İKİ TÜRLÜ İNSAN VAR: KINA YAKACAKLAR ve KINAYA İHTİYAÇ DUYMAYANLAR
- 28 Nis
- 6 dakikada okunur
Değerli Okurlarım,
Garip bir başlık attığımın farkındayım. Başka türlü dikkat çekmek mümkün olmuyor. Tüm vatandaşların, görüşü, dünyaya bakışı ne olursa olsun, okuduğu bir blog yazarı olmak benim gibiler için hiç de kolay değil. Neden "benim gibiler" dedim? Tanınmış bir kişi değilim, etki alanım hemen hemen hiç yok; iktidara yakın bir aile veya cemaat-tarikat bağlantım yok. Sanayici, patron veya ünlü bir iş insanı değilim; çıkar gruplarıyla kesişen hiçbir ortamım yok. Muhalefetten de tanıdık, dost yok; onların da radarına girecek hiçbir bağlantım yok. Dolayısıyla, entelektüel birikimi ve geçmiş çalışma hayatı sebebiyle donanımları olan bir kişiyim, o kadar; bunlar da okunmak, takip edilmek için yeterli kriterler değiller.
Bugün attığım başlık yukarıda bahsettiğim nedenlerden dolayı garip olsa da, dikkat çekici, belki okunur.
Bu yazımın devamında anlatacağım konu şudur: artık ülkede yaşanan olaylara duyarsız, ilgisiz, sırf kendi hayatını yaşayan ve hiçbir şey umurunda olmayan ya da umurunda olup tepki vermeyen, bunca adaletsizliğe ses çıkarmayan her insanı hayatımdan çıkaracağımı ifade edeceğim.
Başlığın Anlamı
Başlığı bir an gerçek anlamıyla okuyalım. Bu coğrafyada kına; geline, askere ve kurbana yakılır. Üçünün de ortak yanı şudur: "verilen", "uğurlanan", "feda edilen" olmak. Hayat, herkesin eşit ölçüde bedel ödediği bir düzen değil; bir grup insan yıllardır kendi geleceği uğruna kına yakar gibi sıraya geçiyor — Eskişehir'den Ankara'ya yürüyen bir maden işçisi, evinin önünde gözaltına alınan bir Akbelen savunucusu, nöbet tutan köylüler, özlük hakkı arayan bir öğretmen, ücret zammı için iş bırakan bir belediye memuru ve büyük çoğunluk, bu insanların yaktığı kınanın kokusunu bile duymuyor. Çünkü bedeli başkası ödüyor.
Bunu önce somut iki tabloyla göstermek, sonra da neden böyle olduğunu sormak istiyorum.
Sekiz gündür açlık çeken madenciler
Eskişehir'deki Yıldızlar SSS Holding'e bağlı Doruk Madencilik işçileri, beş aydır maaş alamadıkları için 13 Nisan'da Eskişehir'den Ankara'ya yürüdüler. Yaklaşık 180 kilometre. 20 Nisan'da başkente vardılar; 21 Nisan sabaha karşı 110 işçi gözaltına alındı, 14 saat sonra serbest bırakıldı. Kurtuluş Parkı'nda başlattıkları açlık grevi bugün sekizinci gününe ulaştı. Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendika yöneticisi Başaran Aksu, eylem sırasında polis tarafından gözaltına alındı; biber gazlı müdahalede bazı işçiler fenalaştı, hastaneye kaldırıldı. Talepleri lüks bir liste değildi: ödenmeyen maaşlar, biriken kıdem ve ihbar tazminatları, rızaları dışında dayatılan ücretsiz izin uygulamasının sonlandırılması, iş sağlığı ve güvenliği koşullarının sağlanması, sendikal faaliyet nedeniyle işten çıkarılanların işe iadesi, madenin kamulaştırılması. Yani Anayasa'nın 49, 51 ve 60. maddelerinde yazılı olanlar, çalışma hakkı, sendika hakkı, sosyal güvenlik hakkı, kâğıt üstünde kalmasın anayasa diye on beş gündür yollardalar.
