top of page

Gösterişi Bol, İçi Boş NATO Toplantısı Aslında Neye Hizmet Etti?

  • 5 gün önce
  • 8 dakikada okunur

Değerli Okurlarım, yaklaşık 10-15 günlük bir ara ile gündem konularını ele almaya başlıyorum. Bu süreçte biraz dinlenme, kendimi dinleme fırsatı buldum ve bu bana çok iyi geldi. Dinlenme sürecinde maalesef hem dünya hem ülke gündemi bir rahat durmadı. Yine hepimizi, ya da en azından duyarlı herkesin sinirlerini zıplatacak bol bol gelişme oldu. Kimi okurum geçtiğimiz hafta Ankara'lıların yaşadığı "zorunlu işkence" konusunda fikrimi yazmamı talep ettiydi. Aslında yazılacak çok şey var ama geçti giitti diyelim ve Ankaralıların yaşadıklarından çok gösterişi bol ama içi boş NATO toplantısı ile ilgili bir değerlendirme yazısı ile sizlerle yeniden analizlerde bulunanlım derim. Ben konuyu anlamamız için şöyle bir yapılandırma ile yazıyı kaleme almayı tercih ettim:


İki Ayrı Zirve, Aynı Salon


7-8 Temmuz 2026'da Ankara'da düzenlenen 36. NATO Zirvesi'ni anlamak için iki ayrı metni yan yana okumak gerekiyor. Birincisi, sonuç bildirgesinin resmi dili ; Washington Antlaşması'nın 5. maddesine "sarsılmaz bağlılık", Ukrayna'ya 70 milyar avro taahhüdü, 50 milyar dolarlık yeni tedarik anlaşması, Rusya'nın "uzun vadeli tehdit" olarak tescillenmesi.


İkincisi, bu bildirgenin arkasında saklanan ve asıl analiz edilmesi gereken gösterişli sahne arkası: çözülmeyen S-400 düğümü, netleşmeyen F-35 vaadi, Kongre'nin gölgesinde kalan CAATSA sözü, ve zirvenin gerçek işlevinin savunma sanayii pazarlığından çok NATO'nun kendi dönüşümünü resmileştirmek olduğu gerçeği.


Bu yazıda zirveyi üç bölümde ele alacağım: (1) tarihsel-jeopolitik kronoloji içinde nereye oturduğu, (2) resmi gündem başlıkları ve somut çıktılar, (3) çıktıların arkasındaki gerçek işlev.


I. Tarihsel Kronoloji: NATO'nun Üç Evresi ve Ankara'nın Yeri

İttifakın kendi iç literatüründe artık yerleşmiş bir dönemlendirme var:

  • NATO 1.0 (1949-1991): Soğuk Savaş boyunca Sovyet tehdidine karşı, ABD nükleer şemsiyesi altında klasik kolektif savunma ittifakı.

  • NATO 2.0 (1991-2022): Berlin Duvarı'nın yıkılmasından Rusya'nın Ukrayna'yı işgaline kadar uzanan dönem; Doğu Avrupa'ya genişleme, Balkanlar'dan Afganistan'a kriz yönetimi ve terörle mücadele operasyonları.

  • NATO 3.0 (2022-günümüz): Rusya-Ukrayna savaşıyla tetiklenen, savunma yükünün ve sorumluluğun kademeli olarak ABD'den Avrupa'ya kaydırıldığı, çok kutuplu dünya düzenine ve hibrit tehditlere uyum sağlamaya çalışan yeni evre.


Ankara Zirvesi'nin sembolik ağırlığı da burada yatıyor: 2004 İstanbul Zirvesi'nden 22 yıl sonra Türkiye'de düzenlenen ikinci NATO zirvesi olması, ve NATO 3.0 kavramının resmiyet kazandığı platform olarak tarihe geçmesi bekleniyor. 2025 Lahey Zirvesi'nde üye ülkelerin GSYH'lerinin yüzde 5'ini savunma ve bağlantılı güvenlik harcamalarına ayırma taahhüdü, Ankara'da somutlaştırılacak bir çerçeve olarak sunuldu.


