top of page

Kültürel Kimlik Savaşına Yenilen Siyasal İslamcılar

  • 20 Şub
  • 7 dakikada okunur

Ne Oldu "Ramazanlarımıza"


Görmezden Gelemeyeceğimiz 5 Çarpıcı Gerçek


"Ben Neden Bunu Daha Önce Hiç Görmedim?" Sorusunun Peşinde


Sevgili okurum,


Bugün 58 yaşındaki bir vatandaşın, az sayıda basın organında ve Anadolu Ajansı’nda yer alan “Ramazan” kutlamalarında; fener alaylı, sloganlı yürüyüşler ile kimi okullarda düzenlenen ve öğretmenler ya da yöneticiler tarafından sosyal medyada dolaşıma sokulan görüntüler karşısında verdiği tepki — “Ben daha önce böyle kutlanan bir Ramazan ayı görmedim” cümlesi, aslında çok şey anlatıyor.


Hiçbir Şey Tesadüf Değil


Bu hafta yaşananlara birlikte baktığımızda, artık hiçbir şeyin tesadüf olmadığını fark ediyoruz. ATV’de yeni başlayan bir dizide, sözde laik bir karakterin Müslüman misafirlerine domuz eti ikram ettiği sahnelerle karşılaşıyoruz. Aynı günlerde, kimi iktidar yanlısı gazetelerde “laikleri” bir kez daha aşağılayan ifadeler yer alırken; muhalif basında bu dile karşı eleştirel yazılar kaleme alınıyor. Yine tam bugünlerde, Milli Eğitim Bakanı’nın 81 ile ve ilçe eğitim müdürlüklerine Ramazan’ın “nasıl kutlanacağına” dair etkinlikleri dikte eden bir resmî yazı göndermesi ve sosyal medyada aynı gün, aynı saatlerde, neredeyse birbirinin kopyası “Ramazan kutlama” görüntülerinin dolaşıma sokulması, yaşananların rastlantı olmadığını açıkça gösteriyor. Belliki bir merkezden üretilmiş "kültürel kodlar" için ciddi bir emek harcanmış; demem o ki gelişi güzel üretilmemişler; bir planlamaya, mesaj içerik üretimine ve psikolojik harekata uygun son derece profesyonel bir hazırlık.. Her biri belirli bir dili, belirli bir mesajı ve belirli bir yönelimi taşıyan görüntü ve söylemler.



Bu yaşananlardan, iktidarın uzun süredir sürdürdüğü karşı-devrimci hattın, Ramazan ayını bu kez açıkça bir "laik–siyasal İslamcı kültür çatışması" sahnesine dönüştürmek istediğini anlıyoruz. Sanki görünmez bir tuşa basılmış gibi; eşzamanlı, tekrarlı ve özenle seçilmiş imgelerle toplumun fay hatları yalnızca harekete geçirilmiyor, aynı zamanda yeni bir düzenin kültürel üstünlüğü ilan ediliyor. Burada olan biten, basit bir laik-dindar, gelenek görenek tartışması değil; kamusal alanın, hafızanın ve “normal”in bundan böyle nasıl yaşanacağının tanımlanmasıdır.


Türkiye’nin tarihsel kolektif hafızası ile Türk Tipi Başkanlık sistemi rejimiyle inşa edilen kamusal yaşam diktesi arasında son derece keskin "Hafıza Çakışması" (Memory Clash) bir farklılaşma var. Bu farklılaşma mütedeyyin inançlı kesimlerde dahi şaşkınlıkla izleniyor. Sosyolojik açıdan bu şaşkınlık, doğal bir geleneğin devamındansa, yeni Ramazan yapısına dönüşüme olan şaşkınlık.


Bu Yeni Ramazan bundan sonra yaşanacak ramazanların kurgusal "Kimlik İnşası" mı?


