SDG Üniter Devleti Kabul Etti mi: Bu Cumhur İktidarı Başarısı Değil, Atatürkçü Aklın Zaferidir
- Didem Öneş
- 19 Oca
- 7 dakikada okunur
SDG Üniter Devleti Kabul Etti mi?
18 Ocak 2026, pazar günü, Şam yönetimi ile SDG arasında imzalanan ateşkes ve entegrasyon anlaşması, Türkiye’de hızla bir “dış politika başarısı” anlatısına dönüştürüldü. Yandaş medya ve sözcülerinde, köşe yazılarında, özellikle iktidara yakın çevrelerde bu gelişme, Erdoğan iktidarının ve Cumhur İttifakı’nın stratejik bir kazanımı gibi sunuldu. Gerçekten öyle mi? Bu soruya cevap vermek için elimizdeki verileri dikkatle analiz edebilmeliyiz. Dün akşam, bir büyüğüm ile gelişmelere dair sohbet ederken, her zamanki sakin, hafif gülümsemesi ile "Süreçlerin okunmasında bu kadar hızlı kesin konuşmalar, analizler yanıltıcı olur" demesi, benim de konuları yeniden alternatifli değerlendirmemi gerektirdi. Tecrübeli büyüğüm "Sahadaki gerçeklik ve anlaşmanın siyasal içeriği, İran konusunda beklenen alternatif projeler ve Türkiye-İsrail bölgesel hattının hedeflenmesiyle paralellik arz etmektedir" diyerek, şu andaki SDG-Şara anlaşmasının Cumhur iktidarı başarısı gibi okumanın aceleci ve yanıltıcı olabileceğini, sakin yaklaşmak gerektiğini değerlendirdi; ve devam etti "...ancak mevcut hali ile Türk Kamuoyunun ağzına bir parmak bal sürüldüğü kesin". Eve döndüğümde, iç basını ve dış basını aynı anda farklı çerçevelerde ele alan ajanslarla değerlendirmek üzere sabahladım. alternatif senaryo çalışmaları ve kronolojik tarih analizi çıkardım. Ve gördüm ki, sevinmek için henüz erken.
Türkiye'de hemen dolaşıma sokulan şu söylem:“Türkiye istediğini aldı”, “PKK tasfiye edildi”, “Cumhur İttifakı’nın dış politika başarısı” ifadeler ne kadar gerçekçi gelin birlikte analiz edelim.
Mevcut Durum
Son tahlilde, Ahmed el-Şara ile Mazlum Abdi arasında imzalanan ateşkes ve entegrasyon anlaşması, yalnızca bir askeri anlaşma değil; Suriye’nin yeniden yapılandırılmasına ilişkin siyasi ve idari dönüşümün parçası olarak görülebilir. Ancak anlaşmanın kapsamı ve Kürtlerin statüsü gibi ayrıntılar şu anda hem teori hem pratik düzeyde netleşmemiştir; ya da sınırlı şekilde açıklanmıştır. Mevcut güvenilir kaynaklara göre elimizdeki tablo şöyle:
Bir Entegrasyon var mı? Var! Entegrasyonun ana çerçevesi
Anlaşma metnine göre:
SDG’nin (Kürt-liderli Suriye Demokratik Güçleri) askeri ve idari yapılarının bireyler halinde Suriye devlet kurumlarına dahil edilmesi öngörülüyor; SDG’nin özerk askeri bir yapı olarak kalmaması planlanıyor.
SDG’nin kontrol ettiği bölgeler, idari ve askeri kontrol açısından, Şam’a devrediliyor; sınır kapıları, petrol/gaz sahaları ve cezaevleri gibi stratejik varlıkların denetimi Suriye hükümetine geçiyor.
PKK bağlantılı yabancı unsurların çıkarılması taahhüt ediliyor.
Böyle bakıldığında, SDG’nin kurumsal özerkliğini bırakması ve entegre bir şekilde merkezi hükümetin parçalarından biri olması hedeflenen bir çerçeve.
Kürt kimliği, dili, vatandaşlık ve anayasal güvence
Resmî geçici Suriye yönetimi tarafından son dönemde ilan edilen düzenlemeler bu konuda bazı göstergeler veriyor, ancak bunların anlaşmanın bağlayıcı maddeleri mi yoksa ayrı devlet kararları mı olduğu netleşmiş değil. Bu anlaşma ile Suriye Kürtleri ilk kez resmi olarak tanındı ve Suriye Cumhurbaşkanı Şara tarafından verilen bir kararla Kürt dili “ulusal dil” olarak tanındı; Kürt kimliği Baas yönetiminde yok sayılırken bu anlaşma ile Kürtlere vatandaşlık verildi. Ayrıca Nevruz gibi kültürel haklar da kabul edildi.
