İran Devrim Muhafızlarının Küresel Güçler İçin Çalıştığı Artık Kesin
- 23 Mar
- 17 dakikada okunur
Değerli okurlarım,
Geçtiğimiz hafta sizlere gelişmelerle ilgili kendi analizlerimi yazamadım. Sebebi de, dinlendim, kendime vakit ayırdım, yeni kararlarlar aldım ve hedefler koydum. Dolayısıyla, dünyada, bölgemizde, ülkemizde gelişen olayları bir haftalık bir ara ile sizlere değerlendirirecekmişim gibi olsa da, inanın daha önce yazdıklarımın hepsini doğrulayan gelişmeler olduğundan aslında gecikmeli bir süreç olmadı.
Ben hala iddiamda israr ediyorum; İran Molla İslam rejimi ve Devrim Muhafızları küresel güçlerin aparatı olarak görevlerini yerine getirmektedirler. Biliyorum, biliyorum, "başladı yine komplo teorilerine " diyenler çıkacak. Tamam o zaman gelin ben kendi iddiamı neye, hangi verilere, ne tür belgelere ve teorik çalışmalara dayandırıyorum bir bakalım:
İran Rejimi Onuru için İsrail'e ve ABD'ye; Direniyor mu, Yoksa Yeni Düzenin İnşasını mı Hızlandırıyor?
Bu soruya cevap vermek için önce şu ayrımı yapmak gerekir: Bir devletin niyeti ile ürettiği yapılalanma sonucu aynı şey değildir.
İran rejiminin niyeti, kendi açısından bakıldığında, rejim güvenliğini korumak, caydırıcılığı sürdürmek ve dış baskı altında geri adım atmamak ve hatta halkının yok olması ihtimaline rağmen stratejik kazanç sağlamak olabilir. Fakat uluslararası ilişkilerde asıl belirleyici olan çoğu zaman aktörlerin ne amaçladığı değil, attıkları adımların hangi yapısal dönüşümleri hızlandırdığıdır. Tam da bu nedenle, İran’ın mevcut stratejisini yalnız “direniş” olarak değil, aynı zamanda yeni jeopolitik düzenin bazı taşıyıcı kolonlarını istemeden güçlendiren bir davranış kalıbı olarak okumak gerekir. Bu yorumum elbette, İran’ın tüm yöneticilerinin bilinçli olarak karşı blok adına hareket ettiği anlamına gelmez; fakat izlenen çizginin sonuçları itibarıyla böyle bir etki ürettiğini söylemek yanlış olmaz. Bu analizimi dayandırdığım verilerim ise başta siyaset bilimi, jeopolitik teoremler, tarihsel döngü ve analizler ve dahası çoklu branş çıkarımlarıdır. Önce size bir “jeopolitik düşünürler matrisi” vereceğim ve iddiamın analiz omurgasını neye dayandırdığımı göstereceğim. Yazarlar ve uzmanlar hakkında detaylı bilgi bu yazıda vermeyeceğim aksi takdirde çok uzar. Ancak her biri bu güne kadarki dünya gelişmelerini kendi teoremlerine göre çalışan insanlar. Şu gerçek asla unutulmamalı : Modern jeopolitikte yeni düzen, eskiyi yok ederek değil; onu kırılganlaştırıp yönlendirerek kurulur ve yeni küresel paylaşımda eski düzen nasıl dönüştürülür
sorusunu ele alan en önemli strateji teorisyenleri; bunların teorileri ve teorilerine göre "bir düzenden yeni bir düzene geçişte ne nasıl değiştiğine" dair tek cümlelik veriler sunacağım. Önce Klasik Teorisyenlerden başlayalım.
KLASİK JEOPOLİTİK TEORİSYENLERİ: DÜNYA NASIL PAYLAŞILIR?
1. Halford Mackinder – Heartland (iç Kara) Theory
Eseri: The Geographical Pivot of History (1904) ve ana tezi: “Doğu Avrupa’yı kontrol eden, Heartland’i kontrol eder;Heartland’i kontrol eden dünyayı kontrol eder”
Teorik Strateji:
kara gücünü merkez yap
Avrasya’yı kontrol et
Bu Teoriye Göre Yeni düzen nasıl kurulur?
Deniz gücünden kara gücüne geçiş
Bugün karşılığı:
Rusya
Çin kara bağlantıları (BRI)
2. Alfred Thayer Mahan – Sea Power (Deniz Gücü)Theory
Eseri: The Influence of Sea Power upon History (1890) Ana tezi: Denizlere hakim olan dünya ticaretine hakim olur.
Strateji:
donanma
deniz yolları
boğazlar
Dönüşüm modeli:
Ticaret yollarını kontrol ederek güç inşa etmek
Bugün karşılığı:
ABD donanması
Hürmüz, Süveyş
3. Nicholas Spykman – Rimland (Kıta Kenar) Theory
Eseri: The Geography of the Peace (1944) Ana tez: “Rimland’i kontrol eden dünyayı kontrol eder” Rimland, jeopolitikte kıta kenar kuşağı anlamına gelir. Kavram, Nicholas J. Spykman tarafından geliştirilmiştir.
Strateji:
kıyı bölgeleri
nüfus yoğun alanlar
ticaret hatları
Dönüşüm modeli:
Heartland’i (iç kara) çevreleyerek güç dengesi kurmak
Bugün:
NATO genişlemesi
Çin çevreleme
4. Friedrich Ratzel – Organic State Theory
Organic State Theory, devleti canlı bir organizma gibi gören bir jeopolitik ve siyaset teorisidir. Bu yaklaşım en çok Friedrich Ratzel ile ilişkilendirilir.
