İKİ SAĞCI (Bülent Kuşoğlu - Metin Külünk) AYNI HEDEFLE AYNI HAVUZDAN GELME
Değerli okurlarım, bundan 6 gün önce T24de Röportajı çıkan Kemal Kılıçdaroğlu'nun akıl hocalarından Bülent Kuşoğlu'nun "Devlet Aklı" söyleminin gerçek deşifresini yazmıştım. Bir hafta geçmeden bu defa, Metin Külünk T24de Cansu Çamlıbel'e röportaj veriyor ve bakınki tesadüfe o da oynanan oyunun yani AKP-MHP-DEM- Kemal Kılıçdaroğlu butlan CHPsinin ortaklaşan senaryosundaki "Dış Akıl" söylemini bize, Türk Milletine, CHPli seçemene pazarlamaya çalışıyor.
Birisi bize:“Devlet aklı böyle istiyor” diyor.
Diğeri ise:“Dış güçler Özgür Özel CHP sini destekleyerek Türkiye’yi dizayn ediyor” anlatısı kuruyor.
İki farklı siyasi mahalleden geliyor gibi görünen bu iki isim, aslında aynı psikolojik zemini inşa ediyor:
Toplumu korkutmak,muhalefeti edilgenleştirmek,olağanüstü siyasal süreçleri normalleştirmek, en önemlisi de yaşanan siyasal mühendisliği “kaçınılmaz” göstermeye çalışmak.
Bülent Kuşoğlu’nun röportajındaki temel mesaj şuydu:
“Devlet bazen siyasetin üstünde karar verir.”
Yani seçmenin iradesi, parti içi demokrasi, hukuk normları, anayasal sınırlar, toplumsal meşruiyet: bütün bunların üzerinde konumlanan görünmez bir “devlet aklı” tarif ediliyordu.
Şimdi Metin Külünk çıkıyor veo da Bülent Kuşoğluna verilen görevin diğer yarısı hikâyeyi bizlere anlatıyor:
“Londra-Tel Aviv hattı”, “İngiliz aklı”, “küresel dizayn”, “dış operasyon”…
Peki sonuç ne? Sonuç ikisi de aynı yere çıkıyor: Toplumun kendi siyasal iradesi küçümseniyor. Muhalefetin toplumsal yükselişi “halk tercihi” değil “küresel operasyon” diye sunuluyor. Yaşanan bütün siyasal krizler görünmez güçlere bağlanıyor. Yahu mirim, tamam bunları bu halkın belli bir kesimi yer; kolay lokmalar; ancak biraz aklı biraz hafızası biraz ahlakı olan "ufak at da civcivler yesin" der. Neden mi; hadi anlatayım, üşenmeyin sonuna kadar lütfen okuyun ve paylaşın.
KÜLÜNK'ÜN HİKAYESİ SAĞCILARIN VE EMPERYALLERİN DAHASI ÇIKAR GRUPLARININ EN ÇOK SEVDİĞİ HİKAYEDİR
Metin Külünk’ün son röportajı dikkatle incelendiğinde, ilk bakışta “küresel güçlere karşı devlet refleksi” gibi görünen söylemin aslında ciddi tarihsel çelişkiler ve stratejik boşluklar taşıdığını görürüz. Külünk, bugün Türkiye’de yaşanan siyasal dönüşümleri açıklarken sürekli “Londra–Tel Aviv hattı”, “İngiliz aklı”, “Chatham House”, “küresel dizayn” gibi kavramlara yaslanıyor; fakat Türkiye’nin son 25 yıllık gerçek siyasi pratiğinde belirleyici olan Atlantik ilişkilerini, ABD merkezli güvenlik mimarisini ve AK Parti’nin bu sistemle kurduğu tarihsel ilişkiyi bilinçli biçimde arka plana itiyor.
ABD ile en yoğun stratejik ilişkiyi kuran, Batı güvenlik sistemleriyle en derin entegrasyonu yaşayan ve küresel sermaye akışlarıyla en uyumlu hareket eden siyasal dönem AK Parti dönemidir. Bugün “dış akıl” söylemiyle topluma anlatılmaya çalışılan birçok sürecin mimarisinde zaten doğrudan AK Parti iktidarının kendisi vardır.
