top of page

Verin Statüyü; Alın Görüntüyü Paradokslar, Planlar ve Ortaklıklar

  • 25 Şub
  • 5 dakikada okunur

Sevgili okurum,

Öküzün trene baktığı gibi olana bitene bakıyoruz. Elbette sözüm meclisten dışarı, kimseye öküz demek istemem, sadece bit teşbih amaçlı kullandım bu halk ifadesini. Nereden mi icab etti? Farkında mısınız "saldım bayıra mevlam kayıra" bir süreçtir gidiyor. Kimi süreçle ilgili, "merak etmeyin, biz herşeyi bilerek, kontrol altında, devlet aklı ile yapıyoruz" diyor; kimileri de "endişeye mahal yok, biz varsak siz de varsınız" diyor.

İkisi de yanılıyor...


Aynı Kelimelerle Farklı Şarkılar Söylemek


Türkiye siyaseti, bu gün ideolojik olarak muhalif olanın "tasfiye edilmesi gereken hasımlar" olarak gören aktörlerin, hayret verici bir hızla aynı kavram setinde buluştuğu asimetrik bir evreye girdi. Bugün "Yeni Dünya", "Bölgesel Güç" ve "Yeni Anayasa", "Yeni Türkiye" gibi iddialı kavramlar; muhafazakâr iktidar blokundan milliyetçi reflekslere, Kürt siyasal hareketinden Ulusalcı çevrelere kadar geniş bir yelpazenin ortak lügatini oluşturuyor.


Ancak bu dil birliği bir uzlaşma değil, bir konjonktürel ittifak tezahürüdür. "Aynı masada farklı hayaller" kuran bu aktörlerin sessiz ortaklığı, jeopolitik bir zorunluluk maskesiyle sunulsa da, perde arkasında her bir tarafın kendi yolunu kısaltma çabası yatmaktadır. Bu çelişkili tablonun merkezinde ise AKP’li Ahmet Büyükgümüş’ün şu çarpıcı itirafı yatmaktadır: "Bizi kim güçlendirecekse onunla birlikte yürürüz." Bu cümle, siyasi satranç tahtasındaki pragmatizmin ve Makyavelist arayışın en saf halidir. Görülüyor ki, siyasi partiler kendilerini milletden ayrı olarak bir varlık mücadelesi veriyorlar.


Sayın Bahçeli’nin "Statü" Hamlesi: Güvenlikçi Vesayetten Paradigma Değişimine


MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Öcalan çıkışı, sıradan bir siyasi manevranın ötesinde, milliyetçi cenah için radikal bir paradigma değişimi anlamına geliyor. Bahçeli, "Terörsüz Türkiye" hedefi doğrultusunda Abdullah Öcalan için bir "statü açığı" tespiti yaparak, İmralı’yı hukuki ve siyasi bir özne olarak masaya sürüyor. Özellikle Öcalan için "PKK’nın kurucu önderi" ifadesini kullanması, milliyetçi retorikteki güvenlik eksenli tutukluğun yerini taktiksel bir esnekliğe bıraktığını kanıtlıyor. Çok mu diplomatik oldu ifadelerim? Kısaca şöyle diyelim: bir teröriste statü talep edilirken, bu ülkenin aydınlarına "vurun kahpeye" misali cümleler kuruluyor. Bunu kırk yıl düşünsem inanın aklıma gelmezdi...hele Devlet Bahçeliden bunları duyacağımı biri bana söylese, "kesin kafayı yemiş" derdim.


Ama bakın olaylar nasıl gelişiyor: Sayın Bahçeli’nin millet kürsüsünden yaptığı "statü"çağrısı, Öcalan için DEM Parti’nin "baş müzakereci" ve "yasal güvence" talebiyle devam etti:

"Madem 27 Şubat çağrısı barışçıl arayışları destekleyen ve teşvik eden demokratik bir eşiktir, o halde bundan sonrasında planlanan atılımların, yapılacak düzenlemelerin gerçekleşmesi için PKK'nın kurucu önderliğinin statü sorunu nasıl ele alınacaktır? Eğer böylesi bir sorun varsa, ki bize göre vardır, bunun çözümü nasıl olacaktır? 'Terörsüz Türkiye'ye hizmet eden İmralı'nın statü açığı nasıl kapatılacaktır?"


Anlaşılan o ki, AKP-MHP-DEM "Terörsüz Türkiye”nin, terörün "kurucu" önderinin statüsünü netleştirmeden kurulamayacağı sonucuna varmış gibiler. Neden? Şart mı? Şart ise bu şartı coğrafya masasına asıl koyan güç kim?