Ancak bu kararların şu anda tam bağlayıcı bir "yeni anayasa maddesi" şeklinde mi garanti edildiği yoksa geçici bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi olarak mı kaldığı henüz belirsiz. Zaman coğrafyadaki gelişmelerle sonucu belirleyecek.
Şu anda resmi kaynaklarda “Kürt dili ulusal dil olarak tanınacak”, “Kürt kimliği anayasal çerçevede tanınacak” gibi ifadeler bulunsa da, tam ayrıntılar resmî olarak ilan edilmedi veya yayınlanmadı:
Kürt dili “ulusal dil” olarak tanınması, Suriye’nin Arapçayla sınırlı dili politikası için önemli bir adımdır. Kürt dili eğitimi konusunda sınırlı yetkilendirmeler gündemde ama bunun kapsamı ve merkezi müfredata entegrasyon düzeyi net değildir. Anlaşma metninde tüm Suriye halkları için eşit hak ve “ayrıcalıksız vatandaşlık” gibi genel çerçeveler yer aldığı aktarılıyor, fakat: Suriye’nin eğitim, dil ve kültürel haklara ilişkin tüm topluluklara eşit yaklaşım sağlamayı hedeflediği belirtilse de bu somut yasal düzenlemeler halinde yayınlanmamıştır. Tüm bunlara rağmen olan önemlidir. Neden mi? SDG, fiilen “üniter Suriye devleti” çerçevesini kabul etmiştir.
Gelişmeler bize aslında şunu göstermektedir:
Bu kabul
AK PARTİ Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son yıllardaki siyasal çizgisiyle değil;
Türkiye’de uzun yıllardır “bölünmeye karşı üniter devlet” tezini savunan Atürkçü laik ulus devlet çizgiyle örtüşmektedir.
Daha açık söylemek gerekirse: Bu gelişme Erdoğan iktidarının başarısı değildir. Bu gelişme, yıllardır Türkiye’de baskılanan, her olumsuzluğun suçlusu gibi gösterilen Atatürkçü üniter devlet anlayışının bölgesel düzeyde tarihsel haklılığını kanıtlayan bir gelişmedir.
Yanlış Okuma: “Türkiye Kazandı” Söylemi
İktidar çevrelerinin öne çıkardığı üç temel argüman var: Birincisi, SDG’nin ayrı bir yapı olmaktan çıkması. İkincisi, PKK bağlantılı yabancı unsurların Suriye’den çıkarılacağı ifadesi. Üçüncüsü ise Suriye’nin toprak bütünlüğü vurgusu.
Bu başlıklar, Türkiye kamuoyunun hassasiyetlerine hitap eden ve “zafer” anlatısına uygun unsurlar. Ancak kritik soru şu: Bu süreci kim yönetti, kim şekillendirdi ve kim denetleyecek?
Türkiye bu anlaşmanın:
Tarafı değil,
Garantörü değil,
Denetleyicisi değil,
Uygulama mekanizmasının sahibi değil.
Dolayısıyla burada söz konusu olan şey, Türkiye’nin yön verdiği bir süreçten ziyade, Türkiye’nin askeri ve siyasi reflekslerini yatıştırmayı hedefleyen bir dengeleme hamlesidir.
SDG Neyi Kabul Etti?
Asıl önemli olan, SDG’nin neyi kabul ettiğidir.Bu anlaşma ile SDG:
Federalizm talebinden vazgeçmiştir.
Özerk ya da yarı-devletçi bir yapı iddiasını terk etmiştir.
Ayrı bir ordu, ayrı bir bayrak ve ayrı bir egemenlik alanı talep etmemiştir.
Başka bir ifadeyle, SDG üniter Suriye devleti çerçevesini fiilen kabul etmiştir. Bu kabul, sadece taktik bir geri adım değil; etnik temelli devletleşme projeleri açısından ciddi bir ideolojik yenilgidir.
Bu Erdoğan İktidarının Başarısı mı cidden:
Siyaset analizleri yapıldığında, Sayın Erdoğan'ın iktidarının ideolojik referansları ile ortaya çıkan sonuç arasında ciddi bir uyumsuzluk vardır.
Cumhur İttifakı rejimi, zihniyeti ve siyasal İslamcı Türk İslam sentezci rejim:
Ulus-devlet fikrine mesafelidir.
Atatürk milliyetçiliği yerine Türk–İslam sentezini merkeze alır.
Üniter devlet kavramını savunur gibi görünse de bunu çoğu zaman mezhepçi, ümmetçi ve pragmatik bir çerçeveyle ele alır.
