top of page

Vatandaşlık Tapusu Kimin Elinde? "Aynı Yağmur Altında" ve Ekrandaki Yeni Ahlaki Hiyerarşi

  • 17 Şub
  • 7 dakikada okunur

Sevgili Okurum,


Televizyon dizilerini düzenli olarak izleyen biri değilim. Özellikle belli kanalların, toplumu aynı tartışmalar etrafında tekrar tekrar dolaştıran anlatılarına mesafeliyim.Nedeni de basit; izleyicinin edilgenleştirildiği, toplumsal meselelerin "amaçlı" karşıtlıklara indirgendigi bir bakış açısına karşıyım.


Buna rağmen, sosyal medyada yarattığı yoğun tartışma nedeniyle Aynı Yağmur Altında’yı izlemeye karar verdim. Daha ilk bölümden itibaren dikkatimi çeken şey, dizinin bir aşk ya da aile hikâyesi anlatmaktan çok, Türkiye’de uzun süredir devam eden bir kültür savaşını yeniden üretme biçimi oldu. Bu anlatıda toplumsal fay hatları tarafsız biçimde ele alınmıyor; aksine, bir kesim sürekli “geçmişin canavarlarına” karşı uyarılıyor, diğer kesim ise üstü örtük biçimde “sorunlu” ve “aşılması gereken” ve konsolide olunması gerekler olarak sunuluyor. Peki, bilin bakalım sorunlu kesim kim? Elbette sekülerler yani laikler! Diğer tarafta ise, "sabreden", "sessiz kalan", "mağdur ama gururlu" kesim kim? evet, evet, bildiniz. Bildiniz çünkü müthiş bir klişe kültür savaşı bizlere yıllarca boca edildi. Bu ülkede, her dönemde her kesimden insan mağdur olduğu, adaletsizlikle karşılaştığı halde, "hep mağdur" hep "büyük mücadeleler vermiş" tek bir kesim ön plana çıktı. Oysa hangi kesimden olursa olsun, işçinin, emekçinin, fakirin, öğrencinin, memurun, üniversitelinin sorunları ortaktı.


Dizi izleyince Şenay Aydemir'in kitabı aklıma geldi: AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat. Sanata, sosyolojiye, psikolojiye ve siyasete meraklı biri olarak ( daha doğrusu uzmanlık alanım olarak) niye yalan söyleyim kitap ilgimi çekti. Şenay Aydemir, kültürü bir hegemonya alanı olarak okuyan,

eleştirel kültür çalışmaları ve Gramsciyen teoriye yaslanan, otoriterleşme süreçlerini kültür üzerinden analiz eden, sol-eleştirel bir teorik hatta durduğunu gördüm. Benim duruşuma yakın sayılır, ben "sol-eleştirel" geleneğinden değilim. Diğer taraftan aklıma hemen, sağ, muhafazakar, dinci, Atatürk'e mesafeli yazarların kaleme aldıkları, "kültürel eleştiri" çalışmaları geldi. Örneğin; Mustafa Armağan: Karşı-tarih yazımında daha çok kendisini görürüz. "Kültürel hegemonya anlatısını" popülerleştiren ve Atatürk ve Atatürk Cumhuriyetine karşı argümanlarıyla kültür çalışmaları yapar. Onun da tıpkı diğer sağ, muhafazakar, dinci, siyasal İslamcı yazarlar gibi şunları savunduğunu görürüz:

  • Cumhuriyet’in kültürel anlatılarının ideolojik mitler olduğunu

  • Seküler tarih yazımının toplumu şartlandırdığını

  • AKP’nin yaptığı şeyin “gerçeği iade etmek” olduğunu

Özetle, kültür savaşını kendi tarih okumaları üzerinden meşrulaştırır.


Bu iki farklı kesimden olan yazarların kitaplarını okudunuz mu bilmem ama gelin ben size neyin ne olduğunu kendimce anlatayım.


