Gülistan Doku'nun Katli ile Kahramanmaraş'ta Bir Okulda Gerçekleşen Katliam'ın ANATOMİSİ
- 22 Nis
- 8 dakikada okunur
Değerli Okurlarım,
Her gün bir faciaya uyandığımız bir ülkede, her gün binlerce gazeteci ve araştırmacının yaptığı analizlerde, sıradan vatandaşların artık öfkesi çok iyi analiz edilmelidir.
Ülkemizde yaşananlar — ekonomik, sosyolojik, siyasi, kültürel travmalar — öyle sanıldığı kadar tek çerçeveli ve "çökmüş bir sistemin" çıktısı değildir. Çok daha boyutlu, derin yapısal ve bilinçli bir tercihin yönetimi ile gerçekleşmektedir. Bu ülkeyi gerçekten seven, gerçekten düşünen ve bu ülkeye damarlarına kadar sevgiyle bağlı tüm vatandaşların; onurlu ve vicdanlı, dahası içinde insani değerler bulunduran herkes — hangi görüşten, hangi ideolojiden olursa olsun — tüm yurttaşlar artık şunu tam olarak idrak etmek ve ifade etmek zorundadır:
Ülke yönetilemiyor değil; bilerek, isteyerek, bilinçli olarak, adaletsizce, Anayasaya aykırı yönetilmektedir.
Bu benim teşhisim değildir. Bu teşhis bilimsel bir veridir. Nasıl ve hangi bilimsel verilere dayanıyor derseniz, size dış politikadan, ekonomiye, bürokrasiye, her alanda somut ve net veriler sunarım. Ancak ne bu sayfalar yeter ne de günler...
Ben size bu gerçekliği; net olarak anlatacak son haftalardıki gelişmelerden sadece örnekler vererek, halkın çoğunluğunda artık sık sık dillendirilen "Ülke yönetilemiyor değil; bilerek, isteyerek, bilinçli olarak, adaletsizce, Anayasaya aykırı yönetilmektedir" ifadesini olgularla anlatacağım.
Önce yanlış soruyu sormayı bırakalım.
Nisan 2026'da Türkiye'nin gündemine bir kez daha oturan Gülistan Doku davası etrafındaki tartışmaların büyük çoğunluğu "nihayet adalet işledi mi?" sorusuna yanıt arıyor. Tutuklamalar, gözaltılar, Adalet Bakanı'nın kürsüden yaptığı açıklama, sosyal medyada dolaşıma giren "gecikmiş adalet" "ucu nereye giderse gitsin hesap sorulacak" söylemi ve bunca gösteri bana göre, benim düşünceme göre, özür dileyerek ifade etmeliyim "drama" sahnesi; bunların hepsi doğru sorunun etrafından dolaşıyor.
Doğru soru şu: Bu adalet neden altı yıl işletilmedi?
Bu soruyu sormadan bugünkü gelişmeleri "adaletin tecellisi" olarak okumak, hem analitik olarak yetersiz hem de siyasi olarak naif. Ben son derece "romantik" biri olarak, "biraz akıl" demeyi tercih edip, bu ikisinden kaçınmaya çalışıyorum. Gelin "akıl" dediğimiz şeyin nasıl işlediğine bir bakalım;
Bir Kariyer Çizgisi, Bin Kelimelik Analiz: işte bu sadece akıl değil, uzmanlık gerektiren bir bilimsellik:
Tuncay Sonel ( 2017'de Tunceli Valisi olarak atandı. Görev süresi boyunca aynı zamanda Tunceli Belediyesi'ne kayyum olarak da atanmıştı; yani ilin hem mülki amiri hem belediye yöneticisiydi. Gülistan Doku'nun kaybolduğu 5 Ocak 2020'de Tunceli'nin valisiydi), Gülistan Dokunun katlinden tam beş ay sonra, Haziran 2020'de Tunceli Valiliğinden, terfi ederek: Ordu Valisi oldu.
Ordu'da üç yıl geçirdi. 2023'te bir kez daha yükseldi: Mülkiye Başmüfettişi oldu. İçişleri Bakanlığı bünyesinde, tam anlamıyla denetim makamında bir göreve geldi. Gülstan Doku davasının savcısının ve Tunceli Valisinin ve Adalet Bakanının değişiminden sonra güya " yeni deliller ve tanıklar" nedeniyle, 17 Nisan 2026'da gözaltına alındı. 21 Nisan'da tutuklandı.