Oysa bugün Suriye’de kabul edilen model:
Etnik federasyonları reddeden,
Merkezi egemenliği esas alan,
Silahlı kimlik siyasetini tasfiye eden,
Yurttaşlık temelinde eşitliği öngören klasik laik- ulus devlet modelidir.
Bu model, Cumhur ittifakı ve Erdoğan iktidarının ideolojik olarak savunduğu bir çizgi değildir; aksine uzun yıllar boyunca mesafe koyduğu, hatta iç politikada aşındırdığı bir devlet anlayışıdır.
O Halde Bu Kimin Başarısıdır?
Bu gelişmenin asıl kazananı, uzun yıllardır ihmal edilen Atatürkçü devlet aklıdır.
Yıllardır “bölünmeye karşı üniter devlet”, “merkezi egemenlik”, “etnik özerkliklere veya ayrıcalıklara hayır” diyen çizgi; bugün Suriye’de, üstelik Kürt siyasi-askerî aktörlerinin de dahil olduğu bir mutabakatla doğrulanmıştır.
Bu çizgi, Türkiye’de uzun süre:
“Barış karşıtı”,
“Çözüm istemeyen”,
“Çağın gerisinde” olmakla suçlanmıştır. Oysa bugün gelinen noktada, bölgesel istikrarın ancak laik, demokratik üniter devlet çerçevesinde mümkün olabileceği gerçeği kabul edilmiştir.
Bu olumlu gelişmelere rağmen, PKK Maddesine Temkinli Olmak Gerekir. Anlaşmada yer alan “PKK bağlantılı yabancı unsurların çıkarılması” maddesi, elbette önemlidir. Ancak bu başlık:
Tanımsızdır,
Takvimsizdir,
Denetim mekanizmasından yoksundur.
Bu nedenle bu maddeyi, Türkiye kamuoyunun güvenlik kaygılarını yatıştırmaya yönelik bir siyasal jest olarak okumak daha gerçekçidir. Yine de şu notu düşelim: Silahlı, ayrı bir Kürt yapılanmasının üniter devlet içinde eritilmesi, PKK çizgisi açısından stratejik ve ideolojik bir yenilgidir. Bu durum bize şunu da göstermektedir: emperyalistle "Kürt Kartını" kullanagelmişlerdir ve kullanmaya da devam edeceklerdir. Kürtlerin, herhangi bir terör örgütüne dayanmadan bağımsız politikalar üretmeleri bu yüzden önemlidir. Ayrılıkçı, etnik, otonom, bölgesel ayrıcalıklı siyaset yerine, bölgenin gerçeklerini okumalıdırlar.
Sürecin bu noktaya evrilmesinde önemli rol oynayan aktörler ve gelişmelere- kırılmalara, ülke etkilerine kronolojik analiz açısından bakmakta yarar var.
Güç dengeleri: Bu anlaşmayı mümkün kılan “dört kilit kayma”
1) ABD’nin öncelik kayması: “SDG’yi korumak”tan “Suriye’yi birleştiren anlaşmayı yönetmeye”
Ocak 2026’daki ateşkes-entegrasyon paketi, ABD’nin SDG ile uzun ortaklığını bitirmese de, Şara yönetimiyle çalışarak ülkeyi tek merkezde stabilize etme çizgisine kaydığını gösteriyor: ABD’nin Suriye elçisi Tom Barrack anlaşmayı açıkça “kritik” bir eşik olarak değerlendirdi.
2) Rusya ile “taban pazarlığı”: Şam’ın arkasını emniyete alma
Şara’nın Ekim 2025’te Putin’le görüşmesinde gündemin merkezinde Rus üslerinin geleceği vardı (Hmeymim, Tartus vb.). Bu, Şam’ın arka cepheyi kapatıp kuzeydoğuya odaklanmasını kolaylaştıran bir denge arayışıydı.
3) İsrail’le çatışma riskini “mekanizma” ile yönetme (Paris hattı)
2025 yazından itibaren ABD arabuluculuğunda Paris’te görüşmeler yapıldığı ve de-eskalasyon konuşulduğu Reuters’a yansıdı. Ardından 6 Ocak 2026 Paris toplantısı, ABD-İsrail-Suriye üçlü formatında bir “iletişim/koordinasyon” mekanizması fikrini kurumsallaştırdı (en azından niyet ve çerçeve düzeyinde). Bu, Şam’ın “güney cephesi belirsizken kuzeydoğuda büyük entegrasyon” riskini azaltma hedefiydi.
4) Saha gerçekliği: Şam’ın askeri ilerlemesi ve Arap aşiretlerinin çözülmesi dolayısıyla SDG’nin pazarlık gücü düşmesi.