"Adresi Verilmeyen Merkez": Öcalan’ın Barzani Paradoksu


Sürecin jeopolitik, coğrafi, ekonomik, uluslararası derinliğinde yatan en büyük ironi, Öcalan’ın "anti-hiyerarşik" ve "devlet dışı" teorik tezlerinin, yeni versiyon yazımı sahalarda. Öcalan, metinlerinde "Barış ve Demokratik Toplum Süreci" üzerinden bir model kurgulasa da, tarif ettiği "bölgesel koordinasyon" fiilen Erbil’in kurumsal meşruiyetine ve Mesud Barzani’nin diplomatik ağına muhtaç durumdadır. Yani ortaya sürülen “Demokratik Entegrasyonun bir başlangıcı” "Demokratik cumhuriyete entegrasyon" yani uzun lafın kısası, vatandaşın anlamadığı: Öcalan’ın uzun vadeli teorik düşüncesi olan Demokratik Konfederalizm ile örtüşen bir siyasal vizyonun güncel yorumudur — merkezi devlet biçiminden ziyade yerel demokratik örgütlenmeler, entegrasyon ve çatışmasız siyaset vurgusudur. Bu amaçla kendisine bir statü verilerek Yeni Ortadoğunun, Yeni Türkiye'nin, Yeni Anayasanın kurucu liderliğine soyunmak istemesidir. Bu mümkün müdür? Mümkün ama kime göre, neye göre!


A.Öcalan isim vermeden bir merkez tarif ederken (o merkez kimi işaret ediyorsa), bu koordinasyonun gerçekleşebileceği uluslararası geçerliliğe sahip bir statü mümkün müdür? Yoksa geçerliliğe sahip tek adres Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ midir? Bu durum, teorinin pratiğe yenilmesidir; Öcalan’ın reddettiği "hiyerarşik merkez", jeopolitik zorunluluklar gereği Barzani çizgisi altında şekillenmek zorundadır. O zaman PKK liderine biz neden statü vereceğiz, bizim teröristimiz bu merkezin lideri olsun diye mi? Yoksa amaç başka mı?


Seçim Mühendisliği: Anayasa mı, Matematik mi?


Bu günkü Sözcü gazetesi yazarlarından Yılmaz Özdil’in analizlerinde vurguladığı üzere, bu süreç bir "barış arayışı" değil, Sayın Erdoğan’ın yeniden seçilmesini garanti altına alacak bir seçim mühendisliği projesi ise Abdullah Öcalan bu mühendislikte baş aktör müdür? İktidar, "yeni anayasa" çalışmaları eşliğinde, 2027 Ekim ayına kadar olan pencerede en avantajlı anı yakalayarak sandığa gitmeyi hedefliyor.


Bu mühendisliğin temel taşları şu şekilde kurgulanıyor:


Kürt Siyasal Alanının Yeniden İnşası: DEM Parti’nin yerine "sömürge solcuları", "ikinci cumhuriyetçiler" ve sistemle uyumlu unsurlardan oluşan yeni bir "Türkiye Partisi" kurulumunun teşvik edilmesi.


Adaylık Rejimi ve İkinci Tur Kilidi: Bu yeni yapının ilk turda aday çıkararak muhalefeti bölmesi ve ikinci turda Statü kazanmış Öcalanın bir mesajla iktidar bloğuna destek vermesi


CHP’nin Stratejik Körlüğü: Ana muhalefetin süreci "demokratikleşme" diliyle kurgulamaya çalışırken, karşısındaki yapının seçim matematiği kurduğu hattın ABD, İsrail, İngiltere ve Rusya destekli olması ve "demokrasi" lügatıyla bunu çözümleyemeyecek olması.


Ekonomik Zamanlama: 2027 başında Mehmet Şimşek’in görevden alınarak, seçim öncesi "yeni bir ekonomi hikayesi" ve bol kaynaklı bir kampanya dönemi başlatılması olasılığının hiç de imkansız olmaması ve hatta dış kaynaklarla sürecin finanse edilebilmesi


"KOD" Kanun: Asimetrik Hukukun Enstrümanı

NTV kaynaklı kulis bilgilerine de bakarsak, PKK üyelerinin entegrasyonu için hazırlanan hukuki altyapının "KOD Kanun" olarak adlandırılan müstakil bir düzenleme olduğu ifade ediliyor. Bu düzenleme, bir "barış yasası" (kiminle ne barışı hala anlamadım) olmaktan ziyade, seçim mühendisliğinin hukuki bir aparatı olarak tasarlanmış olması ihtimali oldukça yüksektir.


