top of page

İran Molla Rejimi hem Ülkesini hem de Bölgeyi Küresel Güçlere Sattı- İstenilen Buydu, Görevini Yaptı

  • 5 gün önce
  • 6 dakikada okunur

Değerli Okurlarım,


Yurt içinde ve yurt dışında İran-ABD Ateşkes Anlaşması için her kesim kendine göre bir "KAZANAN"/"KAYBEDEN" ilan etti. Kimi "İran Molla Rejimi diplomatik ve askeri başarısı ile ABD'yi yani Trump'ı dize getirdi, kolay lokma olmadığını tüm dünyaya gösterdi" kimi de "Trump ABD-İran Savaşından sadece kendini ve küresel sermayeyi daha da zengin edip çıktı" diye yorumladı. Ay çok sıkılıyorum bu tarz klasik analizlerden. İran ile ABD arasında varılan ama henüz netleşmeyen son mutabakatı "ABD kaybetti, İran kazandı veya tersi" şeklinde okumak bana göre tarihsel derinlikten yoksun, kısa vadeli ve taktik düzeyde bir değerlendirmedir. Çünkü jeopolitikte asıl mesele, savaş meydanındaki anlık görüntüler değil, uzun vadede hangi aktörün stratejik konumunu güçlendirdiğidir.


ABD Kaybetmedi, İran Kazanmadı: Bürgenstock Mutabakatının Asıl Galibi İsraildir ve Ortadoğu'nun makuz talihi "Galip Paradoksu"


19 Haziran'da Bürgenstock'ta imzalanan ateşkes mutabakatını "ABD kaybetti, İran kazandı" diye okumak, savaş meydanının anlık fotoğrafını jeopolitik bilançoyla karıştırmaktır. Asıl mesele, kimin son raundu puanladığı değil, kimin yapısal konumunu kalıcı biçimde güçlendirdiğidir. Benim tezim şudur: ABD savaşı maliyet yönetimiyle diplomasiye çevirdi; İran rejimi zaten istenildiği gibiayakta kaldı ve hareket alanı daraldı; uzun dönemli galip ise yarım yüzyıllık bir süreç sonunda güvenlik tezini bütün bölgeye kabul ettiren İsrail oldu. Ancak bu galibiyet çok da temiz bir zafer değil; içinde, İsrail'i bu masada bir istikrar yükü hâline getiren paradokslar var.


Önce Karşı-Tezi Ciddiye Alalım; Aldım ve sıkıldım

"İran kazandı" tezinin güçlü bir yönü var ve onu yok saymak benim analizimi zayıflatır. İran rejimi devrilmedi. Tahran, savaşın başından bu yana Hürmüz Boğazı üzerinde fiilî denetim kurarak dünya petrolünün yaklaşık beşte birinin geçtiği koridoru pazarlık kartına dönüştürdü. Dahası İran, mutabakatı resmî olarak bir "zafer" olarak ilan ediyor: yani hem Dışişleri yetkilileri hem askerî liderlikleri, sonucu ülke lehine bir kazanım olarak sunmayı başarmış gibi. Karşı-tezin en sağlam ayağı budur, işte tam da bu yüzden kendi tezimizin bu iddiayı görmezden gelmesi mümkün değil ama bu tezi içine alıp derinleştirmem gerekir.


Unutmayalım; bir aktörün kendi kamuoyuna sunduğu zafer anlatısı ile masada elde ettiği yapısal kazanım aynı şey değildir. Rejimin ayakta kalması bir zafer anlatısı için yeterlidir; ama gerçek bir zafer, İran Halkının zaferi için yeterli değildir. Ayrıca, basında yer alan ve imzalandığı ifade edilen 14 maddelik mutabakat, savaşın sona erdirilmesini, Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını, yaptırımların aşamalı gevşetilmesini ve İran'ın nükleer dosyasının yeniden uluslararası denetim altına alınmasını öngörmektedir. Taraflar önümüzdeki 60 gün içerisinde nihai anlaşmayı müzakere edeceklerdir. Reuters'ın aktardığı metin, İran'ın nükleer silah üretmeme taahhüdünü, Hürmüz'ün açılmasını ve ekonomik normalleşmeyi içermektedir. Ancak füze programı, vekil örgütler ve bölgesel nüfuz alanları gibi birçok kritik başlık henüz çözülmemiştir.