Ana tez:
devlet = canlı organizma
büyümek zorunda
Teoriye göre Dönüşüm:
eski düzen genişleyerek yıkılır
MODERN STRATEJİ TEORİSYENLERİ : ESKİYİ YIKMADAN DÖNÜŞTÜRME
5. Henry Kissinger – Balance of Power / Order
Eseri: World Ordr Ana tez: düzen yıkılmaz, yeniden dengelenir
Strateji:
güç dengesi
kriz yönetimi
kontrollü kaos
Bu benim analizime çok yakın bir teori: sistemi çökertmeden yeniden kurmak
6. Zbigniew Brzezinski – Grand Chessboard (Büyük Satranç Tahtası) teorisi
Eseri: The Grand Chessboard Ana tez: Avrasya = küresel güç merkezi
Strateji:
kilit bölgeleri kontrol et
rakipleri böl
Bu Teoriye Göre Dönüşüm: doğrudan işgal değil, jeopolitik manipülasyon
Bu da benim analizimi destekliyor
7. Colin Gray – Modern Geopolitics
Ana tez:
coğrafya değişmez
ama teknoloji etkiler
Dönüşüm: eski yapı yeni teknolojiyle yeniden yazılır
Şimdi gelelim 2015- 2025 dönemi teorisyenlerine.
2015–2025 JEOPOLİTİK YENİ DÜZEN MATRİSİ
Yazar | Ülke | Temel Tez | Ana Eser | Yıl | Benim Yazımda Kullanım |
Amitav Acharya | Hindistan/ABD | Liberal düzen çöktü → çok merkezli “multiplex world” geliyor | After Liberal Hegemony | 2017 | “Batı merkezli düzen bitti” argümanının teorik temeli |
Rebecca Lissner & Mira Rapp-Hooper | ABD | ABD düzeni koruyamaz → yeniden tasarlamalı | An Open World | 2020 | “Yeni düzen bilinçli olarak yeniden kuruluyor” |
Robert Blackwill ve Jennifer Harris | ABD | Savaş artık ekonomik araçlarla yürütülür | War by Other Means | 2016 | “Enerji, ticaret, yaptırım = yeni savaş” |
Kishore Mahbubani | Singapur | Batı sonrası Asya merkezli düzen yükseliyor | Has China Won? | 2020 | “Güç Batı’dan Doğu’ya kayıyor” |
Parag Khanna | Hindistan | Dünya ağlar ve altyapılar üzerinden yönetilecek | The Future is Asian | 2019 | “Enerji hatları = yeni güç sistemi” |
Shivshankar Menon | Hindistan | Çok kutupluluk kalıcı, denge siyaseti artacak | India and Asian Geopolitics | 2021 | “Hiçbir güç tek başına dominant değil” |
Yan Xuetong | Çin | Liderlik kalitesi güçten daha önemli | Leadership and the Rise of Great Powers | 2019 | “Rejim ve sistem dayanıklılığı” |
Robin Niblett | İngiltere | ABD-Çin rekabeti yeni sistemi belirleyecek | The New Cold War | 2024 | “Yeni küresel bölünme” |
Michael Beckley | ABD | Sistem çöküş değil, tıkanma yaşıyor | The Stagnant Order | 2025 | “Dünya yeniden kuruluyor ama kaotik” |
Anu Bradford | AB/ABD | Dijital egemenlik yeni jeopolitik alan | Digital Empires | 2023 | “Teknoloji = yeni güç alanı” |
Dani Rodrik | Türkiye/ABD | Küreselleşme yeniden yazılıyor | New Global Economic Order | 2025 | “Ekonomi-politik düzen değişimi” |
Bruno Maçães | Portekiz | Batı dışı dünya yeni gerçekliği yazıyor | History Has Begun | 2020 | “Yeni dünya başladı bile” |
Bobo Lo | NZ/Avrasya | ABD-Rusya-Çin üçlü rekabeti | New Cold War | 2022 | “3 kutuplu gerilim” |
Rana Dasgupta | İngiltere | Ulus-devlet zayıflıyor, yeni güç yapıları geliyor | After Nations | 2025 | “Devlet dışı güçler yükseliyor” |
Sara Bazoobandi | Orta Doğu | Bölgesel düzenler küreseli şekillendiriyor | New Middle East Order | 2020 | “Orta Doğu = sistem laboratuvarı” |
Bahrooz Jaafar | Orta Doğu | Çok kutupluluk Orta Doğu’da test ediliyor | Multipolarity & Middle East | 2022 | “Bölgesel güç oyunları” |
Heine / Fortin / Ominami | Latin Amerika | Orta güçler “bağlantısızlık 2.0” | Active Non-Alignment | 2023 | “Yeni denge stratejileri” |
Harbeson / Rothchild | Afrika | Afrika yeni sistemde aktif aktör | Africa in World Politics | 2023 | “Yeni güç coğrafyası” |
Şimdi bu uzmanların,akademisyenlerin, analistlerin vs, hepsini, teorilerini İran–İsrail/ABD savaşı üzerine birebir uygulayan bir çerçeve kurdum. Bunu bir “olay özeti” gibi değil, strateji analizi gibi okuyabilirsiniz.
İran–İsrail/ABD savaşı hangi Teorisyenlerin teorileriyle okunur?
1. Mahan: Deniz gücü ve boğaz kontrolü (Yukarda Klasik Teorisyenler Grubunda)
Alfred Thayer Mahan’ın mantığında, deniz yolları ve boğazlar ticaretin ve dolayısıyla gücün kalbidir. Bugünkü savaşta bunun en açık karşılığı Hürmüz Boğazı. İran, ABD’nin baskısına karşı Hürmüz’ü tamamen kapatma ve hatta mayınlama tehdidini açıkça dillendiriyor; Washington ise boğazı yeniden açtırmak için askeri seçenekleri değerlendiriyor. Bu tam anlamıyla bir sea power / chokepoint war örneği. Yani savaşın merkezi yalnız Tahran veya Tel Aviv değil; küresel enerji akışının geçtiği dar boğazdır.