Zirve, elbette boş bir zeminde gerçekleşmedi; arka planda üç kriz iç içe geçmiş durumdaydı: (1) Şubat'tan beri süren ve Temmuz başında yeniden alevlenen ABD-İran savaşı, (2) Rusya-Ukrayna cephesinde durağanlaşan ama bitmeyen çatışma, (3) Türkiye'nin kendi iç siyasi gündemi — zirve öncesinde Human Rights Watch'un Ocak 2026 tarihli "zirve öncesi baskı" raporunun gündeme getirdiği Türkiye muhaliflere karşı yürütülen tutuklama dalgası.


II. Resmi Gündem ve İlan Edilen Çıktılar

Sonuç bildirgesinin maddelerini ayıklarsak:

  1. Kolektif savunma teyidi : 5. madde vurgusu, "360 derece caydırıcılık ve savunma yaklaşımı."

  2. Rusya'nın tehdit tanımı : Avrupa-Atlantik güvenliğine yönelik "uzun vadeli tehdit" olarak resmi dile yerleşti.

  3. Ukrayna'ya mali taahhüt : 2026 için 70 milyar avro askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği; 2027'de en az eşdeğer seviyenin sürdürülmesi taahhüdü. Dikkat çekici detay: bu yükün büyük kısmının artık Avrupalı müttefikler ve Kanada tarafından finanse edildiği bildirgede ayrıca vurgulanıyor ; yani ABD'nin mali yükten çekilme eğiliminin kurumsal kabulü.

  4. Savunma sanayii tedarik paketi : 50 milyar doları aşan yeni tedarik anlaşması, kolektif üretim kapasitesini artırma taahhüdü.

  5. Bildirgenin İran/Hürmüz dili : müttefikler İran'ın "hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması" gerektiğini yineledi ve Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğüne tam saygı çağrısı yaptı; bu ifade, aynı hafta savaşın yeniden alevlenmesiyle birlikte Türkiye'nin İran'la sınır komşuluğu ve Hürmüz krizinden doğrudan etkilenme riski açısından hassas bir denge unsuru.


Zirdeden çıkan; buuraya kadarı, her zirvede görülen standart diplomatik dil. Asıl analiz gerektiren kısım, Türkiye özelinde ilan edilen ama gerçekleşmeyen ya da yarım kalan başlıklar.


III. Sahne, Sessizlik, Rant: Vaat Edilenle Gerçekleşen Arasındaki Makas

Ergin Yıldızoğlu'nun zirveyi "dört ayrı zaman" üzerinden okuyan çerçevesi, bu yazımın en isabetli tarifi olacak. Neden Ergin Bey'i önemsediğimi ise şöyle kısaca özetleyeyim :


Ergin Yıldızoğlu, 1952 İstanbul doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi mezunu bir iktisatçı ve yazar. 1989'da University of East Anglia'da "Kapitalist Üretim Tarzında Kriz Üzerine Teorik ve Tarihsel Bir Çalışma" teziyle doktora aldı; 1993'ten bu yana Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor. ODTÜ Avrupa Çalışmaları Bölümü (2001-2016) ve Atılım Üniversitesi'nde (2010-2015) "Küreselleşme ve Yeni Jeopolitik" dersleri verdi. Marksist/sol perspektiften küreselleşme, emperyalizm ve jeopolitik analizleri yapan, halen Londra'da yaşayan bir isim — akademik iktisat kökenli olup jeopolitik yorumculuğa geçmiş bir profil. Ben İslamcıların ve Türk İslam Sentezcilerinin bizzat ABD, emperyalizm ve İsrail ve Kapitalist sistemle ortak olduğunu düşünanlerdenim dolayısıyla kitapları arasında "Globalleşme ve Kriz, Emperyalizm ve Siyasal İslam Arasında Türkiye, Hegemonyadan İmparatorluğa " gibi eserlerinin bu günü anlamamızda önemli olduğunu düşünmekteyim. Gelelim  Sahne, Sessizlik, Rant: Vaat Edilenle Gerçekleşen Arasındaki Makas başlığıma;


Sahnenin zamanı: Trump'ın kamuoyuna sunduğu retorik — CAATSA'nın kalkacağı, F-35'in "değerlendirileceği", KAAN projesine motor desteği sağlanacağı. Bu, basın toplantılarında ve kapanış konuşmalarında bolca tekrarlanan, ama arkasında kurumsal güvence olmayan bir dil.