Gelenek mi, Sahneleme mi? "Osmanlı Ramazan'ı" Efsanesi


Bu günlerde sergilenen ve kimi sosyal medya adreslerinde "Osmanlı Ramazan'ı" etiketiyle sunulan fener alaylı, sloganlı ve toplu yürüyüşlü sahnelerin ne okullardaki kimi Ramazan etkinliklerinin ne tarihsel ne de teolojik kökeni bulunmaktadır.


Bilimsel kaynakların yanı sıra ilim görmüş dini kaynaklar ve yaşayan hafıza, Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde Ramazan’ın "sessizlik, edep ve mahremiyet" üzerine kurulu olduğunu daha çok anlatır. İslam’ın özünde ibadet, başkasının alanını işgal eden bir güç gösterisi değil, bir nefs terbiyesidir.

Teolojik verilerde, Kur’an (Bakara 183, 185), Ramazan’ı oruç, takva ve Kur’an’la kurulan sessiz bir ilişki olarak tanımlar. Ayetlerde ve kadim gelenekte sokak gösterisi, bayrak, slogan veya kamusal alanın dini sembollerle işgali yoktur.


Oysa bugünlerde tanık olduğumuz tablo ne "inancımızın gereği" ne "inanç artışı" dır. Hatta iddia edildiği gibi ne de "öze dönüştür". Bu yapılanlar tipik "Sahneleme Artışı"dır, yani show da diyebilirsiniz. Sosyal medyanın (özellikle TikTok ve Instagram) etkisiyle bu yapılan etkinliklerle: yüce dinimiz ve hepimizin heyecanla katıldığı Ramazan ayının, inanç, sadelik, enginlik, estetik içeriği boşaltılarak resmen boşaltılmış daha çok bir "Event " yani (etkinlik formatı) şekline sokulmuş.


Gördüğümüz şey ne Osmanlı Ramazan’ı ne Anadolu dindarlığı ne de İslami ibadet uygulaması. Bu, sonradan üretilmiş bir kamusal kültür dayatması. Bu durum, sessiz bir maneviyattan, iktidar ve kimlik rekabetinden doğan bir "görünürlük siyaseti"ne geçiş gibi. Sosyal medyanın hızına uyarlanmış, görsellikle parlatılmış, ama içi giderek boşaltılmış bir “etkinlik formatı”.


Yunus Emre ve Mevlana: Ortak Mirasın "Anlatı Tohumlama" Aracı Olarak Kullanılması


Sosyal medyada kimi adreslerde daha çok cemaat, tarikat vakıflarına bağlı yerlerde, hem çocukların hem büyüklerin okuduğu bir şarkı mı desem, ilahi mi desem, mani mi desem veya marş mı, bilemedim; şöyle birşeyle karşılaştım:


"Hazırlanın "Özümüze" dönüyoruz, küllerimizden doğuyoruz,

Yeniden bu topraklarda; Muhammedi Muhabbetli gençlerle,

Gönüller inşa etmeye geliyoruz.

Yunus Emrelerle, Vefa Sultanla, Şemslerle, Mevlanalarla dönüyoruz,

Muhabbetle geliyoruz, aşkla geliyoruz,

Gafiller görsün hakkı sevenler var; bunu her yerde görüyorum..."


Instagram, tiktok, X gibi ortamlarda, biraraya toplanmış birileri bu marş söyleniyor; çok güzel ne güzel! Ama sonra bakıyorum, Yunus Emre, Şems, Mevlana da sanki bir yere gitmiş de yeni dönüyormuş gibi anlatım olunca, kendimi tutamadım, " hoop kardeşim silkelenin kendinize gelin, bu saydınız değerler hep vardı, hep olacak, sadece bir kesimi temsil etmez onlar. Anadoludur, Türkiyedir bu insanlar. Dahası laiklerin, sekülerlerin, Atatürkçülerin en sevdikleridir onlar.