Ve bir cümle attılar ortaya: "Ya bizi öldürün ya da haklarımızı verin."
Bu cümle, sosyolojinin pek kullanılmayan bir terimini hatırlatır: "yapısal şiddet". Norveçli sosyolog Johan Galtung'un 1969'da kavramsallaştırdığı bu terim, kimsenin yumruk atmadığı, ama insanların temel ihtiyaçlarına ulaşmasının sistemik biçimde engellendiği bir tabloya işaret eder. Beş ay maaş ödememek, sonra polis copuyla yürüyüşe set çekmek, bu kavramın ders kitabı tanımıdır.
Madencilerin bu eylem boyunca yanında duran isimler bellidir: CHP'den ya da TİP Genel Başkanı Erkan Baş gibi isimler. Bu partiler dışında muhalefet partisi yok mu ülkede? Bazı sendika ve meslek örgütleri de vardı sahada ama yetersiz bir savunma hattı kurdular. Yani aslında yoktular... Topluma gelince, çoğunluk suskun, çoğunluk kendi derdinde veya keyfinde! Orada Ankara'da madencilere destek için alana giden vatandaşların çoğunluğu CHPli seçmen veya Tipliler, TKPlilerdi. Toplumun büyük çoğunluğu pazar günü kahvesini yudumladı, sosyal medyada nereleri gezdi ne yedi içti onları paylaştı. Kimi ise hiç bir şey paylaşmadı, nereye tatile gitsek diye "tatil" derdine düştü. Sanki madenciler bu ülkenin vatandaşı değil, sanki madenciler hak, adalet, mücadelesi verirken anayasa, adalet bu umarsızların sorunu değil gibi. Vatanı, milletini sevmek önce insan olmaktan geçer....
"Görevi yaptırmamak için direnme" — Akbelen, Esra Işık ve kelepçenin sosyolojisi
Aynı tabloya başka bir cepheden bakalım. Muğla'nın Milas ilçesi, İkizköy. Akbelen Ormanları çevresindeki altı köyde (Bağdamları, Çakıralan, Çamköy, İkizköy, Karacaağaç ve Karacahisar) bu köyler benim yörem, Limak Holding'in işlettiği termik santrale kömür sağlamak için 679 parsel tarım arazisi hakkında acele kamulaştırma kararı çıkarılmış. 30 Mart gecesi, evinin önünde, tapu sahiplerine ve avukatlara önceden bildirilmemiş bir bilirkişi keşfine, köylülerle birlikte tepki gösteren Esra Işık, ertesi gün tutuklandı. Suçlama: "görevi yaptırmamak için direnme." 27 Nisan'da, tutuklandıktan tam yirmi yedi gün sonra ilk kez hâkim karşısına çıktı. İzmir Şakran 2 Nolu T Tipi Cezaevi'nden Milas Adliyesi'ne elleri kelepçeli şekilde sevk edildi. Mahkeme tutukluluğun devamına karar verdi; duruşma 1 Haziran'a ertelendi. Esra sadece kendi topraklarını mı savunuyordu? Hayır, bu milletin akciğerlerinden biri olan Akbeleni yani vatanı savunuyordu.
Burada hukuk açısından iki noktanın altını özellikle çizmem gerekiyor.
Birincisi: Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi tutuklamayı, "kuvvetli suç şüphesi" ve "kaçma" ya da "delilleri karartma" gibi somut sebepler bulunduğunda başvurulacak istisnai bir koruma tedbiri olarak tanımlar. Aynı kanun, daha hafif tedbirlerin (adli kontrol) yetersiz kalacağının gösterilmesini şart koşar. Doğasını savunduğu için bir köyde, akrabaları ve komşularıyla birlikte yaşayan bir kadının kaçma şüphesinin nasıl temellendirildiği, dosyanın merak edilen sorularındandır.