Bu teoriye göre sonuç:Kim Hürmüz’de fiilî kontrol veya caydırıcı veto gücü kurarsa, savaşın askeri sonucundan bağımsız olarak küresel pazarlık gücü kazanır. Ancak İran burada klasik deniz üstünlüğü değil, asimetrik deniz engelleme kullanıyor. Bu da Mahan’ın 21. yüzyıl versiyonu: donanmayla değil, boğazı kilitleme kapasitesiyle güç üretmek.
2. Mackinder: Heartland (iç kara -ana kara)mantığının enerji koridoru versiyonu (Yukarda Klasik Teorisyenler Grubunda)
Mackinder’in temel tezi kara kütlesi ve iç Avrasya hakimiyetidir. Bugüne birebir taşındığında, mesele yalnız toprak değil, Avrasya içinden geçen enerji ve ticaret koridorlarıdır. İran’ın Körfez kıyıları ve kara bağlantıları, Avrasya ile Hint Okyanusu arasında köprü niteliği taşıyor. ABD’nin Hürmüz’ü açma ve Kharg Adası gibi ihracat düğümlerini baskı altına alma niyeti, İran’ı sadece askeri değil, Avrasya bağlantı mimarisinden dışlama hamlesi olarak okunabilir. Washington Post’un son haberinde ABD’nin hedefinin yalnız seyir serbestisi değil, İran’ın petrol gelirlerini kesmek olduğu açıkça belirtiliyor.
Bu teoriye göre sonuç:Bu savaş, İsrail’in güvenliği kadar, Avrasya’nın güney çıkış kapılarının kim tarafından denetleneceği meselesidir. İran’ın zayıflaması, kara-deniz birleşim alanlarında Batı yanlısı veya İran dışı enerji mimarilerini hızlandırır; İran’ın dayanması ise Avrasya’da Batı dışı aktörlerin pazarlık alanını korur. Bu yüzden konu sadece “rejim ayakta kalır mı” değil, “İran Avrasya haritasında düğüm olmaya devam eder mi” sorusudur. Bu, mevcut verilerle bir çıkarımdır; doğrudan resmi beyan değil.
3. Spykman: Rimland (kıta Kenar) ve çevreleme (Yukarda Klasik Teorisyenler Grubunda)
Spykman’a göre belirleyici alan, anakara değil onun çevresindeki kıyı kuşağıdır. İran, tam da bu Rimland kuşağının düğüm devletlerinden biridir. ABD–İsrail hattının stratejisi burada doğrudan rejim devirmeden bile çalışabilir: İran’ın enerji, liman ve kıyı altyapısını baskılayarak onu bölgesel çevreleme içine almak. Reuters ve Washington Post haberleri, ABD tarafında Hürmüz ve İran’ın güney kıyılarını baskılama düşüncesinin ciddi biçimde masada olduğunu gösteriyor.
Bu teoriye göre sonuç:Savaşın mantığı, İran’ı tamamen işgal etmekten çok, kıyı kuşağında hareket alanını daraltmak. Yani Spykman’ın mantığıyla bu bir “yıkım savaşı” değil, erişim ve çevreleme savaşı. İran da buna karşılık, Rimland’deki kırılgan devletleri ve altyapıları hedef gösterek çevrelemeyi pahalı hale getirmeye çalışıyor. Su ve enerji tesislerine yönelik tehditler tam da bu çerçevede anlam kazanıyor.
4. Kissinger: Düzen yıkılmaz, kriz üzerinden yeniden dengelenir (MODERN STRATEJİ TEORİSYENLERİ Grubunda)
Kissinger tarzı okumada büyük güçler çoğu zaman sistemi tümden çökertmek istemez; dengeyi kendi lehlerine yeniden ayarlar. Burada ABD’nin pozisyonu dikkat çekici: bir yandan İran’ı sert biçimde zorluyor, diğer yandan ilan edilen hedef söyleminde boğazı açmak, enerji akışını geri getirmek ve savaşı kendi şartlarında bitirmek var. Washington Post’un haberinde bu açık biçimde görülüyor.
Bu teoriye göre sonuç:ABD açısından ideal senaryo, İran’ın tam çöküşünden çok, stratejik kapasitesinin kırılması ve bölgesel düzenin yeniden kalibre edilmesi. İran ise buna karşı “kaybedersem herkesi kaybettiririm” türü bir mantığa yönelmiş durumda; Hürmüz’ü tümden kapatma, mayınlama ve Körfez altyapısını hedef alma söylemi bunu gösteriyor. Bu, Kissinger’ın düzen siyasetine karşı İran’ın sistem bozucu pazarlık stratejisidir.
5. Blackwill ve Harris: Jeoekonomi, savaşın yeni biçimi (2015–2025 JEOPOLİTİK YENİ DÜZEN Grubunda)
Jeoekonomi yaklaşımında savaş yalnız bombayla değil; enerji, finans, sigorta, lojistik ve tedarik akışları üzerinden yürür. Bugünkü krizde en kritik veri, Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı Fatih Birol’un kaybın günde 11 milyon varili aştığını ve bunun 1970’lerin petrol şoklarından da daha büyük bir tehdit olduğunu söylemesi. Aynı anda Çin’in devlet şirketi Sinopec’in İran petrolü alımını kesmesi ve daha güvenli kaynaklara yönelmesi, savaşın sahadaki değil piyasa tarafındaki zafer ve kayıplarını gösteriyor.
Bu teoriye göre sonuç:Burada bombalanan yalnız hedefler değil; fiyatlama düzeni, sigorta rejimi ve tedarik kararıdır. İran ABD’ye askeri olarak tam denk olmasa bile küresel enerji fiyatlarını ve rota kararlarını sarsarak jeoekonomik güç üretiyor. Buna karşı ABD ve müttefikleri, İran’ı küresel akıştan daha fazla dışlayacak alternatif enerji yönelimlerini hızlandırıyor. Bu yüzden savaşın gerçek cephesi kısmen borsa ekranları, tanker rotaları ve devlet rezervleridir.