Anlaşma Aslında Ne ve Ne Değil

İhtiyatla bakmak gerekirse: ABD tarafının kendi ifadesiyle bu, "yaklaşık bir buçuk sayfalık, oldukça genel" bir mutabakat muhtırası. Yani ortada, on dört maddenin içeriğini kelimesi kelimesine bildiğimiz bir antlaşma değil; çerçevesi belli, ayrıntıları 60 günlük müzakereye ertelenmiş bir niyet beyanıdır. Belge, taraflarca elektronik olarak imzalanmıştır. Bürgenstock'taki tören, hukuki bir kapanıştan çok siyasi bir sahne gösterisidir.


Mutabakat Muhtırasının çerçevesinin teyit edilen ana hatlarına karşılık üç ağır dosya henüz çözülmedi, ertelendi:

  • Nükleer program: Denetime "yeniden açıldı" demek için henüz erken; bu, masada bırakılan en tıkanık başlıklardan biri.

  • Yaptırımlar: Henüz hiçbir gevşeme yok. ABD, "tek dolarlık varlık çözülmedi" diyor; olası gevşeme tümüyle İran'ın yükümlülüklerini yerine getirmesine bağlı, yani koşullu ve geri alınabilir.

  • Hürmüz'ün açılma biçimi: ABD geçişin tümüyle ücretsiz olmasını isterken İran tankerlere "hizmet bedeli" formülünü gündeme getiriyor; deniz taşımacılığı kuruluşları ise koridoru hâlâ riskli sayıyor. Avrupalı aktörler mayın temizliği ve seyrüsefer için "savunma amaçlı" bir görev önerdi.

Bu tablo "İran kazandı" tezini değil, "İran nefes aldı" tezini destekler. Elde edilen şey stratejik bir kazanım değil; rejimin oksijen çadırıdır, her geçen gün zorda kalan rejime bu savaşla verilmiş nefes öpücüğüdür.


ABD Kaybetti Diyenlere : Kaybetmedi

ABD'nin amacı hiçbir zaman İran rejimini mutlaka devirmek değildi.

Washington'un temel hedefleri:


  • İran'ın nükleer programının yeniden denetim altına alınması,

  • İran'ın bölgesel davranışlarının müzakere çerçevesine çekilmesi,

  • Savaşı maliyet yönetimi ile sonlandırmaktı.

Bu hedeflerin önemli bir kısmı gerçekleşmiştir. Petrol fiyatları savaşın başlangıcından bu yana en düşük seviyelerine gerilemiş, enerji piyasaları rahatlamıştır; peki bu süreçte bu gerilimden en çok kazanan şirketler kime aittir? En çok kazanan ABD enerji şirketleri olmuştur. İran uzun zamandır uzaklaştığı, uluslararası pazarlık masasına ise böylece dönmüştür. ABD açısından bu bir yenilgi değil, maliyet yönetimidir. Petrol fiyatlarının anlaşma haberiyle varil başına dört doların üzerinde gerilemesi, piyasaların sıçraması ve İran'ın yeniden masaya dönmesi, bu hedeflerin büyük bölümünün karşılandığını gösteriyor.


Üstelik yaptırım gevşemesinin henüz verilmemiş olması, ABD açısından bir kayıp değil; elde tutulan bir kozdur. Vermeden vaat etmek, diplomaside kaybetmenin değil, kaldıraç biriktirmenin tanımıdır. Dolayısıyla "ABD kaybetti" yargısı, savaşı bitirmenin kendisini bir teslimiyet sanmaktan kaynaklanıyor.