Sessizliğin zamanı: 2019'da "geri dönüşümüz asla olamaz" denilen S-400 sistemleri hâlâ orijinal konteynerlerinde bekliyor. Zirvede konuşulan çözüm; sistemlerin bir Körfez ülkesine devri; Rusya'nın "son kullanıcı anlaşması" gereği onayına bağlı ve bu onay henüz netleşmiş değil. NATO Genel Sekreteri Rutte'nin soruya verdiği yanıt da manidar: konuyu "ABD ile Türkiye arasındaki bir mesele" diye geçiştirip yorum yapmaktan kaçındı.


Rant zamanı: Türkiyede bizzat yetkili mercilerce ifade edilen "Avrupa'daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ittifakın hizmetine sunma" açıklaması, Türk ordusunun artık salt ulusal savunma aracı değil, yaptırımların kaldırılması karşılığında pazarlığa açılan bir koz olarak konumlandırıldığının itirafı niteliğinde de okunabilir.


S-400 / CAATSA / F-35: On Yıllık Bir Dosyanın Ankara'da Yeniden Ambalajlanması

Bu üçlü, zirvenin "gösteriş" ile "gerçek" arasındaki makasını en net gösteren dosya olduğu için ayrı bir başlığı hak ediyor; ve kronolojisi, Ankara'da konuşulanların neden bir "çözüm" değil, on yıldır süren bir çıkmazın yeniden servis edilmesi olduğunu gösteriyor.


a) Krizin kökeni (2013-2019): Türkiye, Suriye savaşının sivil can kaybına yol açmasının ardından 2012 sonunda NATO'dan hava savunma takviyesi istedi. 2013'teki ilk ihaleyi Çin'in CPMIEC şirketi kazandı, ama ABD yaptırım listesindeki bu şirketle anlaşma NATO baskısıyla 2015'te iptal edildi — aynı ihalede yer alan Amerikan Patriot'ları da fiyat ve teknoloji transferi konusundaki anlaşmazlık yüzünden elenmişti. Aralık 2017'de Türkiye, 2,5 milyar dolarlık bedelle Rusya'dan S-400 alımı için anlaşma imzaladı; bedelin yüzde 45'i peşin, yüzde 55'i Rusya kredisiyle karşılandı. İlk parçalar 12 Temmuz 2019'da teslim edildi.


b) Cezalandırma (2019-2021): ABD, teslimatın hemen ardından 17 Temmuz 2019'da Türkiye'yi F-35 programından çıkardığını açıkladı — gerekçe, S-400 radarlarının F-35'in görünmezlik özellikleri hakkında Rusya'ya istihbarat sağlayabileceği ihtimaliydi. Türk pilotların aldığı F-35 eğitimleri aynı ay durduruldu. Aralık 2020'de ABD Kongresi, CAATSA (Amerika'nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası) kapsamında Savunma Sanayiimize resmi yaptırım kararı aldı; dönemin SSB Başkanı İsmail Demir dahil üst düzey isimler mal varlığı dondurma ve vize yasağı listesine girdi. Yaptırımlar 7 Nisan 2021'de fiilen yürürlüğe girdi.


c) Donma dönemi (2021-2024): Türkiye füzeleri Rusya'ya iade etmedi, ama NATO içindeki çatlağı büyütmemek için sistemi tam operasyonel hale getirip radarları sürekli açık tutmaktan da kaçındı; yani S-400'ler fiilen yedi yıldır kutusundan çıkmadan bekliyor. Bu süre zarfında maliyet tablosu ağırlaştı: F-35 programından çıkarılma nedeniyle Türk savunma şirketlerinin (Aselsan, Roketsan, TUSAŞ gibi 900 parça üreten firmalar) kaybettiği üretim payı yaklaşık 10 milyar dolar; F-35 ortaklığı için o zamana kadar ödenen 1,4 milyar dolar; S-400 sözleşme bedeli 2,5 milyar dolar; toplamda nominal 3,9 milyar dolarlık bir hesap, ayrıca Rusya'ya ödenmeye devam eden bakım ve eğitim ücretleri.