Hatırlayalım;
Recep Tayyip Erdoğan henüz başbakan olmadan önce ABD’de temaslarda bulundu. 2003 sonrası dönemde ise Washington ile son derece uyumlu bir bölgesel vizyon çerçevesinde hareket edildi. Irak işgali, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), bölgesel dönüşüm tartışmaları, “ılımlı İslam” modeli ve Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması gibi başlıklar o dönemin ana ekseniydi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllarca kullandığı “Ben Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarından biriyim” ifadesi hâlâ kamuoyunun hafızasında durmaktadır. Bu ifade basit bir diplomatik cümle değildi. Çünkü BOP yalnızca bir dış politika projesi değil; Ortadoğu’nun siyasal, mezhepsel, ekonomik ve güvenlik eksenli yeniden düzenlenmesine ilişkin büyük bir stratejik çerçeveydi.
Tam da bu dönemde FETÖ yapılanması devletin kritik kurumlarına yerleşti.
Emniyet,yargı,TSK,bürokrasi,eğitim sistemi,dışişleri,istihbarat,medya…
Devletin neredeyse tüm stratejik alanlarında olağanüstü bir kadrolaşma yaşandı. Bu süreç yalnızca “gizli sızma” ile açıklanamazdı; çünkü uzun yıllar boyunca siyasal iktidarın açık desteğiyle yürüdü. Nitekim Sayın Erdoğan’ın yıllar sonra söylediği şu cümle bunun en açık itiraflarından biri oldu: “Ne istediler de vermedik?”
Bu söz, yalnızca bir pişmanlık cümlesi değil; aynı zamanda devletin yeniden yapılandırılmasında iktidarın aktif rolünü kabul eden tarihsel bir kayıttı. Bugün ise aynı siyasal çevrelerin bir kısmı bütün bu geçmiş hiç yaşanmamış gibi davranıyor. Daha ilginci, geçmişte devletin dönüşüm süreçlerinde en merkezi pozisyonlarda bulunan isimler şimdi “dış akıl”, “İngiliz etkisi”, “küresel operasyon” anlatılarıyla yeni bir hikâye kurmaya çalışıyor. Metin Külünk’ün röportajındaki en dikkat çekici çelişkilerden biri de burada ortaya çıkıyor. Bir yandan Hakan Fidan’ın Chatham House gibi platformlarda yaptığı konuşmaları, İngiltere merkezli stratejik ağları ve Londra bağlantılarını ima eden satır arası göndermeler kullanıyor; diğer yandan Hakan Fidan’ın yıllarca MİT’in başında tutulduğu gerçeğini görmezden geliyor.
Peki o halde şu soru ortaya çıkıyor: Eğer bugün devlet içinde “küresel bağlantılı”, “Atlantik etkili”, “Londra-Tel Aviv hattına açık” bir yapı varsa, bu yapı son 20 yılda nasıl oluştu?
Kimler tarafından taşındı? Kimler tarafından korundu? Kimler tarafından devletin merkezine yerleştirildi?
Bu soruların cevabı verilmeden yalnızca “İngiliz aklı” anlatısı üretmek, toplumsal hafızayı manipüle etmeye dönüşür. Üstelik Külünk’ün analizinin en sorunlu tarafı, ABD’yi sistematik biçimde geri plana itmesidir. Bugün Ortadoğu’daki güvenlik mimarisinin ana belirleyicisi hâlâ Washington’dur. NATO düzeni,İsrail’in stratejik korunması, Körfez güvenlik sistemi, enerji geçişleri, Suriye-Irak hava sahası, İran yaptırımları,küresel finans mekanizmaları…
Bütün bu başlıklarda merkezi güç ABD’dir. Dolayısıyla yalnızca “İngiliz aklı” ya da “Tel Aviv hattı” diyerek analiz yapmak eksiktir. Gerçek stratejik tablo çok daha geniştir: ABD, İsrail, Körfez sermayesi,uluslararası teknoloji-finans ağları, güvenlik bürokrasileri, küresel enerji şirketlerive bölgesel istihbarat mimarileri birbirinden bağımsız değil; iç içe geçmiş yapılardır.
