top of page

Hamaney’in Ölümü mü, Kusursuz bir Sahne mi? Bölgesel Kaosun Perde Arkası

  • 2 Mar
  • 6 dakikada okunur

Değerli okurlarım;


Şimdi yazacaklarım biliyorum bir çoklarınıza "hayal unsuru" gibi gelecek ve açıkcası bu işin eğitimini almamış olsaydım bana da öyle gelirdi. Ama İster hayal, ister komplo teorisi isterse "saçma" olsun, sonucu önemli açılardan değiştirecek bir iddiada bulunuyorum : Tüm bu yaşananlarda asıl olanlar Hamaney’in Öldürülmesi mi yoksa Kusursuz bir Sahne miydi? durun hemen itiraz etmeden açıklamama izin verin ve sıkılmadan satır satır yazıyı sonuna kadar okuyun.


Tahran’da "Geçiş Süreci" Cumartesisi ve Yanıtlanmamış Sorular


28 Şubat Cumartesi sabahı Tahran'da yankılanan patlamalar, sadece askeri tesisleri değil, BOP ve Genişletilmiş Afrika Projesi ve eklemlenen Kafkasya ayağının başarılı bir süreç yönetimi miydi? Bence öyle. "Operation Epic Fury" (ABD) ve "Operation Lion's Roar" (Kükreyen Aslan - İsrail) kod adlarıyla yürütülen saldırılar neticesinde İran Dini Lideri Ali Hamaney’in öldürüldüğü tüm dünyaya ilan edildi. Haber önce İran yetkililerince rededildi, İsrail ve ABD tarafından ise net şekilde onaylandı.


Açıkcası ben bu saldırıyı, tıpkı birçok uzman gibi bekliyordum ve dahası bu saldırının İran Molla Rejimi yani Ali Hamaney tarafından da bilindiğini iddia edegelmişlerden biriyim. Danışıklı dövüş diyorum.


Bir haber veya istihbarat analisti için yaşanan gelişmeler pek de inandırıcı gelmemiştir. Evet son derece profesyonel ve teknolojik, istihbari bir operasyon ve savaş tekniği sergilendi ve böylesine başarılı bir operasyonda nokta atışı bir ülkenin lideri öldürülebilir. Yalnız olan biten sadece bir askeri başarı veya istihbarat başarısı değil; çok daha fazlası: bu "bilgi savaşı" (narrative war) ve ustalıkla kurgulanmış bir "anlatı aklama" (narrative laundering) süreci. Tahran’daki 40 günlük yas süreci, rejim için bir duygusal tampon bölge işlevi görürken, bizlerin asıl sorması gereken soru şudur: İzlediğimiz sahnede hedef İran mı, Türkiye mi, dünya mı? Bir kere baştan şu cevabı vereyim, Türkiye ciddi bir hata yapmadığı sürece hedef Türkiye değil. İsrail'in bölgede korunmasını sağlayacak bir rejimin başında olduğu ülkeyi elbette İsrail vurmaz. Hedef Türkiye değil, ayrıca Sayın Recep Tayip Erdoğan "BOP" eşbaşkanı olduğunu defalarca kendisi ifade etmiştir. ABD ve İsrail eşbaşkanlarını neden hedef alsınlar ki?


Olan Biten Kimin İşine Yarar?


Bugün sormamız gereken soru "Hamaney öldü, şimdi ne olacak, İran'da rejim değişecek mi?" sorusunun çok daha ötesindedir. Asıl soru: "Cui bono?" yani "Bu kimin işine yarar?" Modern savaş artık sadece fiziksel mühimmatlarla değil, bir "anlatı savaşı" (narrative war) olarak yürütülüyor. Tahran’da ilan edilen 40 günlük yas süreci, rejim için bir "duygusal tampon bölge" (emotional buffer zone) işlevi görürken; bizler gerçekliğin bir istihbarat çıktısı olarak nasıl yönetildiğine odaklanmalıyız.


Protokol Hatası mı, Bilinçli Bir Kurgu mu? "HVT + Aile" Paradoksu


İstihbarat dünyasında Yüksek Değerli Hedeflerin (HVT) korunması; Ayrıştırma (Compartmentation), Öngörülemezlik (Unpredictability) ve Dağıtma (Dispersion) olarak tanımlanan "kutsal üçlüye" dayanır. Bu mimarinin amacı, hasmın sinyal ve insan istihbaratını bir belirsizlik ile önleyici tedbir oluşturmaktır.


On yıllardır en üst düzey generallerini ve nükleer bilimcilerini suikastlarla kaybetmiş, "suikast paranoyası" en üst düzeyde olan bir rejimin (IRGC); dini liderini, oğullarını, gelinlerini ve torunlarını tek bir konutta, hem de aile konutunda, öngörülebilir bir saatte bir arada tutması evrensel güvenlik doktrinine kökten aykırıdır.