Aslında bu yukardaki marş da, "Yunus Emre, Şems ve Mevlana" gibi figürlerin merkezde olması tesadüf değil çünkü laiklerin de dindarların da sahiplendiği kültürel "Ortak Havuz" figürleridir onlar. Sert siyasi figürler yerine bu isimlerin seçilmesi, yürütülen kimlik inşasına meşruiyet üretme çabasıdır. Ancak bu süreçte literatürde "Anlatı Tohumlama" dediğimiz teknikle, bu figürler tek taraflı bir ideolojik kampa çekilmektedir.


Sosyal psikoloji açısından mesaj içerik analizinde burada bir "Grup içi Yücelme" söz konusudur. Doğan Cüceloğlu’nun vurguladığı üzere, kimlik baskısı altındaki gruplar ahlaki üstünlük diliyle psikolojik güvenlik üretirler. Peki biz bunları başka nerelerde görüyoruz? Dizilerde, AKP, MHP siyasetçilerinde, bürokratlarında, yazarlarında vs.


Mani de geçen "Gafiller görsün" ifadesi, tam da buradaki ahlaki üstünlükte "biz ve onlar" ayrımını (Gafil-Arif kutuplaşması) kuran bir "Kimlik Konsolidasyonu" aracıdır. Yani laikler gafil, onlar ise ariftir. Tam bu satırları yazarken Mustafa İslamoğlu’nun uyarısı aklıma geldi; bence hayati önem taşır: "Dini, kimlik silahına dönüştürdüğünüz an iman değil ideoloji üretirsiniz." Özetle bir milletin dini ve milli bayramları bile artık iktidar tarafından bir çeşit konsolidasyon unsuru gibi kullanılmaya başlanmış ise, o milleti artık birarada tutacak ortak havuz ortadan kalkar. Bundan en çok kim fayda sağlar? Laikler veya gerçek mütedeyyin veya inançlı, dindarlar değil...Sorunun cevabı açık: siyasal İslamcılar



Eğitimde Tarafsızlığın Sonu: Okul Neden ve Kimin "Taşıyıcı Kolonu" dur?


Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı okullarda düzenlenen eşzamanlı ve profesyonel paketlenmiş Ramazan programları, Şerif Mardin ve Gramsci’nin tarif ettiği anlamda bir "Kültürel Hegemonya" inşasıdır. Okul, katılımın zorunlu olduğu ve devletin norm ürettiği ana merkezdir; bu nedenle anayasal çürümenin en stratejik "Taşıyıcı Kolonu"dur. Ben demiyorum Carrier Column diyor. İktidar yandaşları şöyle diyor: 1923 Anayasası bizim anayasamız değildi, 100 yıl biz bu anayasaya sabrettik; artık dönem bizim dönemimiz dolayısıyla, biz yeni bir anayasa yapacağız, siz de dizinizi büküp oturacaksınız.


Bir başka ikitidar yanlısı gazeteci ise Laikliği Savunuyoruz Bildirgesine imza atanlara bçok kızmış ve yazısında daha açık şöyle demiş: "Türkiye de bizim, Ortadoğu da. Bu büyük coğrafya bütün değerleriyle bize ait. İslâm’la, bütün etnik ve mezhep kimlikleriyle bize ait. Devlet ve bütün iktidar alanlarıyla bize ait.

EĞER KAVGA İSTİYORSANIZ, ÇOK FENA KAVGA EDERİZ… ARTIK SADECE “TÜRKİYE EKSENİ” VAR!"