Ekrandaki 'Yeni Normal' ve Sessiz Kültür Savaşı


Türkiye’de televizyon ekranları uzun süredir "bir" hikâye anlatmıyor; toplumsal fay hatlarını yeniden tetikleyip şekillendiriyor. Kızılcık Şerbeti ile açılan "seküler-muhafazakâr çatışması" koridoru, son dönemde Aynı Yağmur Altında gibi yapımlarla daha derin ve riskli bir boyuta taşındığını görüyoruz. Ancak bu yapımlar, sadece birer reyting kaygısı güden senaryolar değil; Şenay Aydemir’in analizlerinde vurguladığı üzere, toplumu dönüştürmenin ve yeniden biçimlendirmenin ana araçları olan "toplumsal mühendislik" aygıtlarıdır. Bu diziler hiç de masum değildir. Dönemin, siyasetin, normların hangi dönem nasıl dizayn edileceğine dair verileri bize anlatırlar. Hatırlarsanız, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenen Ensar Vakfı Genel Kurulu’nda konuşmasında, "Siyasi olarak iktidar olmak başka bir şeydir. Sosyal ve kültürel iktidar ise başka bir şeydir. Biz 14 yıldır kesintisiz iktidarız. Ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var" demişti. Erdoğan'ın şikayetçi olduğu bu "sıkıntı" 2023 yılı ile artık aşılmış oldu. AKP ve MHP kendi sentezlerine özel bir kültür yaratmış ve bunu ilan etmişlerdi. İktidar, sosyal ve kültürel iktidarlarını yerleştirirken, ben ve benim gibi milyonları rencide etmekten asla çekinmediler. İktidar kültürel hegemonyası "Duygusal Kutuplaşma" üzerine bina edildi. Bu inşa bir çeşit, korku ve kindar duyguları kullanarak kendi tabanını konsolide etmeye dayanıyordu. Başardılar da.


Kamusal iletişim kurumlarını ve aygıtlarını, günümüzde "kamu diplomasisi" adı verilen ama asıl adı "psikolojik harekat olan" yöntemlerleri, "karşı devrimin" yeni sosyal ve kültürel kodlarını yerleştirmek amacını kullanageldiler. Yeni "vatandaşlık" tanımı yapılırken, kim makbul vatandaş, kim "tüü kaka" vatandaş sınırlarını kendileri çizdiler. Bir "asimetrik vatandaşlık" formu ile "yeni toplumu" yapılandırdılar. Nedir bu asimetrik vatandaşlık? Asimetrik vatandaşlık, hukuken eşit görünen bireylerin fiiliyatta farklı düzeylerde hak, meşruiyet ve aidiyete sahip kılındığı bir vatandaşlık rejimidir. Yani, vatandaşlık, doğuştan gelen bir hak olmaktan çıkıp, belirli davranışlara ve kimlik performanslarına bağlanıyorsa; orada asimetrik vatandaşlık vardır. Vatandaşlık, “doğru davranırsan”, “uyum sağlarsan”, “rahatsız etmezsen” geçerlidir. Hak, lütufa dönüşür. Ahlaki Hiyerarşi Kurulur ve vatandaşlar: “makbul”, “idare edilen”, “sorunlu” vs olarak sınıflanır. Hukuk dili değil, ahlak dili baskındır. Ben bu sınıflandırmalara resmen sokulmuş vatandaşlardan biriyim. 2013 yılı ile başlayan süreç içinde, "sorunlu", "hasta", "idare edilen", "tahammül edilen" sınıfında hep oldum. Suratıma aleni, " size tahammül ediyoruz" diye sınırınızı aşmayın dendi. Sınırımı aştığım konu neydi? Kamu kurumunda, yan odalarda çalışırken, bir odadan müzik, haber, kuran sesi sonuna kadar açılıp dinlendiğinde, şarkı söylendiğinde, kulaklık takmalarını rica ettiğim içindi. Kulaklık takmalarını istemem "haddimi aşmamdı". Bana neden tahammül edildiğini ise karşımdaki şahıs anlatmadı; şarkı mı söylüyordum mesai saatinde, müzik mi açıyordum veya "ingilizce mi" konuşuyordum? Hayır bunlar değildi? o zaman neyime tahammül edilmeliydi? Sınırlarını bu iktidar çizdi. Şimdi gelelim dizi analizime.


Asimetrik Vatandaşlık: Kim Ev Sahibi, Kim Misafir?


Günümüzün popüler anlatıları, toplumsal gerilimi hukuki bir zeminden koparıp "Duygusal Kutuplaşma" üzerinden bir ahlaki hiyerarşi inşasına dönüştürüyor. Bu yeni kurguda karşı taraf sadece "farklı" değil, "ahlaken tehditkâr ve yabancı" olarak kodlanıyor. Toplum; "Doğal Vatandaşlar" (sabırlı, incinen ve mağdur dindar kesim), "İdare Edilenler" ve "Uyum Sağlaması Gerekenler" (farkında olmadan inciten, soğuk ve empati yoksunu, yerli ve milli olmayan, küstah sekülerler) olarak keskin kategoriye ayrılıyor. Bu asimetrik yapı, eşit yurttaşlık fikrini zayıflatarak aidiyeti bir hak olmaktan çıkarıp bir davranış performansına indirgiyor.


