top of page

"Kâbe’de hacılar Hû der Allah" İlahisi tam Batıdan, tam bir İslamda Reform; Siyasal İslamcılar Kaybetti ama İnancı da Örseleyerek

  • 23 Şub
  • 6 dakikada okunur

Dilime bir şarkı dolandı, şarkı diyorum çünkü aldığı form bir "GOSPEL ŞARKI" türü, ilahiden çıkmış, "Popüler Kültür" soslu bir şarkı. "Kâbe’de hacılar Hû der Allah" şarkısını ben çok sevdim. Hareketli, ritmiş, kafiyeli tam benlik. Nereden mi buldum bu şarkıyı, ayol her yerde, okullarda, camilerde, sosyal medyada, Instagramda, Tiktokda her yerde. Baktım kimi okul teneffüs zili yapmış şarkıyı ve çocuklar zıplıyor, göbek atıyor, halay çekiyor hem de kızlı erkekli. Alın size dinde reform: aslında MEB Bakanı gibiler, cemaatler, tarikatler ne amaçlamışlardı ama sonuç ne oldu! Ben bile söyleyip göbek atıyorum. Çok yaşa! ( elbette var olması için demiyorum, "bir alemsin" demek istiyorum) sen siyasal İslam.


Bir İlahiden Daha Fazlası


Gelin bu şarkıyı önce bir analiz edelim: Okul bahçelerinden dijital platformların en ücra köşelerine yayılan, koro halindeki "Kâbe’de Hacılar Hû Der Allah" ilahisinin viralleşmesi, Türkiye’deki din tartışmalarına alışılagelmişin dışında bir boyut ekledi. Yeminle çok eğlenceli. Bu yaşananlara yalnızca nostaljik bir "öze dönüş" ya da klasik bir "laiklik krizi" penceresinden bakmak, yüzeyin altındaki derin sosyolojik depremi ıskalamak demektir.


Aslında tanık olduğumuz şey, inancın ontolojik mahiyetinden sıyrılarak kamusal bir temsil rejimine eklemlenmesi, yani dinin köklü bir "biçim değiştirme" sürecidir. Mesele estetik bir tercihin çok ötesinde; inancın içsel bir duyuş olmaktan çıkıp, kamusal sahnede sergilenen bir kimlik göstergesine dönüşme paradoksudur.

Sosyolojik bir açıdan bakıldığında bu durum, dinin, inancın, imanın güçlenmesinden ziyade, o çok eleştirdikleri "moderniteye" yani "BATIYA" yenilmesidir. İnancın; modern dünyanın görsel ve performatif dili karşısında aldığı yeni bir pozisyondur.


Türkiyede Son Yıllarda İnançtan Performansa Geçen Dinin "Görünürlük" Çelişkisi


Modern toplumlarda görünürlük, sadece bir mevcudiyet meselesi değil, aynı zamanda asli bir güç ve meşruiyet kaynağıdır. Görünenin meşru, görünmeyenin ise etkisiz sayıldığı bu düzende din, Ejder Okumuş’un "Gösterişçi Dindarlık" olarak kavramsallaştırdığı bir zemine kaymaktadır. Bu "performatif din yani gösteriş dini" evreninde inanç, bireyin sessiz ve derinlikli iç dünyasından tahliye edilerek, sergilenen ve tüketilen bir toplumsal kimlik haline gelir. Mehmet Haberli’nin "Medyatikleşme" analizlerinde vurguladığı üzere, din artık yaşanan bir hakikat olmaktan ziyade, medya mantığına uygun şekilde sunulan bir temsil işlevi görür. "Modern siyaset, inancı değil dindarlığı sever. Çünkü inanç yönetilemez; ama dindarlık performansı düzenlenebilir." Modern iktidarların ölçülebilir, mobilize edilebilir ve dijital algoritmalarla yönetilebilir olan "dindarlık performansını" tercih etmesi, inancın niteliksel derinliğinden ziyade niceliksel ve sembolik görünürlüğünün artmasına neden olur. Sembolik görünürlük tıpkı "üniformalı Atatürkçülüğün" yaptığı gibi aslını, özünü örter sadece görüntüde varmış gibi sunulur.


Özetle yüce dinimize zararı "Laikler, Atatürkçüler" vermedi ama Siyasal İslamcılar ve Türk İslam sentezcileri verdiler.