Bu kariyer çizgisine bakmak, uzun bir analiz yazmaktan daha fazlasını söylüyor. Kısaca, bürokrasinin ve devletin en yüksek makamlarına hızla çıkan Sonel, 2020-2023 arasında sorgulanmadı; hesap sorulmadı. Şimdi bu veriyi elde tutun. Gelelim ikinci veriye:
"İntihar" Bir Senaryo Olduğunda
Size vereceğim veriler tamamen bilimsel ve ispatlı verilerdir. Türkiye'de "İNTİHAR" denerek kayıtlara giren ölüm oranlarını biliyor musunuz?
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun 2025 raporuna göre son beş yılda en az 1.267 şüpheli kadın ölümü kayıtlara girdi. 2025'te şüpheli kadın ölümlerinin sayısı, faili belli kadın cinayetlerini sayısal olarak geçti.
TÜİK verilerine dayanılarak hazırlanan Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin 2025 tarihli notuna göre 2024 yılında Türkiye'de 4.460 kişi intihar sonucu hayatını kaybetti. 2000 yılında 1.802 olan bu rakam 2022'de 4.218'e çıktı — yani son 24 yılda intihar oranı 2,25 kat arttı.
Ama asıl çarpıcı veri başka: TÜİK'in 2015-2019 verilerinde birinci sıradaki intihar nedeni "Bilinmeyen" kategorisi. Bu beş yılda bilinmeyen nedenle gerçekleşen toplam intihar vakası 7.351. Lütfen tarihlere dikkat.
Şimdi bu verilerle Gülistan Doku davasına bakalım:
Gülistan Doku'nun kaybolduğu günden itibaren soruşturma, delillerin nereye işaret ettiğine göre değil; önceden kurulmuş bir anlatıya göre şekillendi: "intihar." Arama çalışmaları Uzunçayır Baraj Gölü'nde yoğunlaştırıldı. Köprüdeki o tek kamera görüntüsü, dünyanın "son anı" olarak sunuldu. Gülistan'ın arkadaşları o dönem KPSS'ye hazırlandığını, neşeli olduğunu anlattı; yurttaki not "şaka amaçlı" yazılmıştı. Bunların hiçbiri soruşturmanın yönünü değiştirmedi. Çünkü "intihar" bir ihtimal değil; soruşturmayı sınırlayan metodolojik bir çerçeveydi. Bir cinayet soruşturmasının gerektirdiği kapsamlı delil toplama mekanizması hiç devreye girmedi. Köprünün ötesine bakılmadı; bakılmasına izin verilmedi.
Devleti Temsil Eden Valilik Makamı ve Valinin Denetimsiz İktidarı
"Omnipotans" diye bir kelime size sunacağım, bu kelime aynı zamanda psikolojik rahatsızlıklarda da kullanılır. Latince kökenli bir kelimedir, "her şeye gücü yeten" anlamına geliyor. Teolojide (Dini Okumalarda) Allahın/Tanrı'nın sınırsız gücünü tanımlamak için kullanılır. Siyaset biliminde ise bir aktörün kendi alanında neredeyse mutlak ve denetimsiz güce sahip olması anlamında kullanılır. Hani kimi seçmen bazı siyasetçiler için "o bizim peygamberimiz" ifadesi kullanarak bir siyasetçiyi yüceltmek isterken sarf ettikleri o söz var ya, toplumsal ve yönetimsel psikolojimizin de yansımasıdır.
Eski Vali Sonel'in Tunceli'deki pozisyonu onu hem suçu işleyenleri koruyacak, hem delilleri karartacak, hem de soruşturmayı yönlendirecek kapasiteyle donattıydı; kısaca devletin gücü orada o valiydi.
Türkiye'de bir il valisi aynı anda birden fazla şeydir: mülki idare amiri, güvenlik koordinatörü, yerel kurumların fiili patronu. Bu yapısal tasarım, kötü niyetli bir valiye hem suçu örtbas etme kapasitesi hem de soruşturmayı yönlendirme imkânı tanıyor. Bu şunu da gösteriyor: bir hukuk devletinde denetimsiz tek bir makam olamaz, "sorumsuzluk" makamı diye bir makam olamaz.