Bu modelde, bir tarafın "ev sahibi" olduğu, diğer tarafın ise ancak belirli ahlaki kriterleri yerine getirdiği ve "hizaya girdiği" sürece tahammül edilen bir misafir olarak görüldüğü tehlikeli bir toplumsal sözleşme meşrulaştırılıyor.


Dijital Maskeler Altındaki Gerçeklik İhaneti


Aynı Yağmur Altında dizisinde Hülya Avşar’ın canlandırdığı "Fazilet" karakterine uygulanan ve çekim öncesi "kullanılmayacak" denmesine rağmen sahnelerde kullanıldığı iddia edilen yüz filtresi, basit bir estetik tercih değil, sosyolojik bir semptomdur. "Gerçek bir hayat hikâyesi" vaadiyle yola çıkan bir yapımda, ana karakterin yüzünün dijital bir sisle örtülmesi, anlatının vaat ettiği gerçeklik zeminine de aslında bir ihanettir. Bu filtre, bana göre, yaşlanan günümüz "elit" imajının dijital yollarla maskelenmesini ve yeni normalin yapaylığını temsil ediyor. Gerçeklikten kopan bu estetik müdahale, anlatının samimiyetini daha en baştan yapay bir sisle örtmektedir. Gerçek hikaye ifadesi aslında bir maske midir?


"Kültürel İktidar" Söyleminin Görünmez Gücü


Şenay Aydemir’in AKP’nin Kültür Savaşı: İmha ve İnkâr Kıskacında Sanat adlı kitabında belirttiği gibi, iktidarın yıllardır tekrarladığı "Kültürel iktidar olamadık" söylemi sadece bir serzeniş değildir. Bu dil, özerk ve muhalif her türlü üretimi potansiyel bir tehdit olarak kodlayan bir baskı zemini yaratır, yaratmıştır.


Kültürün bir "itaat ekonomisine" dönüştürülmesi, ekrandaki içerikleri de "seri üretim" ve derinlikten yoksun çatışmalara hapsediyor. Dizinin ilk bölümünde, Marmaray'da geçen şu meşhur diyalog, bu sığlığın en net örneğidir:


Muhafazakâr kadın: "55 yaşındayım, bu kadar çıplaklık görmedi bu ülke!" Seküler kadın: "Zaten her yeri imam hatip yaptınız... Beğenmiyorsan Afganistan’a git!"


Bu klişe anlatı, kutuplaşmayı bir düşünce tartışması olmaktan çıkarıp, "itaat ekonomisinin" ürününe dönüştürmektedir..


Bu söylemin sonuçları ise şöyledir:

• Kültür alanı mekânsal ve bütçesel olarak büyürken, içeriksel olarak daralır.

• Risk alan özgün üretimler sistemli bir şekilde dışarıda bırakılır, sesler azaltılır.

• Kültür üretimi, dışarıya karşı "başarı hikâyesi" olarak pazarlanırken içeride disiplinli ve kontrollü bir yapıya bürünür.

• "Kültürel iktidar olamama" söylemi, sanata yönelik sert müdahalelerin meşruiyet aracı haline gelir.


Rejim Sorunların "Edep" Meselesine İndirgenmesi


Ekrandaki yeni anlatılarda devlet, hukuk ve kurumsal adalet bilinçli olarak görünmez kılınır. Toplumsal adaletsizlikler ve yapısal eşitsizlikler, sistemden kaynaklanan sorunlar olarak değil; tamamen bireyler arasındaki bir "saygı", "edep" veya "anlayışsızlık" problemi olarak sunulur. Bu, "politik sorumluluğun buharlaştırılması" operasyonudur. İzleyiciye, yapısal çarpıklıkların kaynağının sistem değil, birlikte yaşamayı beceremeyen insanlar olduğu mesajı verilir. Bu durum, izleyicinin sistemsel sorunlara karşı geliştirebileceği eleştirel savunma mekanizmalarını felç ederek politikayı tekel içinde eritir.