Asıl Galip: İsrail'in Yarım Yüzyıllık Yükselişi

Büyük resim tam da burada bu konuda beliriyor: 1973'te Yom Kippur'da kuşatılmış, hayatta kalma kaygısıyla savaşan İsrail; elli yılda kademe kademe çevresini yeniden yapılandırdı. Camp David ile Mısır'ı cepheden çıkardı. 1990'larda ve 2003 ile Irak denklem dışı kaldı. Arap Baharı sonrası Suriye, Irak ve Libya parçalandı. Şimdi de İbrahim Anlaşmaları ile Körfez ülkeleri ve Araplarla ortak bir gelecek dizayn ediliyor ve Körfez'i kendi istediği gibi "normalleştiriyor". Ve bugün gelinen noktada İran tehdidi artık yalnızca İsrail'in değil; Batı'nın, Körfez'in, hatta Avrupa'nın ortak güvenlik problemi olarak dizayn ediliyor...


Netanyahu'nun asıl başarısı askerî değil,stratejik ilerlemedir: İran dosyasını İsrail'in ulusal meselesi olmaktan çıkarıp uluslararası sistemin ortak sorununa dönüştürdü. "İran bölgesel değil sistemik bir tehdittir" tezi, bir İsrail iddiası olmaktan çıkıp bölgesel güvenlik mimarisinin ana lokomotifi hâline geldiğinde, İsrail savaşı kazanmadan denklemi kazanmış oldu.


Netanyahu'ya En Büyük Desteği Sözde Düşmanları Verdi


Tarihsel ironilerden biri şudur: Netanyahu'ya en büyük desteği dostları değil, düşmanları verdi. 1979'dan bu yana meşruiyetini İsrail karşıtlığı üzerine kuran İstihbarat Sistemleri Koalisyonunun İran Molla Rejimi: Hizbullah, Hamas, Husiler, füze programı ve "İsrail'i haritadan silme" söylemiyle; Netanyahu'nun "tehdit" anlatısına onlarca yıl boyunca kesintisiz malzeme üretti. İsrail karşıtı sözde politikaları, Arap dünyasını İsrail'e karşı birleştirmek yerine Körfez'i İsrail'e yaklaştırdı; İbrahim Anlaşmalarının arkasındaki itici güçlerden biri açıkça İran Molla Rejimidir. Yani bir aktör, yıkmaya ant içtiği rakibinin yükselişinin en verimli gübresi olabiliyor.


Bir Başka Netanyahu Destekçisi: AKP'nin 25 Yıllık İktidarı ve onlara destek veren sözde "Devlet Aklı"


AKP ile birlikte son 25 yıldır hatta 30 yıldır bir devlet aklı varlığı olarak bahsedilen Türkiyedeki bürokrasi ve müesses nizam, sermaye, asker, mafya, siyasetçi, akademi, yargı, medya ortaklığı benzer bir katkı sunmuşlardır; kime İsrail'e! Kime, ABD'ye, Atlantikçilere, Avrasyacılara, Rusyaya. Nasıl mı? Son çeyrek yüzyılda Türkiye'nin dış politika tercihleri daha çok iç politikada halkı kandırmak amaçlı seçim politikaları olarak inşa edildi. Sadece bu da değil elbette, amaç yeni bir rejimin inşasıydı: Mısır'la kopuş, Suriye'nin parçalanmasında katkı, Irakta bir Kürt devleti için alt yapı hazırlığına destek verme; Doğu Akdeniz'de yalnızlaşma ve pasif politikalar ve sert retorik ile reel politika arasındaki açının büyümesi, Türkiye'nin bölgesel kurumsal ağırlığını aşındırdı. Bu boşlukta İsrail; Doğu Akdeniz enerji denklemlerinde, Körfez güvenlik mimarisinde ve Washington stratejisinde daha merkezî bir aktöre dönüştü. İsrail'in yükselişi bu yönüyle yalnızca Netanyahu'nun hamlelerinin değil, rakiplerinin stratejik hatalarının toplamının ürünüdür. (Bu, bir nedensellik iddiasından çok bir korelasyon ve fırsat maliyeti okumasıdır; "kasıtlı işbirliği" değil, "istemsiz hizmet" demektir (acaba demeden de edemiyorum) analitik güvenlik açısından bu ayrımı korumak gerekir.)