6. Amitav Acharya: Liberal hegemonya sonrası çok merkezli düzen (2015–2025 JEOPOLİTİK YENİ DÜZEN Grubunda)
Acharya’nın “multiplex world” mantığına göre dünya artık tek bir merkezin iradesiyle yönetilmiyor. Bu savaşta bunun çok net izi var. Çin, tırmanmanın “kısır döngü” yaratacağını söyleyerek savaşı durdurma çağrısı yapıyor ama İran için savaşmıyor; Rusya daha sert kınıyor ama doğrudan müdahil olmuyor. Yani ne Batı tek başına mutlak belirleyici, ne de Batı dışı blok tam bir karşı ittifak kurmuş durumda.
Bu teoriye göre sonuç: İran–İsrail/ABD savaşı, tek kutuplu bir disiplin operasyonu değil; çok merkezli bir dünyanın eşzamanlı ama parçalı güç üretimi. Çin istikrarı, Rusya dengeyi, ABD erişim serbestisini, İran caydırıcı veto hakkını korumaya çalışıyor. Bu da savaşı daha kısa değil, daha karmaşık hale getiriyor. Buradaki yorum, son resmi açıklamaların teorik sentezidir.
7. Parag Khanna: Bağlantısallık ve altyapı siyaseti (2015–2025 JEOPOLİTİK YENİ DÜZEN Grubunda)
Khanna’nın altyapı-merkezli okumasında modern jeopolitik, sınırdan çok bağlantı meselesidir. Bu savaşta hedef alınan veya tehdit edilen unsurlara bak: boğaz, petrol ihracatı, enerji santralleri, su arıtma tesisleri, liman çıkışları. İran’ın açıklamaları bizzat yaşam altyapısını hedef gösteriyor; AP ve Reuters bunu doğruluyor.
Bu teoriye göre sonuç:Bu savaş “kim daha güçlü”den çok, kimin ağları kesme kapasitesi daha yüksek sorusuna dönüşüyor. İsrail askeri teknolojiyle vuruyor; İran ise altyapı ve geçiş düğümlerini rehin alarak karşılık vermeye çalışıyor. Bu yüzden bu kriz, Khanna’nın tarif ettiği anlamda bir connectivity war örneği. Bu çıkarım, olay desenine dayalı analitik değerlendirmedir.
8. Anu Bradford: Norm, teknoloji ve düzen rekabeti (2015–2025 JEOPOLİTİK YENİ DÜZEN Grubunda)
Bradford’un dijital imparatorluklar yaklaşımı doğrudan bu savaşın askeri cephesini açıklamaz; ama savaşın hangi düzen mantığına evrildiğini anlamaya yardım eder. Buradaki mesele sadece kinetik güç değil; hangi aktörün güvenlik, enerji ve altyapı üzerindeki kuralları belirleyeceği. ABD “seyir serbestisi” ve açık akış normunu savunuyor; İran ise “boğazdan geçiş benim egemenlik alanımda ve benim şartlarımla olur” diyor. Reuters’in haberindeki İran mesajı tam olarak buna işaret ediyor.
Bu teoriye göre sonuç:Savaş, yalnız füze değil, kural koyma savaşıdır. Kim geçecek, hangi gemi geçecek, hangi altyapı meşru hedef sayılacak, hangi enerji akışı korunacak? Bunlar normatif güç mücadeleleridir. Bu, Bradford’un teknoloji-regülasyon alanındaki mantığının enerji-güvenlik versiyonu olarak okunabilir. Bu kısım teorik uyarlamadır.
9. Michael Beckley: Yükseliş değil tıkanma ve aşınma (2015–2025 JEOPOLİTİK YENİ DÜZEN Grubunda)
Beckley tarzı okumada yeni dönem, düzenli bir hegemonya devrinden çok tıkanma, parçalanma ve aşındırma üretir. Şu anki savaşta da görünen bu: ABD hızlı zafer arıyor ama İran rejimi çökmüyor; İran boğazı kapatabiliyor ama halkı ve ekonomisi ağır bedel ödüyor; Çin istikrar istiyor ama İran petrolünden kaçıyor; Rusya kınıyor ama cepheye inmiyor. Hiçbir aktör tam stratejik zafer üretmiyor, ama hepsi sistemi daha kırılgan hale getiriyor.
Bu teoriye göre sonuç: Bu savaşın kısa vadeli galibi olsa bile, uzun vadeli resmi aşınmış düzen olabilir. Yani Beckley’in çerçevesiyle mesele yeni bir istikrarlı düzenin doğuşundan çok, eski düzenin çözülürken yeni düzenin henüz kurulamaması. Bu, mevcut haber akışından çıkarılan teorik sentezdir.
Bu teori günümüzü mükemmel anlatıyor
Şimdi gelelim
YENİ NESİL TEORİLER (BENİM ANALİZİME EN YAKIN)
8. Robert Kaplan – Revenge of Geography"Coğrafyanın İntikamı)
Ana tez: coğrafya geri döndü
Strateji:
sınırlar
kaynaklar
demografi
Bugün: Orta Doğu = yeniden merkez
9. Saul Cohen – Shatterbelt Theory(Çatışma-Karmaşa Kemeri Teorisi)
Ana tez: bazı bölgeler sürekli çatışma alanıdır: Orta Doğu = “shatterbelt”
Yeni Düzen Dönüşümü:
bu bölgeler üzerinden sistem yeniden kurulur
10. Peter Turchin – Cliodynamics (Size daha Önce yazmıştım bu teoriyi ve benim en çok kullandığım yöntemdir)
Ana tez:
tarih döngüseldir
krizler sistem resetler
Benin analizime en yakın: kaos = yeni düzenin başlangıcı
11. Michael Klare – Resource Wars
Ana tez: geleceğin savaşları enerji ve kaynak içindir
Dönüşüm:
petrol, gaz, su = savaş nedeni
12. Critical Geopolitics (Gearóid Ó Tuathail)
Ana tez: gerçeklik söylemle inşa edilir, (benin medya analizime direkt oturur) önce algıyı değiştir, sonra sistemi değiştir.