İkincisi: Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliği ile insan onurunu koruyan uluslararası standartlar (BM Mahkûmlara Muamelede Asgari Standart Kuralları), kelepçenin ancak somut bir kaçma riski veya fiziksel direnç ihtimali halinde kullanılmasını öngörür. Esra Işık'a, duruşmayı izleyen CHP Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Tanal'ın da kayda geçirdiği üzere, sabah erken saatlerde getirilip aç ve susuz bekletilen, sevki sırasında elleri kelepçeli, bir kadına bu muamele, ölçülülük ilkesinin, yani orantılılığın ders niteliğinde ihlalidir. Bu görüntü "kazara" değildir; kamuya verilen bir mesajdır.
Aynı haftalarda haberlere bir göz atın: Kız arkadaşını, eşini öldüren erkek sanıkların kelepçesiz adliyeye getirildiği, hatta bazılarının güler yüzle poz verdiği görüntüler hâlâ taze. Tutukluluk takdir yetkisi her hâkimin kendi vicdanıyla sınırlıdır; ancak bu takdirin kümülatif sonucu, vatandaşa şu mesajı vermektedir: doğanı savunursan kelepçe; can alırsan müsamaha. Bu, hukuk düzeninin değil, bu düzenin işletilme biçiminin sorunudur ve bu ayrım önemlidir, çünkü düzeltilmesi de aynı yerde başlar.
Sosyal psikolojinin adı koyulmamış davranışı: Seyirci etkisi
Madencilerin de Esra'nın da yanında sadece belli bir kesimin vatandaşları vardı, bu vatandaşlar, çevreye, insana, haklara, özgürlüklere önem veren değer veren insanlardı; peki bu ülkenin diğer vatandaşları nerelerdeler?
Esra'nın duruşmasında CHP Muğla Milletvekilleri Gizem Özcan, Süreyya Öneş Derici, Cumhur Uzun ile Mahmut Tanal, İzmir Barosu Başkanı, sivil toplum temsilcileri vardı. Geri kalan koca toplumun büyük çoğunluğu o mahkeme salonunun önünde yoktu. Neden? Vatanı savunmak, anayasayı ve toprağı savunmakla başlar, peki onca "sözüm ona milliyetçiler" neredeler?
Sosyal psikoloji bu tabloya yıllar önce isim verdi: bystander effect, yani seyirci etkisi. Darley ve Latané'nin 1968'deki klasik deneyleri gösterdi ki ortamda ne kadar çok kişi varsa, herhangi bir kişinin yardım etme olasılığı paradoksal biçimde o kadar düşer. Çünkü herkes "başkası tepki verir" diye bekler. Buna Seligman'ın "öğrenilmiş çaresizlik" kavramını, Bandura'nın "ahlaki kopukluk" (moral disengagement) kuramını, vicdanı sustururken kullandığımız küçük zihinsel hileleri ve siyasal tribalizmi eklediğinizde, ortaya çıkan tablo bugünkü Türkiye'nin sessiz büyük çoğunluğudur. Nasıl olsa birileri bizim yerimize de tepki verir diye mi düşünüyor bunca "hayatlarını hiç bir şey olmuyormuşcasına yaşayan insanlar"
Burada bir not düşmek gerekiyor. Madencilerin önemli bir kısmı, eylem sırasında dile getirdikleri üzere, son seçimlerde iktidar partilerine oy vermiş yurttaşlardır. Yani polisin biber gazını yiyen elin, sandıkta o eli görevlendiren elden farklı bir el olduğunu söylemek zor. Buna rağmen yanlarında duranlar CHP, TİP, TKP'li seçmenler ve örgütler, üzerlerinde "siz kendi yaranızı kendiniz açtınız, hak ettiniz" yazılı bir döviz taşımadılar. Tam tersine, basit bir anayasal pozisyon aldılar: anayasal hakkını kullanan herkesin yanında durulur, vatanı sevmek insanını sevmekle başlar dediler. Burası, popüler tabirle "bizim olmayanların da hakkı vardır" cümlesinin sınanma sahasıdır ve testi geçen taraf, vatanını en çok sevenlerin bir olduğu taraftır.