Reuters/WSJ/AP çizgisinin ortak söylemlerinde görülüyorki : son çatışma turunda Şam güçleri sorunsuz ve dirençle karşılaşmadan ilerledi; kritik alanlar (Rakka-Deyrizor hattı, enerji-altyapı, sınır geçişleri) anlaşma masasının merkezine geldi; SDG, “ayrı yapı olarak kalma” talebini koruyamadı.
Bu dört kilit kaymayı sağlayan unsurlar ise şunlardır:
Son 5 ay: Şara’nın Fransa-İsrail-ABD-Rusya hattında “adım adım” inşa ettiği zincir (kronoloji)
25 Ağustos 2025 – Şara + ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack (Şam)
Şara’nın Barrack’la Şam’da görüşmesi, ABD-Şam hattının “temasın ötesine” geçtiğini gösteren eşikti: gündem Suriye içi gelişmeler ve bölgeydi.
22 Eylül 2025 – ABD Dışişleri (Rubio) görüşmesi
ABD Dışişleri’nin resmi kaydına göre Rubio’nun Şara ile görüşmesi, Washington’un Şam’ı “muhatap” alma kapasitesini büyüttü. Bu, SDG’nin de içinde olduğu denklemde ABD’nin “tek kanalının SDG olmadığı” anlamına gelmektedir.
15 Ekim 2025 – Moskova: Şara-Putin görüşmesi
Reuters’a göre görüşme, Rus üslerinin geleceği gibi sert başlıkları içeriyordu. Şam’ın Rusya ile “çatışmasızlık/denge” üretmesi, kuzeydoğu dosyasında elini rahatlattı.
10–11 Kasım 2025 – Washington: Şara-Trump görüşmesi + IŞİD karşıtı koalisyon çerçevesi
Şara’nın Beyaz Saray ziyareti ve Suriye’nin IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonla ilişkisinin çerçevelenmesi (Suriye’nin “katılım” vurgusu, askeri misyon ayrımı gibi) Şam’ın Batı nezdinde meşruiyet alanını genişletti. Bu genişleme, SDG’nin “vazgeçilmez tek ortak” konumunu zayıflattı, pazarlık aktörleri genişledi.
24 Aralık 2025 – Rusya hattının tahkimi (Dışişleri/Savunma temasları)
Rusya-Suriye ilişkilerinin “yeni aşama” vurgusuyla yeniden çerçevelenmesi, Şam’ın Moskova ile köprüleri atmadığını; aksine dosyayı yönetmek istediğini gösterdi.
6 Ocak 2026 – Paris: ABD-İsrail-Suriye üçlü formatı (mekanizma)
ABD Dışişleri’nin ortak açıklaması ve uluslararası basın, Paris’te üçlü formatı doğruluyor: amaç “de-eskalasyon/iletişim hücresi” benzeri bir mekanizma olarak ifade ediliyordu. Bu adım, Şam’ın aynı anda hem İsrail kaynaklı riski hem kuzeydoğuyu yönetebilmesinin ön koşullarından biri oldu.
Tüm bu önemli tarihler ŞAM Merkezi Yönetimi ile SDG arasında gerçekleştirilen anlaşmayı getirdi.
Tarihsel Bir Parantez
Bu tablo bize şunu hatırlatıyor: Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti modeli; etnik, mezhepsel ve aşiret temelli bölünmelere karşı geliştirilmiş bilinçli bir siyasal tercihti.
Bugün Suriye’de ortaya çıkan çözüm, bu modelin gecikmiş ama kaçınılmaz bir bölgesel yansımasıdır. Laik ve Üniter devlet, sadece Türkiye için değil, parçalanmış Ortadoğu coğrafyası için de en az maliyetli siyasal çerçeve olarak yeniden kabul görmelidir.
Son Sözlerin Işığında:
Siyaset Bilimlerinin en öenmli isimlerinden biri olan Benedict Anderson’ın “hayali cemaat” kavramının önemi şudur:
"Ulus, etnik pazarlıkların toplamı değil; siyasal egemenlik etrafında inşa edilen ortak bir tahayyüldür."
(Anderson, Imagined Communities, 1983)
Dolayısıyla, anlaşmada yer alan “PKK bağlantılı yabancı unsurların çıkarılması” maddesi, güvenlik literatüründe “constructive ambiguity” (yapıcı muğlaklık) olarak bilinen bir tekniğe karşılık geliyor. Bölgenin gazını alan, süreci yayan bir gelişme. Bu tür maddeler: Tarafları kısa vadede sakinleştirir ancak uzun vadede farklı yorumlara açıktır. Bu nedenle gelişmeleri Suriye geçici Şam Yönetiminin, SDG yi kesin bir tasfiyesi değil, geçiş sürecini yönetme aracı olarak okumak gerekir. Süreci asıl yönetenleri iyi okumak çok önemlidir.












Yorumlar