Özetle tüm bu jeopolitik teorileri biraraya getirdiğimizde yeni modern jeopolitik bize şunu söylüyor: yeni düzen, eskiyi yok ederek değil; onu kırılganlaştırıp yönlendirerek kurulur. Günümüz jeopolitiği, klasik askeri güçten çok jeoekonomi, enerji akışları ve bölgesel krizler üzerinden şekillenen çok karmaşık yeniden yapılanma sürecidir.
Tüm bunları bir araya getirirsek : Dünya artık tek kutuplu değildir; ve mevcut savaşlar artık yalnız askeri değildir; güç artık toprağı değil akışları kontrol etmektir; düzen artık büyük bir kurucu barış anlaşmasıyla değil, ardışık krizlerin yönlendirdiği yeniden yapılanmalarla kurulmaktadır. Dolayısıyla bugünün jeopolitiğini anlamak için “kim kimi vurdu?” sorusu tek başına yetmez. Asıl sorular şunlardır: Hangi enerji hattı kırılıyor? Hangi boğaz rehin alınıyor? Hangi tedarik zinciri yeniden yönleniyor? Hangi aktör, hangi kriz sayesinde yeni kural koyma kapasitesi kazanıyor?
Bu savaş, ABD–İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü evet bir askeri-baskı operasyonudur; ancak etkileri ve sonuçları, küresel sistemin yeniden yapılanmasıyla doğrudan bağlantılıdır.
Bu savaş:
enerji hatlarının yeniden yazıldığı
küresel güçlerin yeniden konumlandığı
çok merkezli sistemin derinleştiği
ve yeni dünya düzeninin kriz üzerinden şekillendiği
bir dönüşüm sürecidir; ve bu süreçte İran: yalnızca hedef alınan bir aktör değil,aynı zamanda seçtiği stratejiyle yeni düzenin bazı unsurlarını istemeden hızlandıran bir aktör haline gelmektedir.
Beckley’nin ifadesiyle bu, model: sistem çökmeden işleyemez hale gelir; yeni düzen bu boşlukta şekillenir. Bu arada birileri ciddi paralar kazanır. Alternatif hatlar ve bu hatların yeni veya devam eden ortaklıkları kazanmaktadır. Mevcut krizler, yalnız şok üretmez; aynı zamanda yeniden yönlendirme başlatır.
Şu anda gelişmelerle birlikte dönüşümlerde gözlenen eğilimler:
Körfez üreticileri, Hürmüz bağımlılığını azaltacak boru hattı ve iç bypass seçeneklerini genişletme arayışında
Avrupa, LNG ve alternatif tedarik portföyünü büyütüyor
sigorta maliyetleri ve risk primleri, rotaların yeniden planlanmasını teşvik ediyor
Reuters raporlarında, Körfez ülkelerinin Hürmüz’ü bypass edecek kapasiteyi artırma arayışını açıkça ortaya koyuyor.
Sonuç: İran’ın Hürmüzde akışı kesme tehdidi kısa vadede kendi strateji açısından kaldıraç üretirken, orta vadede İran dışı enerji mimarisini hızlandıran aktör oldu.
Şimdiden bunun ilk işaretleri görülmekte. Reuters’a göre Suudi Arabistan ve BAE, İran’ın Hürmüz’ü kilitlemesi karşısında mevcut boru hatlarını daha yoğun kullanarak boğaza bağımlılığı azaltmaya çalışıyor; Suudi Arabistan’ın East-West hattı ve BAE’nin Habshan-Fujairah hattı bu yüzden yeniden stratejik önem kazanmış durumda. Suudi ihracatının bu hatta kaydırılması birkaç gün içinde dramatik biçimde artmış durumda.
Bunun anlamı şudur: Bu savaş sona erse bile, enerji şirketleri, ithalatçı devletler ve sigorta piyasaları artık Körfez akışını “varsayılan güvenli düzen” olarak değil, yüksek risk primi taşıyan bir kaynak rejimi olarak değerlendirecektir. Bu da uzun vadede iki eğilimi güçlendirir:birincisi, bypass boru hatları ve kıyı dışı yükleme çözümleri; ikincisi, ithalatçı ülkelerin Körfez dışı kaynaklara daha kalıcı yönelmesi.
Savaşın en görünür kazananlarından biri şimdiden ABD LNG ihracatçıları oldu. Washington Post’un bugünkü haberine göre Asya’daki alıcılar, özellikle Taiwan, Japonya ve Güney Kore gibi aktörler, Körfez’deki kesinti riskine karşı ABD LNG’sine yöneliyor; bu da Washington’un “energy dominance” hattını jeopolitik avantaja dönüştürüyor.
Bu gelişme yalnız ticari değil, yapısal bir dönüşüm işareti. Çünkü LNG kontratları kısa süreli kriz tepkilerinden farklı olarak uzun vadeli altyapı ve tedarik bağımlılığı yaratır. Bir devlet, spot piyasadan birkaç kargo almakla kalmaz; yeniden gazlaştırma terminalleri, depolama kapasitesi, filo planlaması ve uzun vadeli satın alma sözleşmeleriyle yeni bir enerji coğrafyasına bağlanır. Bu yüzden mevcut savaş, ABD’nin yalnız askeri değil, enerji-jeoekonomik nüfuzunu da genişletme potansiyeli taşıyor.
Uzun vadeli en önemli dönüşümlerden biri, tek bir chokepoint’e bağımlı sistemlerden uzaklaşma eğilimi olacaktır. UNCTAD’ın Mart 2026 değerlendirmesi, Hürmüz’deki kesintinin yalnız petrol değil, küresel deniz ticareti, navlun maliyetleri ve sigorta primi üzerinde de zincirleme etki yarattığını vurguluyor. Bu, şirketlerin ve devletlerin tek bir dar boğaza bağımlı iş modellerini yeniden düşünmesine yol açacaktır.