Soruşturma boyunca ortaya çıkan tablo şuydu: SIM kart aileden savcılık kanalı dışında, valinin talimatıyla alınmış ve veriler talimatıyla silinmişti. 700 saatlik kamera görüntüsü ortada yoktu. Hastane kayıtları imha edilmişti. Sorgulama sırasında Celal Altaş'ın savcılığa söylediği şey bu açıdan fazlasıyla açık: bu ölçekte dijital verinin silinmesi "ancak o şehrin mülki amirinin talimatıyla mümkün" olabilirdi; ve dahası bunu ortaya çıkaracak ve takibini yapmakla görevli tüm yetkililer, makamlar mevcut iken görevini yapmayan bürokratlar ve bir devlet vardı.
Gelelim devlet ciddiyetine ve hukuk devletine uymayan bir başka yönetim biçimine: bürokratların konunun bağlantılarıyla, ailelerle ve kamu yönetimine verdiği "duygusal söylem ve eylemlere" Sonel'in, aileyi de yanına alarak tüm devlet kurumlarını köprüye kilitlemesi, medyaya bu görüntüleri vermesi ve "devlet gereğini yapıyor" imajı çizmek için kameralara poz vermesi hiç kimse için anormal karşılanmamıştı. Devlet ciddiyetinde ve liyakatli bir bürokrasi de böyle görüntüler verilmez, sorumsuzluk ve ayrıca profesyonellikten uzak görüntülerdir. Kimse, ne vatandaş ne devletin yetkilileri, sen ne yapıyorsun demedi. Yetmedi, Sonel "İki kızım üzerine yemin ederim, Gülistan intihar etti, size bedenini vereceğim" dedi, yeminle billahla, Allahla dolulu cümleler kurdu. Yine devlet yönetiminde bu kadar çok yeminler, din, vs kullanılmış bir döneme herhalde hiç rastlamadık şu son 20 yılda rastladığımız kadar. Bir hukuk devletinde bu ifadeler yerine herkes görevini yapar ve adalet sağlanır. Sonel bir şüpheli olması gerekirken "devletin valisiydi". Şüpheli ile soruşturmacı aynı kişi olduğunda, soruşturma mekanizması başından beri işlevsiz kalır. Bunu milletini seven, millet için hizmet eden bir devlet bilir.
Devlet İçindeki Güç Ağı
Dosyanın bir başka kritik anomalisine gelelim: Zaynal Abakarov'un (şüpheli erkek arkadaş) üvey babası eski emniyet müdürü Engin Yücer'di, başlangıçta soruşturmanın içindeydi bu şahıs.
Savcılık cephesinde tablo daha az dramatik ama yapısal olarak aynı derecede sorunlu. Dosyayı açan savcı zamanla Yargıtay tetkik hakimi oldu. Ardından başka savcılar geldi, geçti. Her değişimde kurumsal hafıza sıfırlandı; yeni savcı, geçmiş savcının sormadığı soruları sormak zorunda değildi.
Ekim 2025'te Başsavcı Ebru Cansu dosyaya baktı ve bu defa 700 saatlik kamera görüntüsünü dosyaya ekledi. Bu görüntüler zaten kayıtlardaydı.
Cansu'nun Tunceli'ye atanmasının zamanlaması da not edilmesi gereken bir veri: 13 Haziran 2024 tarihli HSK kararnamesiyle göreve geldi. Bu atama, Sonel'in 2020-2023 yılları boyunca doğrudan amiri olan eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu'nun çekilmesinin üzerinden bir yıl geçmişti. Kasıtlı bir alan açma mı, yoksa tesadüf mü? Bu soruyu yanıtsız bırakmak, yanıtlamaktan daha kolay.
Yasama Kapısı da Kapalıydı
Yargı işletilemezken, yasama denetim kanalı da işletilmedi. 2022'de muhalefetin verdiği araştırma komisyonu önergesi, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. Dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, ailenin görüşme talebini kapıda çevirdi. Aile Tunceli Adliyesi önünde oturma eylemi yaptığında polis tarafından engellendi.
Mahkeme kapısı dar, meclis kapısı kilitli, bakanlık kapısı kapalı. Geriye kalan tek kapı; ailenin, kadın örgütlerinin ve sosyal medyanın ısrarla canlı tuttuğu kamuoyu baskısıydı. Dosyanın bugün bu noktaya gelmesinde bu baskının payı küçümsenemez; ama bu pay, kurumsal bir başarıdan, demokratik bir toplumdan kaynaklanmıyordu; kurumsal başarısızlığın zorunlu telafisiydi.
