Venezuela’da Olanlar: Maduro Gider, “Gri Alan” Kaosunda Uluslararası Hukuk Biter.
- Didem Öneş
- 4 Oca
- 4 dakikada okunur

Venezuela’da dün olanlar, uluslararası düzenin nereye evrildiğini açıkca gösteriyor. Maduro'nun paket edilip ABD'ye, NYda "yargılanmak" üzere getirilmesi, uluslararası tarih yazımında bundan böyle bir “istisna” değil; tam tersine, yeni normalin ilk açık uygulaması olarak geçecek.
Burada yaşanan, ne klasik bir darbe ne de hukukun “üstüne çıkılmış” bir güç gösterisidir. Bu olay Trump ve Trump Dünyasında, Trump gibi olan liderlerde artık olağan olarak karşılanacak.
Trump Yönetimi, ABD yasalarını ve uluslararası hukuku bilinçli biçimde devre dışı bırakarak, gri alan mantığıyla yürüttükleri ve hiyerarşi üretikleri bir müdahalede bulundular. Trump ve ekibinin konuyu hem kendi vatandaşlarına hem de dünyaya anlatışları aynen "alışın, bundan sonra böyle.." şeklinde oldu.
Bakıyorumda, Televizyonlarda, medyada meseleyi hâlâ “hukuk ihlali”, “uluslararası normların çöküşü” gibi kavramlarla açıklamaya çalışanlar büyük resmi kaçırıyor. Çünkü Venezuela’da olan biten, bir düzenin bozulması değil; yeni bir düzenin nasıl işlediğinin açık bir ilanıdır. Egemen bir ülkenin lideri olan Maduro'nun paketlenip ABD 'ye getirilmesi, hukuk çiğnendiği için değil, hukuk artık bağlayıcı kabul edilmediği için devre dışı bırakıldı.
Trump dünyasında ve giderek Trump gibi düşünen liderlerin dünyasında; 'egemenlik', iç hukuka ya da uluslararası tanınmaya dayalı bir statü olmaktan çıkmıştır. Egemenlik artık, yeni dünya küresel hiyerarşisiyle uyumlu kaldığı sürece tanınan geçici bir ayrıcalıktır. Bu nedenle Maduro’nun “paketlenmesi”, yalnız Venezuela’ya değil; bütün orta ve orta olmaya aday güçlere verilmiş açık bir mesajdır:
Uyum bozulursa, meşruiyet de geri alınır.
Gördüğümüz üzere, bu müdahale herhangi bir büyük 'diplomatik krize' yol açmamıştır. Tıpkı, İsrail'in Gazzede işlediği uluslararası suçlara rağmen. Ne Birleşmiş Milletler felç oldu, ne küresel piyasalar sarsıldı, ne de “uluslararası toplum”dan caydırıcı bir tepki geldi. Çünkü yeni dünya sistemi, bu tür fiilleri artık olağan maliyetler olarak kabul etmekte.
Gri alan kaosu tam da bu işe yarar: Hukuku askıya alır, ama düzeni sarsmaz; şiddeti görünür kılar, ama sorumluluk biçmez. Bu yeni düzende emperyal güçler yalnız daha saldırgan değil, daha rahat hareket edeceklerdir. Eskiden örtülmesi gereken eylemler, bugün kameralar önünde yapılabilmektedir. Çünkü caydırıcılık artık hukuktan değil, emsal üretmekten beslenmektedir. İşte bu nedenlerle, Venezuela artık tüm emperyal güçler ve büyük güçler için bir emsaldir. Maduro'ya yapılanlar, yarın Küba'da veya ertesi gün İran'da da yapılabilecektir; İrak'da daha önce yapıldığı gibi, tek fark Irak için bir 'uluslararası bahane" vardı. Şimdi ise, mesele ülke değil, itaatsizliğin bedelinin açık seçik, bahaneye başvurmadan gösterilmesidir.
Bu tablo, orta güçler açısından son derece net bir eşik tanımlar. Artık “denge politikası”, “çok yönlü diplomasi” ya da “stratejik sabır” gibi klasik kavramlar tek başına yeterli değildir. Orta güçler, ancak küresel hiyerarşinin kendilerine biçtiği meşruiyet alanı içinde kaldıkları sürece siyaset yapabilecekler ve vatandaşları da ancak büyük güçlerin izin verdiği kafar özgür olabilecekler. Bu alanın dışına çıkıldığında, egemenlik hızla tartışmalı hâle getirilebilecektir; liderlikler kişiselleştirilip, "dostum veya düşmanım bilmem ne" diye tarif edilebilecek; rejimler kriminalize edilebilir olacak, devletler “yönetilebilir sorun” kategorisine indirgenebilecek.
İşte bu yüzden Venezuela vakası, yalnız Latin Amerika’ya ait bir hikâye değildir. Bu, 2026 dünyasında gücün nasıl işlediğini, hukukun nasıl askıya alındığını ve meşruiyetin kimler tarafından dağıtıldığını gösteren çıplak bir modeldir. Gri alan kaosu, artık geçiş dönemi aracı değil; kalıcı yönetim tekniğidir.
Ve evet, buradan şu sonuç çıkıyor:
Medeniyet artık ilerleyen bir ideal değil, kullanılan bir söylemdir.
İnsanlık ise evrensel bir değer olmaktan çıkmış, jeopolitik bir dekor unsuruna indirgenmiştir.