Bunun pratik sonucu şudur:
Körfez içi boru hattı kapasitesi artırılır.
Kızıldeniz, Doğu Akdeniz, Afrika çevresi ve Atlantik tedariki arasında yeni dengeleme yapılır.
Devletler yalnız kaynağa değil, kaynağın güzergâh çeşitliliğine yatırım yapar.
Bu nedenle yeni enerji mimarisi, klasik “kimde ne kadar rezerv var?” sorusundan daha çok şu soruya dayanacaktır: Hangi kaynak, kaç farklı ve güvenli rota ile piyasaya ulaşabiliyor?
Yeni dünyada yeni askeri yapılanma şu sonucu doğurur:
Donanmalar yalnız askeri caydırıcılık için değil, enerji ve ticaret koridoru güvenliği için daha kalıcı rol üstlenir.
Deniz sigortası, savaş riski primi ve eskort mekanizmaları devlet politikası düzeyine yükselir.
Enerji şirketleri ile güvenlik bürokrasileri arasındaki bağ derinleşir.
Başka bir deyişle, enerji piyasası “serbest piyasa artı lojistik” alanı olmaktan çıkar; yarı askerî bir koruma mimarisi içine oturur.
Avrupaya gelince; Avrupa bu savaşın en kırılgan coğrafyalarından biri gibi görünmete. Çünkü Avrupa, Rusya-Ukrayna savaşı sonrası zaten pahalı enerjiye uyum sağlamaya çalışırken şimdi bir de Körfez-Hürmüz şoku ile yüzleşiyor. AP’nin IEA temelli haberine göre petrol ve gaz kaybının büyüklüğü Avrupa dahil küresel ekonomide ciddi enflasyon ve büyüme baskısı yaratıyor.
Bu nedenle Avrupa’nın önünde beliren mimari büyük olasılıkla şu olacaktır:
daha fazla LNG bağımlılığı,
daha fazla fiyat oynaklığı,
daha yoğun kaynak çeşitlendirmesi,
ve daha pahalı ama daha güvenli bir enerji sepeti.
Bu, Avrupa’nın enerji maliyetlerini yapısal olarak yüksek tutabilir. Yani savaş sonrası dünya yalnız “yeni rota” üretmeyecek; aynı zamanda yüksek maliyetli güvenlik enerjisi çağını derinleştirecek.
Asyaya gelince: Hürmüz’den geçen petrolün yaklaşık %80’inin Asya’ya gitmesi nedeniyle, bu savaşın gerçek uzun vadeli baskısı belki de en çok Asya’da hissedilecek. IEA verileri bunu açık biçimde gösteriyor. Reuters’ın bugün yayımladığı haber de bunu doğruluyor: Avrupa ve ABD’den Asya’ya daha fazla ürün kargosu yöneliyor, Asya rafinerileri arz belirsizliği nedeniyle üretimi düşürüyor ve marjlar sert biçimde yükseliyor.
Bu nedenle Asya’da ortaya çıkabilecek yeni mimari şudur:
Japonya, Güney Kore, Taiwan ve Hindistan gibi ithalatçılar, Körfez riskine karşı daha çeşitlendirilmiş LNG ve petrol portföyü kurar.
ABD, Avustralya ve hatta Afrika kaynakları daha stratejik hale gelir.
Enerji depolama ve stratejik rezerv politikaları genişler.
Bu durum, Asya’nın yalnız enerji politikalarını değil, dış politika tercihlerinin güvenlik-ekonomi bağlantısını da değiştirebilir.
Bu savaşın en az konuşulan ama en önemli sonuçlarından biri, enerji krizinin gıda sistemine sıçramasıdır. Guardian’ın bugün yayımladığı analizde, Körfez akışının bozulmasının gübre, navlun ve tarımsal emtia fiyatları üzerindeki etkisi anlatılıyor; BM kaynaklı uyarılara göre savaş sürer ve petrol 100 dolar üzerinde kalırsa on milyonlarca insan daha akut açlık riskiyle karşı karşıya kalabilir.
Bu şu anlama gelir: Ortaya çıkacak yeni dünya yalnız enerji-jeopolitik değil; aynı zamanda enerji-gıda-finans üçgeni üzerinden tanımlanan bir güvenlik mimarisi olacaktır.
Yani enerji hatlarının yeniden kurulması, aynı zamanda gübre, tarım, deniz taşımacılığı ve borç krizleriyle iç içe geçecek. Yeni düzen yalnız petrol boru hatlarında değil, gıda güvenliği stratejilerinde de yazılacaktır.
Asıl sadade gelelim; İsrail açısından en büyük kazanç, İran’ın söylem ve eylemlerinin İsrail’in “varoluşsal tehdit” anlatısını güçlendirmesidir. Reuters’a göre İran Devrim Muhafızları, İsrail enerji altyapısını ve bölgedeki ABD üslerine elektrik sağlayan tesisleri hedef alabileceklerini açıkladı; Reuters ayrıca İran füzelerinin Arad ve Dimona gibi yerlerde ciddi hasar yarattığını ve sivil yaralanmalara neden olduğunu aktardı. Bu tür saldırılar, İsrail’in yürüttüğü askeri operasyonları yalnız saldırganlık değil, savunma ve caydırıcılık gereği olarak sunma kapasitesini artıracak; en azından içeride iç politikada bu böyle olacak.
Daha önemlisi, İran’ın bölgesel enerji ve altyapı sistemine dönük tehditleri, İsrail’i yalnız kendi güvenliği için savaşan bir aktör olmaktan çıkarıp, daha geniş bir bölgesel güvenlik ekseninin parçası gibi gösteriyor. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar’ın Reuters’a yaptığı açıklamada “İsrail’in savaşı kazandığını” söylemesi, her ne kadar askeri hedeflerin tümünün tamamlanmadığını kabul etse de, Tel Aviv’in bu savaşı yalnız İran’ı zayıflatmak değil, aynı zamanda kendi bölgesel caydırıcılığını yeniden kurmak için kullandığını gösteriyor. İran’ın sert karşılıkları bu çerçeveyi zayıflatmıyor; tersine, besliyor.