Burada adil bir parantez de açayım. İnsanları sokağa çıkamadıkları için ahlaki olarak yargılamak her zaman yerinde değil. Geçim baskısı, işsiz kalma korkusu, bilgi asimetrisi, medyanın çarpıttığı algı bunların hepsi gerçektir. Ama "sokağa çıkmak" başlı başına bir görev değil; en azından sosyal medyada bir kelime, bir paylaşım, kötü bir görüntüyü görüp irkilmek bile bir iz bırakır. Asıl tartışmamız gereken, insanların korkudan değil, aldırış etmediklerinden sustuğu kesimdir. Bu iki suskunluk, etik olarak aynı ağırlığa sahip değildir.
Anayasayı kim koruyor?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2. maddesi devletin niteliklerini sayar: "demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devleti." Bu sıfatların hiçbiri süs değildir; her biri bir vatandaşın somut hakkıdır. Ancak son yıllarda - bu blogun da daha önce işlediği üzere - bu maddenin pratikteki sahibinin neredeyse yalnızca belli bir siyasi blok olduğu görüntüsü pekişti. Sokağa çıkan, dilekçe yazan, baroya gidiş geliş yapan, mecliste soru önergesi veren, tutuklunun adliye girişinde bekleyen kim? Gözlemsel olarak ezici oranda CHP, TİP, TKP seçmeni ve örgütleri.
Bu bir övünme cümlesi değil, bir tespittir; aynı zamanda bir alarm. Çünkü bir cumhuriyetin hukuk niteliklerini bir tek siyasi tabanın koruduğu izlenimi uyanıyorsa, sorunlu olan o tabanın çokluğu değil, diğerlerinin yokluğudur. Anayasayı korumak, anayasayı yazanların değil, ondan yararlananların görevidir. Yani hepimizin. Madencinin de, çiftçinin de, esnafın da, "ben siyasete karışmam" diyenin de, "her şey iyi gidiyor zaten" deyip dizisine dönenin de.
Tarihte bunun adı koyulmuştur. Pastör Martin Niemöller'in "Önce komünistler için geldiler, sustum…" diye başlayan satırları, anlattığı tarihsel tabloya yakın bir mesafede yaşamayan toplumlarda bile yıllar sonra hatırlanan bir uyarı oldu. Çünkü duyarsızlık sırada kimin olduğunu seçmez; yalnızca sırayı uzatır.
Kişisel bir karar — kınaya ihtiyaç duymayanlardan kınayı yakanlara
Bu yazıyı kişisel bir notla bitirmeyi tercih ediyorum, çünkü mesele yalnızca toplumsal değil, aynı zamanda mahremdir. Bundan sonra hayatımdaki insanları yeniden gözden geçireceğim. Bir maden işçisinin coplandığı, çevreci, toprağını savunan bir kadının elleri kelepçeli yargılandığı, bir ormanın bir şirketin çıkarına kurban edildiği bir hafta boyunca sessiz kalan; "bana ne, kendi hayatım var" diyen ya da daha incelikli bir versiyonu olan "ben siyasete bulaşmam" üslubuyla aynı kayıtsızlığı tekrarlayan kim varsa, tanıdığım, dostum, akrabam, bu kişilerle kurduğum ilişkinin niteliğini sorgulayacağım. Bu bir küsme veya öfke değil; entelektüel bir tutarlılık tercihidir. Vatanımı sevmekle ilgili bir tutumdur.
Çünkü iki türlü insan vardır: kına yakacak olanlar, bedeli ödeyenler, yürüyenler, gözaltına alınanlar, sesini yükseltenler ve kınaya ihtiyaç duymayanlar. İkincisi ahlaki bir başarı değildir; çoğu zaman yalnızca konforlu bir mesafenin adıdır. Mesafeyi kapatmak herkesin kendi seçimidir. Ama mesafenin de, seçilmiş olduğu için, bir bedeli vardır. Sessizlerin ödeyeceği bedel ise, ses verenlerden çok daha acı olacağı kesindir. Vicdan en acımasız yargıdır.




Yorumlar