İslami Gospel: Klasik Tasavvuftan Modern Kitle Psikolojisine


Yeni Şafak yazarlarından Aydın Ünal'ın bu günkü yazısını okuduğumda, bir kez daha gördümki ideolojik körlük İslamı aşağı çekiyor. Taklitçi, garip bir "modernleşme" taklidi ile bir şeyi savunmak pek inançla, dinle, İslam'la uymasa gerek. Aydın Ünal yazısının bir yerinde şöyle demiş: "Alfabeyi değiştirerek, dili çoraklaştırarak, kılık kıyafet dayatarak, türkülerini, ilahilerini yasaklayarak, ibadetine engel koyarak, okullarda çocuk formatlayarak bir toplumu değiştireceklerini, milletin geçmişiyle irtibatını koparacaklarını, özünden uzaklaştıracaklarını, yeni bir ulus “yaratacaklarını” sandılar; yanıldılar. Millet, fırsatını buldukça kendisine biçilen dar zırhta gedikler açıyor.

Celal Karatüre ve arkadaşları, ilahileriyle, gospel dayatmasına karşı derinden gelen bir isyanın popüler figürleri oldular. Celal Karatüre ve arkadaşlarını güya aşağılayanlar, aslında derindeki o isyanı çok iyi görüyorlar. Telaşları ve tepkileri o isyanın büyüyecek olmasından kaynaklanıyor. Beyhude ağlıyorlar: Bugün ya da yarın, gospel kaybedecek, ilahiler ve türküler kazanacak."


Tamam biliyoruz, beyefendi Atatürk ilke ve devrimlerine, Cumhuriyete, Laikliğe, medeni kanuna, hukuk devletine karşı. Üniter yani "Ulus" devlete karşı. Hatta iddiası laik, demokratik, sosyal hukuk Atatürk Türkiyesinin, ki o Türkiye bir millet yaratan, ama bu beyefendi diyorki "milletin geçmişiyle irtibatını koparacaklarını, özünden uzaklaştıracaklarını, yeni bir ulus “yaratacaklarını” sandılar; yanıldılar. Millet, fırsatını buldukça kendisine biçilen dar zırhta gedikler açıyor" Şaka gibi; beni gerçekten eğlendiriyor bu tür temelsiz, konuyu bilimsel ve dönemsel açılardan ele alamayan düşünceler. Klişelere sarılmışlar ancak kullandıkları klişilerin psikolojik, sosyolojik alt mesajları incelendiğinde aslında üzüntü verici gerçekleri ortaya çıkıyor. Devam etmiş ve : Beyhude ağlıyorlar: Bugün ya da yarın, gospel kaybedecek, ilahiler ve türküler kazanacak." demiş. Kim ağlıyor anlamadım, ama ağlayanlar varsa onlara ağlamamalarını, arkalarına yaslanıp bu performansı yani gösteriyi izlemelerini tavsiye ederim. İslamcıların nasıl yenildiğini görmek için sakin sakin izleyin derim. Bu ülkede en çok laikler sever türkülerimizi, ençok Türkçüler, ulusalcılar, Atatürkçüler, solcular sever Türküleri; adı üstünde TÜRKÜ.


Türkü kelimesi doğrudan “Türkî” kelimesinden gelir. Türkî: “Türk’e özgü”, “Türkçe söylenen”, “Türk tarzında” demektir. Zamanla halk ağzında: Türkî → Türkü dönüşümü gerçekleşmiştir, Bu dönüşüm, Osmanlı Türkçesinde sık görülen bir ses değişimidir. Yani türkü, kelime olarak: “Türkçe söylenen ezgi” demektir. Arapça söylenmezler. Ay bir kahkaha aldı beni; gülüyorum şimdi. Türkçeyi size asıl sevdiren biziz. İlahilere gelince, ayol ilahileri bu millet ister Atatürkçü, ister ulusalcı, ister Türkçü olsun çok severiz; Yunus Emre mesela Türkçe ilahinin kurucu ismidir. Türkçeyi ilk kez doğrudan tasavvuf dili haline getirdi. İlahi, nefes, deme formunun ana kaynağıdır Yunus ve Atatürkçüler, Türkçüler çok severler. Dili sade, içerik derindir. İman, korku değil aşk ve idrak üzerinden kurulur.