Tam da bu nedenle Tom Barrack tartışmaları önemlidir.
Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi”, mezhepsel yapı ve bölgesel yeniden dizayn vurguları, Türkiye’de bazı çevrelerde tarihsel bir travmayı tetikliyor. Çünkü Osmanlı sonrası parçalanma hafızası hâlâ güçlüdür.
Fakat Külünk'ün ifadelerinde daha derin bir çelişki vardır. Bugün bu korkuyu dillendiren siyasal damarların önemli kısmı, geçmişte tam da neo-Osmanlıcı ve ümmetçi siyasal tahayyüller üzerinden yükselmişlerdir ve toplumu bu yönde dizayn etmek üzere kadrolaşmışlardır. Almanyadan tutun çeşitli ülkelerde desteklenmişlerdir.
UNUTMAYALIM; Metin Külünk’ün geldiği Akıncılar geleneği, klasik cumhuriyetçi ulus-devlet çizgisinden değil; daha çok İslamcı-medeniyetçi bir damardan beslenmiştir. Bu çizgi uzun yıllar boyunca:
Osmanlı çok kimlikli yapısını romantize etmiş,
ulus-devlet modelini eleştirmiş,
ümmet eksenli siyasal tahayyülü savunmuş,
“millet sistemi”ni çoğulcu bir model gibi anlatmış,
etnik ve mezhepsel farklılıkların ayrı kimliklerle yaşamasını doğal görmüştür.
Dolayısıyla bugün Tom Barrack’ın “Osmanlı millet sistemi” vurgusuna Külünk ve onun yapısındakiler tepki verirken kullanılan dil, kendi tarihsel referanslarıyla ciddi çelişkiler taşımaktadır. Osmanlı millet sistemi modern anlamda ortak yurttaşlık sistemi değildi. Tam tersine:
dinsel cemaatlere göre ayrışmış,
farklı hukuk sistemlerinin birlikte yürüdüğü,
ortak vatandaşlık yerine aidiyet temelli örgütlenmiş,
merkezi ama parçalı bir toplumsal yapıydı.
Bugün küresel çevrelerin “yerel özerklik”, “kimlik temelli yönetişim”, “çok katmanlı bölgesel düzen”, “mezhepsel denge” gibi kavramlarla yeniden tartışmaya açtığı modelin tarihsel referanslarından biri zaten budur.
İşte tam burada Külünk’ün söylemindeki büyük paradoks görünür hale geliyor.
Bir yandan:“Ortadoğu parçalanıyor, mikro devletçikler kuruluyor” korkusu üretiliyor.
Diğer yandan ise geçmişte:ümmetçi siyaset, neo-Osmanlıcı tahayyüller, ulus-devlet eleştirileri, kimlik eksenli siyasal söylemler Külünk ve siyasal İslamcılar gibi kimi Türk İslam sentezcilerinin çevreleri tarafından yıllarca savunuldu. Dolayısıyla bugün sanki bu fikirlerle hiçbir ilişkileri olmamış gibi davranmaları tarihsel olarak inandırıcı görünmüyor. Aslında burada yaşanan şey büyük ölçüde şudur:
Bir dönem “medeniyet”, “ümmet”, “çok kültürlü Osmanlı mirası”, “neo-Osmanlı” diye pazarlanan bazı siyasal fikirlerin; küresel güçler tarafından jeopolitik mühendislik araçlarına dönüştürülebileceğinin görülmesi. Yani mesele yalnızca “İngiliz aklı” değildir. Asıl mesele şudur: Bir dönem içeride ideolojik romantizmle savunulan bazı siyasal kavramların, küresel güçler açısından yönetilebilir parçalı coğrafyalar üretme aracına dönüşebilme ihtimali...