Ankara'da "çözüm" görüntüsü (Temmuz 2026): Trump, Erdoğan'la görüşmesinin ardından CAATSA yaptırımlarını kaldıracağını, F-35 konusunun "değerlendirileceğini" açıkladı. Ama masadaki formül yeni değil, on yıldır konuşulan bir seçeneğin yeniden gündeme gelmesi: S-400'lerin bir Körfez ülkesine (BAE veya Katar ihtimali öne çıkıyor) satılması. Bu formülün önündeki engel de değişmedi: Rusya ile yapılan "son kullanıcı" (end-user) anlaşması gereği, sistemlerin üçüncü bir ülkeye devri Moskova'nın onayına bağlı; Kremlin sözcüsü Peskov "konu çok hassas, temas halindeyiz" demekle yetindi, net bir onay vermedi. Rusya'nın bu onay karşılığında Suriye/İdlib'de askeri esneklik, Sinop Nükleer Santrali ihalesi veya doğal gaz merkezi projesinde taviz isteyebileceği konuşuluyor; yani bir yaptırım dosyasını kapatmak için yeni bir jeopolitik bağımlılık kapısı aralanıyor. Üstelik CAATSA'nın kaldırılması otomatik bir F-35 dönüşü anlamına gelmiyor: ABD'ye özel FY2021 Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası, Türkiye'nin S-400'ü envanterinde bulundurmaması, sistemlerin fiziksel olarak Türk topraklarından çıkması, hiçbir Rus teknik personelin kalmaması ve gelecekte benzer bir sistem alınmayacağına dair bağlayıcı güvence verilmesini şart koşuyor ; bunların hiçbiri Ankara'da imzalanmadı, yalnızca "yol haritası" olarak konuşuldu. Trump'ın Başkanlık yetkisi de sınırsız değil: CAATSA feragati için Kongre'ye bildirim ve gerekçe sunması gerekiyor, ve İsrail ile Yunanistan'ın Türkiye'nin F-35'e yeniden erişmesine gösterdiği hassasiyet, Kongre'deki muhalefetin siyasi zeminini güçlü tutuyor.


Zirve sonrası fiyasko: Türk savunma sanayii çevrelerinin kendi tanıklığına göre, zirve için planlanan büyük satış kontratları (İspanya, Almanya, Polonya, İtalya ile ön görüşülen anlaşmalar) büyük ölçüde gerçekleşmedi; bu, sektör içinde açıkça "başarısız" bir sonuç olarak değerlendirildi. Somut kazanım sütununda esasen tek kalem var: fırkateyn, korvet ve denizaltı projelerinde ABD ile savaş gemisi inşa işbirliği mutabakatı.

  • CAATSA: Sözlü taahhüt var, hukuki süreç yok ; Kongre onayı ve S-400'ün fiziksel olarak ülkeden çıkması gibi somut ön koşullar henüz karşılanmadı.

  • F-35: "Değerlendirilecek" ifadesinin ötesinde bağlayıcı bir adım atılmadı; Trump'ın kendi açıklamaları zirve boyunca tutarsızlık gösterdi.

  • S-400'ün üçüncü ülkeye satışı: Formül konuşuluyor, ama Rusya'nın onayı; ve bu onayın hangi jeopolitik bedelle geleceği, hâlâ belirsiz.

  • PYD/YPG ve FETÖ başlıkları: Türkiye'nin uzun süredir gündeme getirdiği bu iki konuda ABD'nin adım atmayacağı zirve sürecinde bir kez daha netleşti.


On yıllık bu dosyanın Ankara'da "kritik eşik aşıldı" diye sunulması, aslında 2019'dan beri üçüncü ya da dördüncü kez tekrarlanan bir sahne; her seferinde "çözüme çok yakınız" mesajı verilip, hiçbirinde bağlayıcı bir sonuca ulaşılmadan bir sonraki zirveye devredilen bir dosya.


IV. Transatlantik Çatlağın Derinleşmesi

Zirvenin ikinci buzdağının altı konusu, ittifak içi birlik söyleminin altında büyüyen çatlak. Trump'ın zirve boyunca sergilediği tutarsızlık; İspanya'ya yönelik ticari ilişkilerin kesilmesi talimatı, Grönland taleplerinin yinelenmesi, basın toplantısında Japonya'yı "İslam Cumhuriyeti" diye anması, Zelenski'ye "Putin" diye hitap etmesi ; Avrupalı müttefiklerde ABD liderliğinin öngörülemezliğine dair algıyı pekiştirdi. Rutte'nin "ittifak her zamankinden daha bir arada" açıklaması, tam da bu çalkantılı saatlerin hemen ardından geldi; kriz yönetimi refleksiyle atılmış bir cümle olarak okunabilir. Eğer öyle değilse Rute'nin algı düzeyi ciddi bir sorun demektir.