Simgesel Şiddet ve Kimlik Tetikleyicileri


Dizilelerde kullanılan başörtüsü, sofralar veya Aynı Yağmur Altında dizisindeki (her türlü mantıktan uzak) "domuz eti" sahneleri artık sıradan hayat kesitleri değil, birer simgesel şiddet aracıdır. Dizinin ikinci bölümünde yer alan, seküler bir karakterin Müslüman bir aileye domuz eti ikram ettiği sahne, belliki, bir "kimlik tetikleyicisi" olarak kurgulanmış. Hikâye Yoluyla Taşıma tekniği sayesinde izleyici, hikâyenin içine çekilerek savunmasız bırakılır ve belirli bir ahlaki hizalanmaya zorlanır. Bu kurgularda "hoşgörü", iki tarafın eşitlenmesi yerine; bir tarafın sürekli üzerinde hissettiği bir yükümlülüğe, itirazın ise "saygısızlık" olarak kodlandığı bir baskı aracına dönüşür. Daha açık ifade edeyim, Türkiyede hiç kimse birbirine domuz eti ikram etmez, kaldıki şekerin içinde likör olduğunu ifade ederek misafirini uyarıp başka bir şekeri almasını söyleyen milyonlarca laik var.


Peki, başörtüsü ile üniversiteye gidememiş olan bir kadın, Marmarayda kıyafet tartışması, misafire ikram edilen domuz eti sahneleri daha başka neyi amaçlar: "Bakın, sakın bizi iktidardan indirip yerine laik bir parti getirmeyin, yoksa sonunuz bu olur" deniyor.


Tahammül mü, Eşit Haklar mı?


Televizyon ekranlarında bir erdem gibi sunulan "tahammül" ve "sabır" kelimeleri, aslında eşitliğin zıddıdır. Çünkü tahammülün olduğu yerde bir hiyerarşi (tahammül eden üstün taraf ve tahammül edilen öteki) vardır; eşitliğin olduğu yerde ise yalnızca sarsılmaz haklar vardır. Tezer Özlü’nün "Burası bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi" ifadesi ( geçenlerde size yazdığım bir başka yazımda yer alan), bugün fiziksel şiddetten ziyade bir kesimin kendini evinde hissetmemesi, yani bir "Simgesel Ölüm" ile karşılık bulmaktadır. Günümüzün popüler yapımları, toplumu yansıtmak yerine onu ahlaki bir hiyerarşi üzerinden yeniden hizalamaya çalışırken, bizlerin şu temel ayrımı yapması gerekiyor: Toplumsal aidiyetimiz bir tarafın sunduğu ahlaki bir lütuf mu, yoksa vazgeçilmez bir hak mıdır? Birlikte yaşamak, kimin şartlarıyla mümkün olacak?


Cumhuriyet devrimlerine "reklam arası" olarak bakan bir anlayışın asimetrik vatandaşlık kurgusunda, toplumda kimlerin “ev sahibi”, kimlerin ise “misafir” sayıldığını belirleyen bu kültürel ve sosyal egemenlik iddiası "biz" olma duygusunu ayakta tutmaya yetecek midir? Sanmam.


Karşı devrimleri yaşayan ülkelere bakınca, karşı devrimler kısa vadede iktidar kurabilir ancak uzun vadede toplumsal meşruiyet üretemezler. Dolayısıyla “istikrar” değil, sürekli kriz üretirler.

Karşı devrimler:

  • Gelecek tahayyülü kuramaz

  • Sürekli “kaybedilmiş geçmiş”e referans verir


Oysa toplumlar ileriye akar. Taliban o zaman niye başarılı oldu diyenlerinizi duyar gibiyim. Başarılı olmadığını yakında göreceğiz. Bir kukla rejim olarak ABD tarafından yerleştirilen bu yönetim çökmeye mecburdur. Aslında "karşı devrim" olan bir kaç tarihi rejim örneklerine bir bakalım derim:

Karşı Devrim

Kısa Vadede

Uzun Vadede

Fransa (Restorasyon)

✔ Düzen

✖ Çöküş

İran (1979 sonrası)

✔ İktidar

✖ Toplumsal yarılma

Latin Amerika askeri rejimleri

✔ Kontrol

✖ Demokratik geri dönüş

Doğu Avrupa otoriteryenleşme

✔ Güç

✖ Meşruiyet krizi

Topluma rağmen dizilerle kültür İnşa edilebilir mi? ya da iktidar devam edebilir mi? Hayır


Çünkü karşı devrimler:

  • Devleti ele geçirebilir

  • Ama toplumu kazanamaz

Toplum kazanılmadığında: Genç kuşaklar kopar, Kültür alanı çatlar, Dil sertleşir, “Biz ve onlar” kalıcılaşır. Bu da kopuş üretir. Baskıyla, korkuyla, güvenlik aygıtları ve gözetimle bir süre karşı devrim mümkün olabilir ama uzun bir süre sonra ülkeyi kaosa ve çözülmeye sürükler.

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page