Bu nedenle bugün yaşanan çelişki yalnızca Metin Külünk’ün kişisel çelişkisi değildir; son 20 yılda Türkiye’de kurulan neo-Osmanlıcı siyasal dilin genel krizidir. Çünkü o dil uzun süre:
cumhuriyetçi yurttaşlık anlayışını aşındırdı,
ulus-devlet fikrini zayıflattı,
mezhep ve kimlik siyasetini büyüttü,
aidiyet temelli siyasal dili normalleştirdi.
Şimdi ise aynı çevreler, o alanın küresel güçler tarafından başka biçimde kullanılmasından korkuyor.
Dolayısıyla bugün ortaya çıkan tabloyu yalnızca “dış güç saldırısı” diye değil; aynı zamanda yıllardır kurulan siyasal söylemlerin geri tepmesi olarak okumak gerekir.
Sayın Külünk ve Sayın Bülent Kuşoğlu gibi aynı havuzdan beslenen geleneklere aslında demek istediğim:
Kimlerin yıllarca Atlantik sistemiyle uyumlu çalıştığını, kimlerin FETÖ ile ortak hareket ettiğini, kimlerin devleti yeniden dizayn ettiğini, kimlerin bugün hâlâ küresel güç merkezleriyle ilişkilerini sürdürdüğünü bu millet görüyor, biliyor. Ve belki de tam bu yüzden artık Türkiye’deki en büyük kriz yalnızca ekonomik kriz değil; güven krizidir. Bu güven krizi ise, AKP-MHP-DEM-Kılıçdaroğlu soslu butlanCHPsi ve bunların tümünü iktidarda tutma peşinde olan sözde "Devlet Aklı" ve sözde "Dış Akıl" ile kurulacak yenii bir sistem ve küresel güçlere uyumlu bir rejim ile son bulmayacak tam tersi gittikçe artarak büyüyecektir.
Halkın, toplumun öfkesini anlamazlarsa, tepkinin asıl nedenlerini görmezden gelip, Türk Milletini bir oldu bitti ile yeni bir tasarıma ikna etmeye çalışırlarsa çok ciddi sonuçları olan bedelleri herkes hem de cığrafyanın tümü ödeyecektir. Atatürkçüler ve sosyal demokratlar olmadan, CHPnin asıl sahibi taban olmadan değil bu rejim hiç bir rejim , güvenlikçi politikalar ve "devletçi" baskılara rağmen değil yüz yıl, 10 yıl bile süremez...
Herkes aklını başına alsın, ÖZELLİKLE DEVLET AKLI, AKLINI BAŞINA ALSIN




Dạo này mình có thói quen lướt mấy bài dự đoán trước giờ quay cho đỡ bị cuống, chủ yếu xem nhanh rồi tự cân lại theo cảm giác. Mình thích kiểu họ viết gọn, có nhắc tới thống kê lô gan với vài kèo bạch thủ nên đọc không bị loạn. Ở mấy group chat, anh em cũng hay chém gió về soi cầu miền bắc như một kiểu “check nhẹ” mỗi ngày, chứ không phải tin tuyệt đối. Mình thì chỉ lấy làm tham khảo, thấy hợp thì ghi lại, không hợp thì thôi. Điểm mình thấy ổn là bài theo ngày rõ ràng (kiểu 16 8 2026) nên khỏi phải mò. Trên trang nhìn như chia thành…
Mình xem xổ số kiểu giải trí cho nhẹ đầu thôi, nên thường chỉ theo dõi cho vui chứ không đặt nặng chuyện trúng hay không. Trước đây nghe người ta bàn về “cầu kèo” này nọ mình cũng tò mò, nhưng thật sự mù mờ lắm. Theo dõi một thời gian thì đôi lúc thấy có vài dạng số lặp lại nên cũng chú ý hơn, nhưng vẫn tự nhắc là đừng quá tin. Mình hay đọc mấy bài nhận định rồi ghi lại vài ý, sau đó đối chiếu kết quả để xem có bị “tự ám thị” không. Có bữa trúng chút thì vui, có bữa sai sạch nên càng phải tỉnh táo, tiền bạc với tâm…