Y
ni İsrail’in kazancı yalnız askeri değildir. Asıl kazanç, İran’ı “sistemik tehdit” olarak gösterebildiği ölçüde, kendi güvenlik siyasetini daha geniş bir uluslararası kabul zeminine oturtabilmesidir. Bu da bölgesel pozisyonunu yalnız sahada değil, meşruiyet alanında güçlendirir.
Çin için durum daha karmaşıktır. Bu savaş, Çin’e doğrudan “kazanç” üretmiyor; çünkü Pekin, Körfez enerji akışına son derece bağımlı ve petrol fiyatlarındaki sıçrama Çin ekonomisi için de maliyet demek. Reuters’a göre Çin’in devlet şirketi Sinopec, İran petrolü almayacağını açıkladı; gerekçe olarak da hem yaptırım ve finansal riskleri hem de Hürmüz’deki kırılganlığı gösterdi. Şirket, bunun yerine Orta Doğu dışı veya daha güvenli kaynaklara yönelmek ve gerektiğinde devlet rezervlerine başvurmak istediğini belirtti. Aynı gün Reuters, Çin’in iç piyasada akaryakıt fiyat artışlarını sınırladığını, yani savaştan kaynaklanan şoku kısmen idari yöntemlerle absorbe etmeye çalıştığını yazdı.
Bu nedenle “Çin kazanıyor” demek aşırı olur. Daha doğru ifade şudur: Çin, bu krizden ucuz enerji kazancı değil, stratejik seçicilik alanı çıkarıyor. Çünkü bir yandan savaşa girmiyor, öte yandan tedarik portföyünü çeşitlendirme, rezerv kullanımını devreye alma ve rakiplerinin doğrudan askeri maliyet üstlenmesini izleme fırsatı buluyor. Reuters’ın Çin Dışişleri kaynaklı haberinde Pekin’in savaşı “kısır döngü” diye tanımlaması da bunu gösteriyor: Çin’in önceliği taraf olmak değil, istikrarsızlığın maliyetini yönetirken kendi esnekliğini artırmak.
Yani Çin’in avantajı, “kaostan kâr etmek” değil; kaos ortamında kendi risk yönetimi kapasitesini büyütmek ve ABD’nin daha fazla jeopolitik/askeri kaynak tüketmesini izlemektir. Bu da doğrudan değil, dolaylı stratejik avantaj üretir.
Rusya açısından tablo daha yalındır. Petrol ve gaz fiyatlarının yükselmesi, doğrudan gelir beklentilerini iyileştiren bir ortam yaratır. Reuters ve piyasa haberleri, Brent’in 110 dolar civarına yükseldiğini, Goldman Sachs’ın da 2026 Brent tahminini yukarı çektiğini ve ciddi bir risk senaryosunda fiyatın 135 dolara kadar çıkabileceğini belirtiyor. Bu tür fiyat seviyeleri, yaptırım baskısı altındaki enerji ihracatçıları için ilave nefes alanı anlamına gelir.
Fakat Rusya’nın asıl avantajı yalnız fiyat değil. Moskova, Reuters’a göre ABD-İsrail saldırılarını sert biçimde kınıyor, Buşehr çevresindeki saldırıların “son derece tehlikeli” olduğunu söylüyor; ancak doğrudan savaşa da girmiyor. Yani Rusya, İran’a tam askeri taahhüt vermeden, Batı’yı başka bir cephede daha meşgul eden bu krizi kendi lehine bir stratejik dağıtım etkisine dönüştürüyor. Başka bir ifadeyle, Rusya hem fiyat etkisinden hem de dikkat dağınıklığından yararlanıyor.
Dolayısıyla Rusya için bu savaşın kazancı, ideolojik değil yapısaldır: daha yüksek enerji geliri potansiyeli, rakiplerin başka bir krizle meşgul olması ve kendi doğrudan maliyet üstlenmeden diplomatik ağırlık kurabilmesi.
En Sert Gerçek
Bu stratejinin en ağır bedelini kim ödüyor?
Cevap net: İran halkı.
Çünkü savaş uzadıkça, devletin önceliği rejim güvenliği ve caydırıcılık olurken, toplumun gündelik hayatı ekonomik çöküş, altyapı hasarı ve sosyal kırılma tarafından belirleniyor. Reuters’ın 18 Mart tarihli Tahran Büyük Çarşı haberi, savaş öncesinde de yüksek olan enflasyonun üstüne yeni fiyat sıçramalarının bindiğini, çok sayıda dükkânın kapandığını ve orta sınıf için temel alışverişin dahi karşılanamaz hale geldiğini aktarıyor. Haberde, 2025’te resmi enflasyonun %36 olduğu ve savaşla birlikte fiyatların bunun da üstüne çıktığı vurgulanıyor.
1. Ekonomik maliyet: savaşın ilk ve en yaygın faturası
Savaşın toplum üzerindeki ilk etkisi, her zaman olduğu gibi fiyatlar ve gelirler üzerinden hissediliyor. Çarşıda dükkânların kapanması, talebin düşmesi ve hasar gören ticari alanlar, yalnız ticaretin yavaşladığını değil, aynı zamanda kentli orta sınıfın hızla savunmasızlaştığını gösteriyor. Reuters’ın aktardığına göre, bazı esnaf savaş korkusu ve fiziksel hasar nedeniyle kepenk indirirken, müşteriler de temel ihtiyaçlar dışındaki harcamalarını hızla kesmiş durumda. Bu tablo, savaş ekonomisinin yalnız makro göstergeleri değil, gündelik hayatın mikro dokusunu da bozduğunu gösterir.