Eşrefoğlu Rûmî (15. yy) mesela, Türkçe ilahiyi duygusal yoğunlukla yazan bir değerimizdir. Mustafa Kemal Atatürk, Yunus Emre gibi Eşrefoğlu Rumiyi de çok severdi rahmetli. Ben bayılırım hatta. “Ben yürürüm yane yane” gibi ilahiler. Yunus sonrası en güçlü halk tasavvuf sesi idi.


Niyazî-i Mısrî (17. yy) Türkçe ilahide mistik derinliği artırdı. Ay biz Türkler, Atatürkçüler çok severiz kendisini, sizden çok biliriz ilahilerini. Devlet–din gerilimini şiire taşıdı. Dili sade ama metafiziği ağırdır. Bilmem anlar mısınız?


Aziz Mahmud Hüdâyî (16.–17. yy). Celvetî geleneğinde Türkçe ilahiler üretmiştir. Daha “öğretici” ama hâlâ Türkçe merkezli. Say say bitmez ilahilerimiz, bayılırız, dinleriz, çok şey öğreniriz. Geleneklerimize, köklerimize çok uygun olduklarından çok severiz.


Bir de bakalım bu son viral hale gelen ilahi denilen şarkıya: Daha çok yeni nesil dini müzik formları, yapısal olarak klasik tasavvuf disiplininin vakur ve içsel disiplininden koparak, sosyolojik literatürde "İslami Gospel" olarak adlandırılabilecek bir noktaya evrilmiştir. Bu durumu bir batı taklidi olarak ele almak doğru olur mu? "Batı taklidi" etiketiyle geçiştirmek, modernitenin din üzerindeki yapısal dönüştürücü gücünü hafife almak olur. Charles Hirschkind’in belirttiği gibi, modern dönemde dini ses estetiği artık performatif bir boyut kazanmıştır. Bu yeni estetiğin klasik gelenekten ayrışan nitelikleri şunlardır:

Ritmik Tekrar ve Duygusal Yükselme: Zikrin içsel arınma disiplininden ziyade, dışsal ve kitleyi sürükleyen bir ritme odaklanılması.

Koro Mantığı ve Kolektif Ses: Bireysel seyrüsefer yerine, topluluğun sesini bir güç enstrümanı olarak konumlandıran koro yapısı.

Kolektif Coşku (Collective Effervescence): Émile Durkheim’ın teorize ettiği üzere, topluluğun ortak ritüeller aracılığıyla kendi aidiyetini ve kutsalını yeniden üretme biçimi.

Dijital Estetik: Görüntülenebilir, parçalara ayrılabilir ve sosyal medyada paylaşıma uygun bir sahneleme dili.

Bu yapısal dönüşüm, dinin bir duygu ve mana alanından çıkarılıp, modernliğin kitlesel performans sahnesine taşınmasının en somut göstergesidir.


Anlaşılıyorki, Yeni Şafak yazarı Aydın Bey, tam olarak bilmediği kavramlar, terminoloji ve çalışmalar üzerinden fikir beyan ediyor.


Siyasal İslam’ın İronik Dönüşümü: Batı’yı Eleştirirken Batılılaşmak


Siyasal İslam, tarihsel olarak Cumhuriyet reformlarını "Batı taklitçiliği" ve "kültürel kopuş" üzerinden sert bir dille eleştirmiş; Batı tipi modernliğin kutsalı sahneleştirip metalaştırdığını iddia ederek, kendileri ile ilgili "sahici ve samimi inanç" iddiasında bulunmuştur. Ancak bugün gelinen noktada karşılaşılan tablo muazzam bir paradoks barındırmaktadır.


Dini pratikleri kitle gösterisine dönüştüren, okul bahçelerinde kolektif performanslar inşa eden ve inancı medyatik bir estetik içine yerleştiren mevcut yapı, aslında tam da eleştirdiği "Batı tipi performatif dindarlığı" bizzat üretmektedir. Cumhuriyet’in beğenmedikleri "ulus inşası" ve sembolik mobilizasyon araçlarını; bugün dini bir içerikle kendilerine göre gösterişçi bir yapı ile canlandırmak, muhafazakâr bir zafer değil, ideolojik bir "sessiz yenilgi"dir. Bu süreçte dini söylemi, kutsalı bizzat; biçime, sahneye ve görüntüye indirgemekte; inancın o meşhur "sahicilik" iddiasını moderniteye kurban etmektedir. Ben demiyorum, bilim, ilim ve yüce Kitabımız KURAN diyor.