Üstelik iddialara göre aynı noktada Savunma Bakanı Aziz Nasırzade, Askeri Konsey Başkanı Ali Şamhani, IRGC Komutanı Muhammed Pakpur ve Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Seyyid Mecid Musevi de bulunmaktadır. İstihbarat disiplininde şu kural esastır: "HVT + Aile + Sabit Konut asla birarada tutulmaz"

Bu ölçekteki bir "sistem hatası", ya devasa bir içeriden sızmayı (Insider Threat) ya da profesyonelce kurgulanmış bir senaryoyu işaret eder. İçeriden sızma da böylesi bir durumda biraz akla yatmıyor çünkü bu kuralı hiçbir aklı başında devlet ihlal etmez özellikle iç sızmalara karşı.

Dolayısıyla; "İstihbarat disiplini, bu ölçekteki protokol hatalarını nadiren tesadüf olarak niteler."


Şimdi gelin benim uçuk iddiama, "hayal" unsuru çıkarımıma (bana göre değil)


"Onurlu Çıkış" ve Anlatı Aklama yani Operasyonel Akıl...


Bazen bir liderin fiziksel ölümü yerine "öldürülmüş gibi gösterilmesi", tüm taraflar için stratejik bir kaldıraç olabilir. Hatta sürecin yönetilmesinde en uygun yöntemdir.


Burada üç kavramı birbirinden ayırmalıyız:

Maskirovka (Gördüğünü yanlış yönlendirme),

Stratejik Aldatma (Kararı yanlış şekillendirme) ve

Anlatı Aklama (Bilgiyi meşrulaştırma).


Franco (İspanya) ve Pinochet (Şili) örneklerinde olduğu gibi, liderin yenilmiş bir figür yerine bir "şehit" olarak sahneden çekilmesi, rejimin tabanını konsolide eden bir kalkan işlevi görür. "Lion's Roar" gibi etkileyici isimlerle servis edilen ancak biometrik kanıttan yoksun anlatılar, toplumsal algıyı kilitlemek için kullanılır. Bu "Onurlu Çıkış" (Honorable Exit), IRGC’ye gücünü koruma imkanı verirken; ABD ve İsrail’e nükleer kaos yerine yeni liderlik üzerinden kontrollü bir müzakere alanı açar. Yani demek istediğim; ABD ve İsrail açısından , İran’ın kontrolsüzce parçalanması ve nükleer materyalin izinin kaybolması riskine karşı, "öldü denilerek sahneden çekilmiş" bir aktör üzerinden düzeni stabilize etmek çok daha az maliyetlidir.


Beş Cepheli Yangın ve Hürmüz’deki "Ekonomik Rehin"

Kriz 2 Mart itibarıyla sadece İran ve İsrail arasında sınırlı kalmayan, beş ana cepheye yayılan bir tırmanmaya dönüştü gibi görünüyor:

  • Merkez (İran-İsrail): "Lion's Roar" ile komuta merkezlerini hedef alan doğrudan kapasite imhası.

  • Lübnan (Hizbullah): Çatışmanın kara savaşına evrilme riskinin en yüksek olduğu kırılgan hat.

  • Irak (Vekil Güçler): Erbil ve ABD üsleri üzerinde yürütülen "görünmez baskı."

  • Doğu Akdeniz (RAF Akrotiri): İngiliz üslerine yönelik İHA tehditleriyle krizin NATO coğrafyasına komşu hale gelmesi.

  • Güney Asya (Pakistan): Krizin "ikinci halkası." Skardu'da ilan edilen sokağa çıkma yasakları ve Karaçi’deki konsolosluk saldırıları, yangının "Çin-Pakistan-İran" lojistik üçgenine sıçradığını kanıtlıyor.


Ekonomik şah damarı olan Hürmüz Boğazı'ndaki risk ise aslında Çin'in "Stratejik Özerkliği"ne yönelik bir saldırı gibi de inşa ediliyor. Küresel petrolün %20'sinin geçtiği bu bölgeye olan %13,4'lük petrol bağımlılığı, Pekin için bu krizin bir "maliyet şoku" ve küresel bir ekonomik intihar saldırısı niteliği taşımasına neden olacağı da kimi yorumlarda yapılıyor.


Oysa bu beş cephe, tam da İsrail ve ABD'nin ve Rusya'nın dahil olduğu planı şekillendiriyor, yani ortada bir kriz yok. Kimin için yok: yeni küresel baronlar ve yöneticiler için yok. Halkları, ülkeleri, insanları düşünen zaten yok. Ortadoğu ve Afrika ve Afganistana kadar uzanan coğrafyada ülkelerin halkları, milletleri saf saf sadece ikitdarda olan bu dönemin liderlerine ve onların medyasına inanıp "bir oyuncak" gibi oradan oraya savruluyor. Ve bu projenin ortakları olan iktidarlarını korkuyla desteklemeye devam ediyorlar. "Uyu bebeğim eeee, eeee, eeee...."


