukuku kişilere göre değil ilkelere göre işletir,
toplumsal güveni büyütür.
Sahte ya da kontrollü uzlaşı ise çoğu zaman:
mevcut güç dengelerini korumayı,
toplumsal öfkeyi yatıştırmayı,
sistemi yeniden stabilize etmeyi,
halkın değişim talebini yönetilebilir sınırlara çekmeyi amaçlar.
Bu nedenle benim itirazım uzlaşının kendisine değil; halkın iradesini, Cumhuriyetin kurucu değerlerini ve gerçek demokratik dönüşüm ihtiyacını yeniden erteleyen “kontrollü uzlaşı” modellerinedir.
Kimse benden bu günkü sistemin aygıtlarıyla UZLAŞI BEKLEMESİN. Benim adıma uzlaşı masalarında söz alacaklar da şunu iyi bilsin: yok "milli menfaatler", yok "coğrafya sıcak savaş kapımızda", "yok iç savaş", yok "devletin demir yumruğu balyoz gibi uzlaşmayanların tepesine biner", yok "ekonomimiz uçuyor kaçıyor, en güçlü ülke biziz" gibi laf salatalarına yer verenlerle ben uzlaşmam, yalanlara bu milletin karnı tok.




Yorumlar