Bugün Venezuela’da olanlar, yarın başka coğrafyalarda tekrarlanacaktır. Çünkü bu düzen, vicdanla değil; maliyet–fayda hesabıyla çalışmaktadır. Ve bu hesabın içinde ne hukuk vardır, ne ahlak, ne de insan.
Sadece güç vardır.
Ve ona uyum sağlayabildiğin sürece tanınan bir “meşruiyet” olacak; meşruiyetin sınırları da, emperyal güçlere, Çin, Rusya, ABD, İngiltere, İsrail yeni emperyallerdir, vereceğin tavizler kadar olacaktır.
"VENEZUELA " ÖRNEĞİ nereye taşınır?
(Küba / İran: “uyumsuz egemenlik” mantığı)
Venezuela ile açılan kapı, tekil bir coğrafyaya ait değildir. Burada devreye giren mantık, literatürde artık açıkça görülen “uyumsuz egemenlik” kavramıdır. Yani bir devletin egemenliği, kendi sınırları ve halkı tarafından değil; küresel hiyerarşiyle kurduğu uyum derecesi üzerinden tanımlanmaktadır. Uyum bozulduğunda, egemenlik de tartışmaya açılır.
Bu nedenle Küba ya da İran ihtimali bir “tehdit senaryosu” değil, yeni düzenin mantıksal devamıdır. Küba, ABD’nin etki alanı içinde kalmasına rağmen siyasal olarak uyumsuz; İran ise enerji, bölgesel nüfuz ve ideolojik meydan okuma başlıklarında sistem dışı konumlanmaktadır. Her iki örnekte de mesele rejimin niteliği değil, kontrol edilemeyen egemenliktir.
Venezuela Örneği bize şunu göstermektedir:
Bir ülke için artık askeri işgal gerekmemektedir. Toplu yaptırımlar ise tek başına yeterli değildir. Hatta rejim değişikliği dahi zorunlu değildir. Ne mi yeterlidir? Yeterli olan, liderliği kriminalize etmek, egemenliği kişiselleştirmek ve hedef devleti “yönetilebilir sorun” statüsüne indirmektir. Gri alan kaosu tam olarak bu işe yarar: Süreklidir, düşük maliyetlidir ve geri dönüşsüzdür.
TÜRKİYE BU ÖRNEĞİN NERESİNDE...
Türkiye eşiği'ni değerlendirirken bir çok faktör var, ancak ben bir ikisini sadece ele alacağım: (Suriye hattı, F-35’in koşulluluk dili, bölgesel hiyerarşi)
Türkiye açısından Venezuela vakası bir “uzak ülke örneği” değil; doğrudan uyarı metnidir. Çünkü Türkiye, bu yeni düzenin tam ortasında, küresel eşiğinde yer almaktadır.
Suriye hattı, gri alan savaşlarının bütün araçlarının aynı anda kullanıldığı bir laboratuvar: vekil aktörler, terörle mücadele söylemi, göç baskısı, hava sahası denetimi ve istihbarat savaşları ve daha niceleri. Burada belirleyici olan, kimin haklı olduğu değil; Suriye'de kimin sahayı yönettiği önemlidir.
F-35 meselesi ise askeri-teknik bir başlık olmaktan çıkmış, açık bir koşulluluk diline dönüşmüştür. Teknoloji, savunma ve tedarik zinciri üzerinden siyasal, kutupsal bir hizalama dayatılmaktadır. Bu hizalama, yani ayar verme, yeni hiyerarşinin en rafine aracıdır: Açık tehdit yoktur, ama kapılar sessizce kapatılır ya da açılır. Meşruiyet verilecekse o küresel güç verecektir.
Şu an mevcut yönetimle, iktidar ile, bölgesel düzlemde, Türkiye’ye biçilen rol nettir:
“Uyumlu olduğu, istenileni verdiği sürece stratejik ortak; uyumsuzlaştığı anda sorunlu aktör.”
İşte Türkiye’nin gerçek eşiği burada başlar. Bu düzende ayakta kalmak, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diye bilmek, bağımsızlık; yer yer iç politika malzemesi yapıldığı gibi ne söylem sertliğiyle ne de geçici ittifak manevralarıyla veya denge siyadeti ile mümkündür. Ülkemizin idari kadroları anayasaya uygun karar alma özerkliğine sahip olmadıkça, kurumsal akıl anayasal akıl olmadıkca, ekonomik dayanıklılık ve manevra alanı, dahası toplumsal dayanıklılık bir arada üretilemediği sürece, egemenlik yalnız kâğıt üzerinde kalacaktır. Şu anda devlet aklımız maalesef, toplumun konusu ve ihtiyacı olmayan "yeni anayasa ve bu sayede iktidarda kalma" politikalarıyla meşguldür. Böyle bir süreçte "yeni anayasa" tartışmaları "gri alan" kaoslarını tetikleyecektir. Kim bilir, belki istenen de budur?
Venezuela’da olanlar bize şunu açıkça söylüyor:
Uluslararası hukuk var; ama egemenliği koruyan bir kalkan olmaktan çıkmıştır.
Gri alan kaosu ise artık geçici bir kriz hali değil; kalıcı bir yönetim tekniğidir.
Bu yeni dünyada medeniyet, bir referans olmaktan çok bir retoriktir.
İnsanlık ise evrensel bir değer değil, kullanışlı bir anlatıdır.
Geriye tek bir soru kalıyor:
Türkiye, bu düzenin nesnesi mi olacak, yoksa bilişsel dayanıklılığını, denetlenebilir hesap verebilir kurumsal ve stratejik kapasitesini geliştirmeye mi aday olacaktır?












Yorumlar