Türkiye Gerçekliği: "Sıradaki Hedef" mi, Yoksa Psikolojik Harp mi?


Hamaney sonrası süreçte dolaşıma sokulan "Sırada Türkiye var" tezi, üç farklı ideolojik damar tarafından beslendiğini izlemekteyim, söylem analizlerinden çıkan şu: ABD/NATO karşıtlığı üzerinden Rusya-Çin eksenini meşrulaştıran Ulusalcı-Avrasyacı damar; ümmetçi reflekslerle iç konsolidasyon arayan Siyasal İslamcı damar ve siyasal İslamcılara entegre olmuş Türk-İslam Sentezci çevreler. Ancak jeopolitik gerçeklik kontrolü, Türkiye’nin neden bir İran olmadığını dört net maddeyle ortaya koyar:


  1. Kapasite ve Doktrin: Türkiye, nükleer programı olan veya vekil örgütler üzerinden asimetrik savaş yürüten bir "yayılmacı" kapasiteye sahip değildir. "Şurası Osmanlıdan yadigar yok burası bir zamanlar bizimdi" anlatılarına bakmayın, hepsi boş. Bunu da ABD ve İsrail çok iyi bilmekteler.


  2. NATO ve Kurumsal Kimlik: Türkiye, NATO üyesi olarak küresel bir ittifakın parçasıdır; ayrıca Batı ve evrensel kurumsal kimliklere sahip bir ülkedir. (Her nekadar son 15 yılda kurumsal kimliği yıpranmış bir ülke olsak da; daha çok siyasal bir partinin devlet anlayışı ile kurumsallaşma var)


  3. İzolasyon henüz mevcut değil: İran uluslararası sistemden izole edilmişken, Türkiye "yönetilen" ve ekonomik/diplomatik araçlarla dengelenen bir aktördür.


  4. Türkiye, "Çin-Pakistan-İran" hattını kapsayan bir Kriz Lojistiği Üçgeninde değildir. Daha çok krizlere yastık olacak bir bölgededir. Bu hem Rusya'nın hem Batının hem de Çin'in işine gelmektedir.


Türkiye ancak beş kritik kırmızı çizginin, NATO’dan fiilen kopuş, İran benzeri vekil örgüt doktrini, Boğazlar/Montrö’de kritik kilitlenme, toplumsal kutuplaşmanın tehlikeli boyuta gelmesi ve büyük güçler arası çatışmada bir safta olmak için angajmana girmesi durumunda hedef haline gelebilir.


Bana göre tehdit dışarıdan çok, tehdidi özellikle şekillendirmek isteyen ve iktidarın devamı için kullanan zihinlerden gelebilir.


Asıl hedef Küresel Ekonomik Rehin alınmak istenen Hürmüz ve Çin Denklemi

Savaşın asıl küresel darbesi, enerji hatları üzerinden Çin’in Stratejik Özerkliğine yöneliktir. Küresel petrol akışının %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’ndaki riskler, sadece bir fiyat artışı değil, Çin için bir "maliyet şoku"dur.


Bu durum, Çin’in Tayvan’da askeri hamle yapması veya ekonomik kozlarını kullanarak hayati ihracatları (ilaç vb.) kesmesiyle bir "Üçüncü Dünya Savaşı" riskini teorik olmaktan çıkarıp masaya getirmektedir. İşte bu olasılık için İsrail, ABD, Rusya ortadoğuyu, Orta Asyayı, Arap yarımadasını ve Afrika ile Kafkasları yeniden düzenlemekteler.


Hamaney Öldürülse ne Öldürülmese ne: Yeni Bir Dünya Düzeninin Doğum Sancılarına şahit oluyoruz; aptal yerine konuyoruz.


Yaşadığımız süreç tek bir imha operasyonu değil, Orta Doğu’dan başlayarak küresel sistemi etkileyen bir yeniden yapılandırmadır. Ali Hamaney vakası, bir "Onurlu Çıkış" kurgusuyla yeni bir liderliğin önünü açma çabası da olabilir...


Haber akışının hızına kapılmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Şu an bir suikastı mı izliyoruz, yoksa yeni bir dünya düzeninin doğum sancılarını mı? Bu onursuz doğuma alet olacak mıyız yoksa 1923de ve 1937 de ki Anayasamızın devamlılığını sağlayarak parlamenter sisteme geçişi ısrarla talep edecek miyiz?

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page