Bu kişinin öfkesini anlamakla birlikte,karşıt görüşte insanlara "haksızlıklarını" anlatmak isterken kurduğu cümleler sadece o bildiriye imza atanlara had bildirmek gibi olmamış (kaldıki bildiriye imza atanlar bir suç işlemiyor, anayasanın emrettiği gibi davranıyor). Bildiride kullandıkları bazı ifadeler rahatsız edici olabilir ama, kusura bakmayın da siz iktidar kalemleri kimlere neler neler dediniz. Şimdi gelelim asıl konuya:


"Türkiye bizim" demişsiniz. Siz kimsiniz? Biz kimiz? "Ortadoğu da bizim" demişsiniz; olur valla alın tepe tepe kullanın, gözümüz yok. Bu büyük coğrafya bütün değerleri ile bize ait" demişsiniz. Tekrar soruyorum, siz kimsiniz. Ayrıca Arabından, Somalilisine kadar herkesi sahiplendiniz bir tek laikleri kabul edemediniz? Siz kimsiniz? Anadolu coğrafyası ortak değerler havuzumuzdur ve kimsenin malı değildir. O değerler kendilerine aittir ve Türk Milletinin ortak birliktelik havuzudur. "İslâm’la, bütün etnik ve mezhep kimlikleriyle bize ait" demişsiniz, siz kimsiniz? Bakıyorum da kimlik siyasetine indirgemişsiniz aidiyeti! Demişsiniz ki, "Devlet ve bütün iktidar alanlarıyla bize ait": hayır siz devlet de değilsiniz iktidar da; çünkü iktidar olan devletin sahibi olan onu kaybetmekten bu kadar korkmazdı! Siz- biz seviyesine indirdiğinizden aynı terminolojiyi kullanacağım, özür dilerim: demek biz sizden çok devlet ve iktidarız ki, hala bizimle cebelleşiyorsunuz. Hatta hızınızı alamamış; öfkeniz ne kadar büyükmüş ki EĞER KAVGA İSTİYORSANIZ, ÇOK FENA KAVGA EDERİZ diye yazmışsınız. Hayırdır, insan ancak yenildiğine öfke duyar! ama hala geçmiş "eğer kavga istiyorsanız çok fena kavga yaparız" diyorsunuz. Yapsana Allah aşkına! Ama kavgada mertlik olsun, birebir olsun, kumpaslar, yalanlar olmasın, ele geçirilmiş kurumlar olmasın; sadece siz biz olalım. Çıkalım er meydanına mertce, Türk'e yakışır eşit şartlarda gelin kavga edelim. İnanın biz ve bizim gibi milyonlar sizin kavga etmek için harekete geçmenizi bekliyoruz. Ama şunu da ifade edeyim biz şiddet sever insanlar değiliz, kavga sevmeyiz, düşünce, yazı, bilim ile konuşuruz. Kalem ile savaşırız. Ama bu demek değil ki, kavga etmeyi bilmeyiz!


NE ALAKA NOEL NE ALAKA CADILAR BAYRAMI


Bakan Yusuf Tekin’in Ramazan etkinliklerini Noel veya Cadılar Bayramı ile kıyaslaması analitik bir "Yanlış Denklik" örneğidir. Cadılar Bayramı Türkiye’de kurumsal ve yaygın bir devlet politikası değilken, sıradan vatandaşların ve laiklerin bir çoklarının kutlamadığı bu iki etkinliği sanki Türkiye'nin genelinde kutlayan varmış gibi anlatması ilginç. Ramazan pratiklerinin MEB eliyle eşzamanlı bir "ritüelci ve performatif din üretimi"ne dönüşmesi, devletin tarafsızlık ilkesini (Anayasa md. 2 ve 24) fiilen ortadan kaldırmaktadır. O dediğinizle Laikliği Savunuyoruz Bildirisine imza atanların karşı oldukları şeyler aynı şeyler değil ki! İlahiyatçı Hayri Kırbaşoğlu’nun işaret ettiği gibi, bu durum dinin ahlaki içeriğini boşaltarak onu Selefîleşmeye açık, otoriter bir "İtaat Estetiği"ne hapsetmektedir.