Ve Ortadoğu'nun en büyük ironisi şudur: İsrail'i yok etme söylemiyle hareket eden aktörler, ürettikleri tarihsel sonuçlar itibarıyla İsrail'in jeopolitik yükselişine katkıda bulunmuşlardır.


Elbette tezimi sadece "İsrail kazandı" anlatısına indirgemek, en önemli noktayıı kaçırmak olur. Unutmayalım, İsrail bu anlaşmada masada yoktu: müzakereye doğrudan dahil edilmedi, sürece çekincelerle baktı ve anlaşma açıklanırken Beyrut'a düzenlenen saldırı, ABD tarafınca bile "olmaması gereken" bir hamle olarak nitelendi. Olmaması gerekiyordu ama oldu ve bundan bölgedeki tüm istihbarat servisleri elbette haberdardı. Trump yönetimiyle Netanyahu arasında son dönemde tekrarlayan gerilimler, İsrail'i sürecin kesin galibi değil, sürecin istikrar yükü konumuna itti. En kritik kırılma Lübnan'da: İsrail ele geçirdiği topraklardan çekilmeyeceğini açıklarken İran, herhangi bir çekilmeme ya da yeni saldırıyı doğrudan anlaşmanın ihlali sayacağını duyurdu. Yani 60 günlük takvimin en olası kopma noktası, masadaki taraflardan biri değil, masada olmayan taraftır.


Buradan tezimin en bıçak ucu ayrımı ortaya çıkıyor: Netanyahu'nun taktik konumu ile İsrail'in yapısal konumu aynı şey değildir. Yapısal düzlemde İsrail, elli yılın kazananıdır; İsrail'in güvenlik tezi bölgenin ortak diline yerleşmiştir. Taktik düzlemde ise Netanyahu, kendi başarısının yarattığı düzende giderek yalnızlaşan, müttefikiyle dahi sürtüşen, anlaşmanın istikrarını test eden aktör hâline gelmiştir. Galibi, kendi galibiyetinin mimarisini bozma riski taşıyan bir konuma sürükleyen bu gerilim, Ortadoğu'nun asıl ironisidir.


Dolayısıyla


"ABD kaybetti, İran kazandı" tezi büyük resmi kaçırmaktır. ABD savaşı maliyet yönetimiyle yeni dünya düzeni dilinde diplomasiye çevirdi ve kozlarını masada tuttu. İran rejimi yıkılmadı ama yıprandı; elde ettiği, zafer değil halkına rağmen rejimin idamesidir; üstelik nükleer, yaptırım ve Hürmüz başlıkları çözülmemiştir, çözüm 60 günün sonuna ertelenmiştir. Uzun dönemli galip, güvenlik tezini bütün bölgeye kabul ettirmeyi başaran İsrail'dir. Çünkü Bürgenstock'ta imzalanan, ayrıntısı belirsiz bir buçuk sayfalık bir niyet beyanında en kırılgan dosya olan Lübnan'da gerilimi besleyen taraf, yapısal galibin kendisidir.


Bugün ortaya çıkan tablo bir İran zaferinden çok, rakiplerinin tarihsel hatalarının ve masadaki dosyaların bilerek yarım bırakıldığı yeni coğrafyaların ortak bilançosudur. Ve Ortadoğu'nun en kalıcı ironisi yerinde duruyor: İsrail'i yok etme söylemiyle hareket eden aktörler, ürettikleri sonuçlarla onun yükselişine katkı sunmakla kalmıyor bölgenin, ülkelerin rejimini de o yönde dizayn ediyorlar: ama daha önemlisi o yükselişin mimarının kendi inşa ettiği düzeni koruyup koruyamayacağında.



 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page