Bu iç maliyet, yalnız İran’la sınırlı da değil. Reuters’ın 17 Mart tarihli haberine göre, Dünya Gıda Programı savaşın petrol, nakliye ve tedarik maliyetlerini artırması nedeniyle Haziran ayına kadar 45 milyon ek insanı akut açlığa itebileceği uyarısında bulundu. WFP’nin verdiği bu veri, İran’daki iç toplumsal kırılmanın aslında daha geniş bir bölgesel ve küresel gıda-ekonomi krizine bağlandığını gösteriyor. Yani İran halkı bedeli ilk elden öderken, savaşın maliyeti daha geniş toplumlara da yayılıyor.
2. Altyapı maliyeti: yalnız tesisler değil, yaşam çevresi yıkılıyor
Toplumsal bedelin ikinci boyutu, sivil yaşam alanlarının hasar görmesi. Reuters’ın 21 Mart tarihli saha haberinde, İran Kızılayı Başkanı Pir-Hossein Kolivand’ın açıklamasına dayanarak, üç hafta içinde İran’da 80 binden fazla sivil yapının vurulduğu, yaklaşık 500 okul ve 266 sağlık tesisinin etkilendiği aktarılıyor. Bu sayıların bağımsız doğrulaması savaş koşullarında zor olsa da, Reuters’ın yerinde tanıklıklarla aktardığı yıkım manzarası, en azından şu gerçeği açık biçimde gösteriyor: hedef alınan yalnız askeri kapasite değil; toplumun gündelik yaşamını sürdüren mekânsal altyapı da ağır baskı altında.
Burada kritik nokta şudur: altyapı savaşı yalnız binaların yıkılması değildir. Bir ticari kompleksin vurulması, o alandaki dükkânların kapanması, çalışanların gelirini kaybetmesi, çevredeki konutların değersizleşmesi, çocukların okula gidememesi ve sağlık hizmetine erişimin bozulması anlamına gelir. Yani savaş, fiziksel hasarı çok hızlı biçimde sosyal hasara dönüştürür. Reuters’ın aktardığı kayıp kasap hikâyesi tam da bunu gösteriyor: savaş, tek bir bireyin değil, bir ailenin, bir mahallenin ve bir geçim ağının çökmesine dönüşüyor.
3. Sosyal kırılma: devlet kalabilir, toplum aşınır
Toplum üzerindeki üçüncü büyük etki, sosyal çözülme ve psikolojik yıpranma. Bu, rakamlarla her zaman tam ölçülemese de savaşın en kalıcı sonucudur. Reuters’ın çarşı haberindeki en çarpıcı detaylardan biri, İranlıların Nevruz ve bayram öncesi geleneksel aile hazırlıklarını bile sürdürememesi; yani savaşın yalnız cüzdanı değil, toplumsal ritmi ve kültürel sürekliliği de bozmasıdır. Orta sınıfın “eskiden mümkün olan” basit tüketim kalıplarını kaybetmesi, toplumda geleceğe dair beklentiyi ve aidiyet duygusunu da aşındırır.
Bu noktada şu ayrım netleşiyor: Devlet hayatta kalmaya çalışıyor; toplum ise bunun maliyetini ödüyor.
Devlet için rasyonel görünen hamleler —boğazı kapatma tehdidi, altyapı üzerinden caydırıcılık, yüksek maliyetli restleşme— toplum açısından rasyonel değildir. Çünkü devlet, jeopolitik caydırıcılığa odaklanırken; toplum elektrik, gıda, gelir, sağlık ve güvenlik kaybıyla baş başa kalır. Reuters’ın bugün yayımladığı haberlerde İran’ın elektrik altyapısı hedef alınırsa misilleme yapacağı ve bölgedeki güç tesislerini vurabileceği tehdidi yineleniyor. Bu, rejimin stratejik mantığını anlatıyor; ama aynı zamanda İran toplumunun da çok daha kırılgan bir altyapı eşiğinde yaşadığını gösteriyor.
4. Devlet güvenliği ile toplumsal güvenlik neden ayrışıyor?
Bu ayrışmanın nedeni, savaş zamanlarında rejimlerin öncelik sıralamasının değişmesidir. Devlet için temel hedef:
caydırıcılığı sürdürmek,
zayıf görünmemek,
dış baskı altında çözülmemek olur.
Toplum için temel ihtiyaç ise:
geçim,
altyapı,
fiziksel güvenlik,
geleceğe dair öngörülebilirliktir.
Sorun şu ki, bu iki rasyonalite her zaman çakışmaz. İran örneğinde savaşın uzaması, rejimin kısa vadeli caydırıcılık mantığını beslerken, toplumun orta ve uzun vadeli dayanma kapasitesini tüketiyor. Reuters’ın haberlerinde hem ekonomik bozulmanın hem de sivil yapı hasarının aynı anda derinleştiği görülüyor; bu da klasik “rejim dayanıklılığı” ile “toplumsal dayanıklılık” arasındaki farkı açıyor.
5. En sert analitik sonuç
Bu yüzden burada en sert ama en doğru cümle şudur: İran’da savaşın asıl zayıf halkası ordu değil, toplumdur.
Rejim, ağır baskı altında dahi belli bir süre daha merkezi karar alma ve baskı kapasitesini koruyabilir. Fakat toplum aynı ölçüde dayanıklı değildir. Enflasyonun yükselmesi, dükkânların kapanması, eğitim ve sağlık altyapısının zarar görmesi, ailelerin dağılması ve gündelik hayatın sürekli kriz hissiyle yaşanması, uzun vadede devletin elindeki siyasi manevra alanını da aşındırır. Kısacası savaşın ilk hedefi devlet olabilir; ama en kalıcı etkisi toplum üzerinde ortaya çıkar. Bence amaçlanan da budur.
Özetle; İran Molla İslam Rejimi bizzat ABD ve İsraile dahası Çin ve Rusya ve yeni dünya küresel güçlerine çalışmaktadır. Kendi halkı için için değil...




Yorumlar