Tüm bunlar dikkate alınırsa Seçim Planın teknik çerçevesi şunları olabilir:


Bireyselleştirilmiş Suç Tarifi: Genel bir af yerine, suçun ağırlığı ve etkisine göre her PKK üyesinin tek tek sınıflandırılması.


Umut Hakkı ve Tahliye: "Koşullu salıverme" engelinin kaldırılarak ağırlaştırılmış müebbet alanlar (başta Öcalan) için tahliye kapısının aralanması.


Sembolik Meşruiyet: Hukuki netlik yerine sembolik alanlar açılarak (Öcalan için Ada’da ev tahsisi, ziyaret kolaylığı) sürecin kontrol altında tutulması.


Yeni Düşman- Terörist Tanımlarının Yapılması: Bunlar muhalifler, aydınlar, laikler, Atatürkçüler, Türkçüler- CHPliler olabilir. (olacak demiyorum- olabilir diyorum çünkü bir iktidar "kahrol düşman" sloganı olmadan devam edemez).


Derin Çelişki: İmralı’da Bahar, Silivri’de Kış


Sürecin yarattığı en büyük öfke unsuru, iktidarın uyguladığı asimetrik hukuk rejimidir. Bir yanda Öcalan için "statü" ve "ev tahsisi" tartışılırken, diğer yanda yargı mekanizması muhalefet üzerindeki baskısını artırmaktadır.


Silivri Kısıtlamaları: Tutukluların haberleşme özgürlüklerinin daraltılması konusunda ciddi endişeler bulunmakta.


IBB ve "Casusluk" Dosyaları: Birinci yılını dolduran İBB davalarında somut delil bulunamayınca, Ekrem İmamoğlu aleyhine "casusluk" gibi ağır yeni suçlamaların biribiri sıra ardına gelmesi ve bu durumun, toplumda "seçici hukuk" algısını pekiştirirken, özgürlük arayışındaki DEM’lilerin aslında kimin özgürlüğünü aradıklarının ve iktidarla kurdukları ortaklıkla bu anti demokratik sertlik ile nasıl bir barış inşa edeceği sorusunu yanıtsız bırakmaktadır. Vay cümleyi nasıl uzattım...bölemem valla, daha üstü örtülü demek zorundayım.


Masada Kimle Var ve Masa Dağılırsa Faturayı Kim Öder?


İktidar Masasına oturmuş aktörler kimler? Görünen o ki, (dıııjj güçleri saymazsak) AKP- MHP- DEM(adı değişecektir Öcalanın ad koyması olasıdır) ve kimi Türkçü veya sözde kimi Ulusalcı- Hüdapar gibi küçük partiler karması.


Aynı masada taban tabana zıt niyetlerle oturan aktörlerin bu tehlikeli oyunu, yüksek riskler barındırıyor. AKP iktidar sürekliliği, MHP tek başına olamayacağı bir iktidarı kendi dizayn ederek kontrolün tahkimi, DEM siyasal tanınma- kurucu ortak olma, yeni rejim yazanı olma, Türkçüler ve Ulusalcılar ise jeopolitik genişleme hayaliyle sürece dahil olmuş gibiler. Ancak bu hayallerin kurumsal bir zemini veya hukuki güvencesi yoktur. Dahası bunun üzerine inşa edilecek bir anayasanın gelecekte yaratacağı riskler çok ciddidir.

"Yeni Dünya", "Yeni Türkiye" ve "Bölgesel Güç" olma iddiası, içeride yargı bağımsızlığının aşındığı ve hukukun kişiselleştiği bir atmosferde, sadece parlatılmış bir imaj sunmaktadır. Masa dağıldığında, geriye ne kalıcı bir barış ne de kurumsal bir istikrar kalacaktır. Peki faturayı o zaman kim ödeyecek? Cevabı bende var ama bazen cevapları söylemektense söylememek daha iyidir.


Bölgesel güç olma iddiası, içeride hukuk bu kadar zayıflarken ve demokrasi başka bir form alırken, toplumsal barış bu kadar yara almış ve ayrışma artık fay hatlarına dönmüşken; gerçekten mümkün mü, yoksa geriye sadece zayıflatılmış bir devlet yapısı mı kalacak?

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page