V. Zirve Gerçekte Neye Hizmet Etti?

Buraya kadarki veriyi bir araya getirdiğimde, zirvenin üç ayrı ve gerçek işlevi olduğunu görüyorum; hiçbiri sonuç bildirgesinde yazmıyor:


1. NATO'nun "alan dışı" dönüşümünün resmileştirilmesi. İttifakın 1990'lardan beri süregelen, coğrafi sınırlarının ötesine taşma eğilimi, NATO 3.0 çerçevesinde artık kurumsallaşmış bir doktrine dönüştü. Ankara'da somutlaşan asıl mesaj, ittifakın Rusya-Ukrağı ekseninin ötesinde küresel bir güç projeksiyon aracına evrildiğidir.


2. Avrupa'nın yük devralmasının sahnelenmesi. Ukrayna'ya yönelik finansmanın büyük kısmının artık Avrupa ve Kanada tarafından karşılanıyor olması, ABD'nin mali sorumluluktan çekilme sürecinin bildirge diliyle meşrulaştırılması anlamına geliyor.


3. Türkiye için sembolik prestij üretimi amaçlandı ama yapısal bağımlılık arttı. Zirvenin organizasyonel başarısı (32 üye devlet ve hükümet başkanı, yaklaşık 100 bakan, güvenlik açığı olmadan tamamlanan bir dev organizasyon) tartışmasız bir prestij kazanımı özellikle organizasyonu ele alan firmalar açısından; 2004'te başbakan eşi sıfatıyla NATO zirvesine davet edilmeyen Emine Erdoğan'ın bu kez ev sahibesi olması, iktidarın iç kamuoyuna sunduğu sembolik anlatının güçlü bir unsuru oldu. Ama bu görünürlük, S-400'ün çözülmemiş olması, F-35'in belirsizliğini koruması, CAATSA'nın Kongre onayına asılı kalması gibi yapısal meselelerin üzerini örtemedi. Somut kazanım sütununda esasen bir gemi inşa mutabakatı var; geri kalanı niyet beyanı düzeyinde kalıyor.


Sonuç olarak: Bu zirve, attığım yazı başlığının hakkını sonuna kadar verdi. Gösteriş kısmı fazlasıyla vardı; 32 devlet ve hükümet başkanı, yaklaşık 100 bakan, kusursuz güvenlik organizasyonu, aile fotoğrafları, "tarihi ev sahipliği" anlatısı...İçerik kısmına gelince: bildirgenin maddeleri her zirvede tekrarlanan standart diplomatik dilin ötesine geçmedi; Ukrayna'ya taahhüt edilen finansmanın zaten büyük kısmı Avrupa'nın sırtına yüklenmiş durumda; Türkiye'nin masaya koyduğu on yıllık S-400/CAATSA/F-35 dosyası yine "yol haritası" düzeyinde kaldı, hiçbir bağlayıcı hukuki adım atılmadı; planlanan savunma sanayii satış kontratlarının büyük kısmı gerçekleşmedi; PYD/YPG ve FETÖ gibi Türkiye'nin asıl gündem maddeleri bir kez daha karşılıksız kaldı. Somut ve bağlayıcı çıktı sütununda yalnızca bir gemi inşa mutabakatı var; geri kalan her şey niyet beyanı, sözlü taahhüt ve "değerlendirilecek" kelimesiyle idare edildi. Zirve, bir sonuç üretme mekanizması değil, sonuçsuzluğun tören eşliğinde meşrulaştırıldığı bir sahne olarak sonuçlandı. Geriye kalan tortu: Ankaralılara yapılan işkencenin örtüsü oldu.


Evet gündemin bence en önemli konularından biri NATO Zirvesiydi; ama çok daha önemli gündemimiz Türkiyeyi bekleyen iç ve dış gelişmeler var. CHP'nin geleceği daha doğrusu ÖZGÜR ÖZELin liderliğinde yeni bir Kurtuluş Savaşının ne şekilde verileceği meselesi. Bu yazımı da bu ara hemencecik kaleme alacağım, zira sadece Türkiye'yi değil bölgemizi de etkileyecek bir konu.

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page