Kahramanmaraş: Aynı Soru, Farklı Bir Durum
15 Nisan 2026. Kahramanmaraş'ın Onikişubat ilçesinde Ayser Çalık Ortaokulunda, 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli, babasına ait silah ve şarjörle iki sınıfı taradı. Bir öğretmen, on öğrenci hayatını kaybetti.
Saldırganın babası 1. Sınıf Emniyet Müdürü ve Polis Başmüfettişi Uğur Mersinli'ydi. Annesi ise öğretmen.
Olayın ardından ortaya çıkan tablo, Gülistan Doku dosyasıyla rahatsız edici bir ayna ilişkisi kuruyor. Okul Aile Birliği Başkanı, çocuğun daha önce bir öğrencinin avucuna kalem sapladığını, kendi elini bıçakla kestiğini, boğazını kestiğini ve sık sık saldırgan davranışlar sergilediğini ifade etti. Anne bir uzmana başvurmuş; psikolog "bu durum beni aşıyor, bir psikiyatriste götürülmeli" uyarısında bulunmuş. Okulda çocuğu denetim altına alan öğretmenin "norm kadro fazlası" gerekçesiyle yeri değiştirilmiş.
Ve en kritik iddia: aynı okuldaki bir öğrencinin velisi, saldırganın bir ay önce hastanede kendisini jiletle yaraladığını, ancak babasının emniyet mensubu olması nedeniyle bu durumun adli sicil kaydına işlenmediğini öne sürdü. Bu iddia henüz soruşturma aşamasında, doğrulanmış değil. Ancak, sistemin nasıl işlediğine bir örnek.Türkiye'de devletin içindeki konum, hangi sinyallerin görünür hangilerinin görünmez kılınacağını belirliyor. Gülistan Doku'da bir vali bu konumdaydı. Kahramanmaraş'ta bir emniyet müdürü. Sonuç ve mekanizma aynı: uyarı sinyalleri görmezden geliniyor, kayıtlar işlenmiyor, hesap sorulmuyor. Ölenler öldükleriyle kalıyor. Sonradan gelen adalet ise adalet değil!
Yargının İki Yüzü: Baskı Aracı ve Vitrin
Gülistan Doku dosyasının neden son dönemlerde ivme kazandığını anlamak için, aynı günlerde Türkiye'de başka nelerin yaşandığına bakmak gerekiyor.
Takvime bir bakalım. Yalnızca son on günde neler olmuş:
11 Nisan: Üsküdar Belediyesi'ne rüşvet operasyonu; başkan yardımcısı dahil 9 kişi tutuklandı.
12 Nisan: CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı İZBETON dosyası kapsamında tutuklandı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel "imza yetkisi bile yoktu, herkes biliyor ki Ankara İl Başkanı olmasaydı tutuklanmayacaktı" dedi.
14 Nisan: Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş hakkında, 2023 seçim mitinginde belediye araçlarının kullanıldığı iddiasıyla soruşturma izni verildi.
17 Nisan: Yavaş "Haram yemedik, bulamazsınız" derken, aynı gün İçişleri Bakanı Çiftçi Yavaş ve 11 kişi hakkında 40 milyon TL kamu zararı iddiasıyla ikinci bir soruşturma izni daha verdi. Yine aynı gün: CHP'li Eşme Belediye Başkanı Yılmaz Tozan gözaltına alındı. Ve yine aynı gün: Eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel gözaltına alındı.
18 Nisan gece saat 01.00'de İstanbul'da 45 adrese eş zamanlı operasyon yapıldı; Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel dahil 20 kişi gözaltına alındı.
20 Nisan: Manavgat Belediyesi'ne 21 şüpheliyi kapsayan yeni operasyon dalgası.
22 Nisan: Ataşehir Belediye Başkanı Adıgüzel ve 18 kişi tutuklandı.
On günde: beş ayrı belediyeye operasyon, iki belediye başkanı tutuklaması, bir parti il başkanı tutuklaması, Türkiye'nin en yüksek ankete sahip belediye başkanına on günde iki ayrı soruşturma izni. Ve bunların tam ortasında: altı yıldır rafa kalkmış Gülistan Doku dosyasında eski bir valinin tutuklanması.