Pedagojik Kırmızı Çizgi: Okullardaki Sembolik Baskı


Okulların birer "dini kimlik sahnesi" haline getirilmesi, pedagojik açıdan telafisi güç riskler barındırır. Pierre Bourdieu’nün "sembolik şiddet" kavramı bağlamında incelendiğinde, okul gibi hiyerarşik alanlarda gerçekleştirilen kolektif dini ritüellerin, "gönüllülük" maskesi altında nasıl birer fiili norma dönüştüğü görülür. Bu neden kırmızı çizgimizdir?

Pedojik aaçıdan;

Çocuğun Savunmasızlığı Kullanılmaktadır: Çocuk, otorite karşısında henüz özerk bir özne olma kapasitesini tamamlamamıştır.

Ayrışma Riski ve Dışlanma: Kolektif bir dini performansın parçası olmamak, çocuk için toplumsal bir "farklılaşma" değil, bir "dışlanma" ve "damgalanma" riski taşır. Dolayısıyla "mecburen katılmak zorunda kalır. Bu bir şiddettir.

Doğallaştırılmış Baskı: Güç, kendini doğal ve rutin bir uygulama gibi gösterdiğinde en etkili halini alır. Okuldaki dini performanslar, çocuğun üzerinde görünmez ama hissedilir bir sembolik baskı kurar.

Bu nedenle okul, siyasi veya dini performans alanından arındırılmış, tarafsız yurttaşlık ve bilginin mekanı olarak korunmalıdır.


Laiklik: İnancın Düşmanı Değil, Vicdanın Güvencesi


Laiklik, Türkiye’deki sığ tartışmaların aksine inancı bastıran bir yasak mekanizması değil; aksine inancı hem devletin araçsallaştırmasından hem de çoğunluğun sembolik baskısından koruyan bir güvenlik şemsiyesidir.


Laiklik Ne Değildir?

• İnancı kamusal alandan kovmak veya dini kimliği yok saymak değildir.

• Kültürel mirası reddetmek ya da bireysel inanç özgürlüğünü kısıtlamak değildir.


Laiklik Nedir?

• İnancı "sahneden indirerek" onun gerçek ve mahrem yeri olan vicdana iade edilmesini sağlar.

• Dini, siyasal bir performans zorunluluğundan kurtararak özgürleştirir.

• Çocuğun zihnini ve ruhunu siyaset eliyle üretilen sembolik baskılara karşı korur.

• Devletin inançlar karşısında tarafsız kalarak, her bireyin kendi hakikatini samimiyetle yaşamasını garanti altına alır.


Gürültüde Kaybolan Sessizlik


Türkiye’de bugün tanık olduğumuz manzara, dindarlığın derinleşmesi, gelişmesi, yaygınlaşması değil, dinin kamusal gürültüde biçim değiştirmesidir. Necdet Subaşı’nın "Kutsanmış Görüntüler" olarak nitelendirdiği bu yeni gerçeklikte; semboller çoğaldıkça ahlaki derinliğin, ritüeller görünür oldukça vicdani muhasebenin arttığına dair hiçbir veri bulunmamaktadır. Aksine, görsellik ve reklam yükseldikçe içsel derinlik azalmakta; gürültü, inancın o en çok ihtiyaç duyduğu "sessiz alanı" yutmaktadır.


Toplumun geleceğine dair asıl soru şudur: Din, siyasal ve medyatik bir kimlik gösterisine mi dönüşecek, yoksa bireysel bir anlam ve etik sorumluluk alanı olarak mı kalacak? İnancın onuru, bu kamusal gürültüden arındırılıp arındırılamayacağına bağlıdır.


Siyasal İslam dinimizi reklama, sahneye, gösteriye alet etti ama kaybeden yine kendisi oldu. Çok yaşa sen Atatürk, çok yaşa sen laiklik, çok yaşa sen Türklük çünkü gerçek iman sizde.

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page