Anayasal Çürüme ve Sefaköy Pankartı:NEDEN ŞİMDİ


Türkiye’deki yaşanan bu süreç ve anayasanın zırt pırt delinmesi, literatürde "Anayasal Çürüme" olarak tanımlanır. Bu aşamada anayasa metin olarak yerinde durur ancak bağlayıcılığını kaybeder. "Yeni Anayasa" çağrıları ise genellikle bu çürüme tamamlandığında ve toplumsal alışma eşiğine (Eşik Etkisi) geçildiğinde gelir. Bu durumda yeni metin bir toplumsal sözleşme değil, fiilen kurulmuş olan düzensizliğin "Hukuki Tescili" niteliğindedir. yoksa amaç bu mu? Alıştıra alıştıra değilde seve seve meselesi mi?


Bunun en somut örneği İstanbul Sefaköy’de "Şeriata karşı laik, devrimci, demokratik cumhuriyet" pankartı asan gençlerin gözaltına alınmasıdır. TCK 216. madde kapsamında bir suç oluşması için "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" ve "açık ve yakın bir tehlike" şarttır. Oysa anayasal bir ilke olan laikliği savunmak suç değildir; aksine bu pankartın kriminalize edilmesi, yargının yazılı normdan çok siyasal beklentiye göre pozisyon aldığını gösterir. "Laikliği Birlikte Savunuyoruz" bildirisine imza atan 168 aydının uyardığı gibi, bu durum toplumun "Talibanlaştırılması" baskısının bir parçasıdır. "Talibanlaşma" ifadesinin bir teşbih olduğu sadece durumun ne anlama geldiğini taraif etmek amaçlı kullanıldığı son derece açık aslında. "Anayasalar ihlallerle değil; uygulanmamakla ölür. Eğer kimse ona uymuyorsa, o anayasa artık sadece bir metindir." Belki de amaç budur; belki ifadesi artık yaşananlarla çıkartılabilir.



Geleceğe Bakış ve Büyük Soru


Yaşananlar basit bir "kültür savaşı" değil, devletin kamusal alanla, eğitimle ve hukukla kurduğu ilişkinin radikal biçimde değişmesidir. Sessizliğin bir rıza olarak algılandığı bu süreçte (eğer öyle ise inanın yanılıyorsunuz), toplumsal birlikte yaşama kapasitemiz ciddi yaralar almaktadır. Norm hiyerarşisi çöktüğünde ve üst yargı (AYM/AİHM) kararları uygulanmaz hale geldiğinde, hukuk güvenliği ortadan kalktığında ve siz "Devlet de benim Yasa da benim, Kanun da benim" derseniz kavgayı başlatmışsınız demektir. Kavgada insan kendini, anayasayı elbette savunur.


Önümüzde duran soru şudur: Uygulanmayan bir anayasayı değiştirmek mi gerekir, yoksa her şeyden önce mevcut anayasayı ve hukuk devletini yeniden ayağa kaldırmak mı? Belki de her şeyden önce; ortak mirasımız olan Yunus’un adına konuşma yarışına girmeyi bırakıp, onun gibi "edeple" konuşabilmeyi mi, Yunuslar, Mevlanalar gibi evrensel olmayı öğrenmeliyiz? Çünkü laiklik aşındığında, özgür bir vicdanı koruyacak zemin de kalmayacaktır.


Gelin biz kötüye giden ekonomiyi, emeklinin halini, sağlık alanındaki teee 6 ay sonrasına verilen randevuları, kira enflasyonunu konuşalım. Birlikte çare arayalım, isteyen de Ramazanı kutlar istemeyen de kutlamaz, insanın gözüne gözüne sokulan şey halktan tepki alır. Tıpkı 12 Eylülde Atatürk milletin gözüne gözüne sokulduğunda alınan toplumsal tepki gibi ne zaman Atatürkü zorla değil anlayarak sevmek başladı, bir çok dindar ailenin çocukları Atatürk'ü bu gün çok sever oldu.


İnsanları dinlerinden soğutmayın.


Tüm inanların ve inanmayanların Ramazanını gösterişsiz, kültür savaşı amaçlamadan, inancımıza uygun şekilde kutlarım. İyi ki geldin Ramazan, hoş geldin...




 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page