Mansur Yavaş bu tabloyu şu sözlerle özetledi: "Şu ana kadar CHP'li belediye başkanlarından operasyona uğrayan, tutuklanan çok insan olmasına rağmen başka partilerden, özellikle iktidar partisinden aynı muameleye maruz kalan hiç kimseyi görmedik." Daha önce ise şunu kaydetmişti: "Tutukluluğun istisna olması gerekirken artık tutukluluk usul esas haline getirildi."
Bu tablo, karşılaştırmalı siyaset dilinde"seçici yargı aktivizmi" olarak tanımlanan örüntüyle örtüşüyor. Levitsky ve Ziblatt'ın Demokrasiler Nasıl Ölür çalışmasında belgeledikleri süreçte seçici yargı sistemi iki ayrı işlev görür: muhalefete baskı aracı, kamuoyuna meşruiyet vitrini. Bu iki işlev birarada ilerler.
17 Nisan bunu çıplak biçimde gösteriyor: Gülistan Doku dosyasında Sonel gözaltına alınırken, aynı gün Eşme Belediye Başkanı gözaltına alınıyor ve Mansur Yavaş'a ikinci soruşturma izni çıkıyor. Bir adalet penceresi açılırken, iki baskı kapısı da aralanıyor.
Kasıtlı bir koordinasyonun ürünü olduğunu iddia etmek için elbette elimizde kanıt yok; böyle bir iddia analitik değil, spekülatif olur. Ama şunu söylemek mümkün: biri baskı, diğeri vitrin işlevi gören iki süreç aynı anda işlediğinde, ikincisi birincinin yarattığı toplumsal öfkeyi yumuşatır. Tam da muhalefet belediyelerinin sistematik baskıyla bunaldığı, kamuoyunda "bu kadarı da olmaz" duygusunun doruğa çıktığı bir haftada, yıllardır vicdanlarda kanayan Gülistan Doku dosyası ivme kazanıyor ve "bak, adalet herkese eşit uygulanıyor" mesajını üretiyor.
Gülistan Doku'nun ailesi altı yıl boyunca bu mekanizmaların kurbanı oldu. Bugün aynı mekanizmanın hangi işleve hizmet ettiğini sormak, onların mücadelesine ihanet değil; o mücadelenin gerçek anlamını korumaktır.
Seçici Adalet: Bir Tanım
Gülistan Doku dosyası, Türkiye'de adaletin ne zaman çalıştığını değil; hangi koşullarda çalıştırıldığını gösteren yapısal bir örnek olarak okunmalıdır.
Cezasızlık, suçun soruşturulmaması değildir. Soruşturuluyor gibi yapılarak sonuçsuz bırakılmasıdır. Bu dosyada mekanizmanın tüm bileşenleri çalıştı: "intihar" narratifi, mülki amirin delil karartma kapasitesi, şüphelinin soruşturma mekanizması içindeki konumu, savcı rotasyonu, yasama denetiminin yokluğu, ailenin her adımda bürokratik duvarla karşılaşması ama gücünü kadın stkları ile birleştirmesi.
Evet kimi tutuklamalar bu tablonun bileşenlerinden bir kısmını kırdı. Ama yapıyı değiştirmedi. Kahramanmaraş da değiştirmedi. Devlet içindeki konumun hangi sinyalleri görünür, hangilerini görünmez kıldığını belirleyen mekanizma hâlâ yerli yerinde duruyor. Peki buna kim izin veriyor!
Doğru Soruyu Sormak
Bir üniversite öğrencisinin katledilmesi, ancak devlet içindeki güç çatışması bu dosyayı kaldıraç olarak kullanmaya başladığında "çözülmesi gereken bir suç" mertebesine yükseliyor. Altı yıl boyunca o mertebede değildi.
Gerçek adalet; bir dosyanın güç savaşları elverdiğinde değil, suç işlendiği an kurumsal bir refleksle açıldığı gün tecelli eder.
Bugün yaşananlar, devlet ve iktidar bütünlüğünün Anayasaya mı dayandığı yoksa bir tür ortaklığa mı dayandığı sorusunu elbette sordurur. Ama şunu da sormamızı zorunludur: böylesi bir devlet sisteminde tutuklamaların ardından güç dengeleri bir kez daha değiştiğinde, o zaman ne olacak?
Bu soru; kapatılacak bir soruşturma dosyasından, susmaya alışmış bir kamuoyundan ve birbiri ardına gelen faciaları normalleştirme eğilimi ile gelen bütüncül bir sorundur




Yorumlar