top of page

Yapay Zeka Cidden Tehlikeli mi?

18 Eyl
7 dakikada okunur

Değerli okurlarım, bir süre blog yazılarıma ara verdim, biliyorum 50 civarında gerçek takipçilerim bu araya pek memnun olmadılar hatta serzenişte bulundular. Bulunmayın, insanın binbir hali var diyelim...


Gelelim başlığımıza, yapay zeka teknolojisine dair son bir kaç aydır ciddi tartışmalar yapılıyor. Ben genelde tek bir boyutu ile konuyu ele alanlardan olmadım. Hep, bazı ifadelerin çıkış ve oluş kronolojisine bakarım.


Önce neydi bu tartışma basitce anlatayım : son günlerde bir söylem daha öne çıktı: “Bu sistemler bir gün insan denetiminden çıkabilir mi?” Doğrudur, çıkabilir; tıpkı insanın kontrolden çıkması gibi teknolojinin de kontrolden çıkması mümkündür. Çıkıyor da. Dolayısıyla bu kaygının tamamen hayal ürünü olduğunu söylemek doğru değil. Örnek olarak; OpenAI ve Anthropic'in güvenlik testlerinde bazı gelişmiş modellerin kendilerinden beklenmeyen davranışlar gösterdiği açıklandı. Bunlar günlük kullanım sırasında gerçekleşmiş olaylar değil; modellerin sınırlarını görmek amacıyla koruma mekanizmalarının bilinçli olarak gevşetildiği özel test ortamlarında ortaya çıkan davranışlar.


Örneğin OpenAI'nin bir güvenlik değerlendirmesinde modelin, siber yeteneklerinin sınandığı ortamda Hugging Face sistemlerine yetkisiz biçimde eriştiği bildirildi. OpenAI ayrıca bu hafta, modellerde gözlenen altı “beklenmedik veya endişe verici” davranışı kamuoyuna açıkladı ve bundan böyle yetkisiz eylem, başka modellerle koordinasyon veya gözetimden kaçınma gibi davranışları sistematik olarak takip edeceğini duyurdu. Bunlar önemli gelişmeler. Ama burada gözlenen olay ile o olaydan çıkarılan sonucu birbirinden ayırmak gerekiyor.


Bir modelin özel olarak hazırlanmış bir test ortamında beklenmeyen bir davranış göstermesi, “yapay zekâ artık insan kontrolünden çıktı” anlamına gelmiyor. Nitekim yaklaşık yüz bağımsız uzmanın katkısıyla hazırlanan 2026 Uluslararası AI Güvenlik Raporu da bugünkü sistemlerde kontrol kaybıyla ilişkilendirilebilecek bazı erken kapasite işaretlerinin bulunduğunu, ancak bunların henüz gerçek bir kontrol kaybına yol açabilecek düzeyde olmadığını belirtiyor. Riskin ne zaman, hangi koşullarda ve ne ölçüde ortaya çıkabileceği konusunda ise belirsizlik hâlâ çok yüksek.


Başka bir ifadeyle bilimsel tablo şu anda bize: “Felaket geliyor.” demiyor. Daha çok: “Dikkate alınması gereken bazı sinyaller var; bunları ciddi biçimde araştırmalı ve güvenlik önlemleri geliştirmeliyiz, fakat geleceğe ilişkin kesin sonuçlar çıkarmak için elimizde yeterli kanıt yok.” diyor.


Bununla birlikte sektörün içinden çok daha sert uyarılar da geliyor. OpenAI ve Anthropic'te çalışmış araştırmacı Jacob Coxon, şirketlerin teknolojiyi yeterince sorumlu geliştirmediğini savunarak istifa etti ve önümüzdeki on yılda yapay zekânın insanlığın yok oluşuna yol açması ihtimaline ilişkin oldukça yüksek bir kişisel tahmin ortaya koydu.


Burada önemli bir ayrım daha var: Bir araştırmacının risk tahmini ile bilimsel konsensüs aynı şey değildir.


Üstelik tartışmanın ekonomik ve siyasi boyutunu da görmezden gelemeyiz.

Yapay zekâ şirketleri yalnızca bilimsel araştırma kuruluşları değiller. Aynı zamanda milyarlarca, hatta trilyonlarca dolarlık değerlemelerin konuşulduğu ticari aktörler. Devletlerin hangi şirketleri nasıl denetleyeceği, hangi güvenlik standartlarını zorunlu tutacağı ve bu standartların maliyetini hangi şirketlerin karşılayabileceği devasa bir rekabet meselesi.


Bu nedenle bazı eleştirmenler şu soruyu soruyor:

Yapay zekânın çok tehlikeli olduğu anlatısı, istemeden de olsa sektörün en büyük şirketlerinin işine yarayabilir mi?


Çünkü çok ağır ve pahalı güvenlik yükümlülükleri getirilirse bunları karşılayabilecek şirketler büyük ihtimalle yine sektörün en büyük oyuncuları olacaktır. Böylece kamu güvenliğini korumak amacıyla getirilen düzenlemeler, aynı zamanda yeni şirketlerin pazara girmesini zorlaştırabilir.

Diğer taraftan bunun tersine düşmemek de gerekiyor.


Tüm bu nedensellikleri iyi analiz edebilmek çok önemli. Unutmayalım, matbaa bulunduğunda şytan işi denmiş ve dünyanın sonunu getireceği iddia edilmişti...


Şimdi benim de alanıma giren, yapay zekanın YAZIM - EDEBİYAT - DİL - YAZARLIK - GAZETECİLİK ile ilgili tartışmalara


Yapay Zekâ Yaratıcılığı mı Öldürüyor, Kültürel Tekelleri mi Sarsıyor?

Ben alanımı ilgilendirdiğinden; bazı yazarların, gazetecilerin ve kültür dünyasının tanınmış isimlerinin yapay zekâ üzerine söylediklerini daha dikkatli dinliyorum. Ortak bir kaygıları var: Yapay zekâ dilimizi ele geçiriyor. Edebiyatı sıradanlaştırıyor. Herkes birbirine benzer cümleler kurmaya başlıyor. İnsan yaratıcılığı giderek köreliyor. Bu kaygıların hiçbirinin bütünüyle temelsiz olduğunu düşünmüyorum. Ama başka bir sorunun yeterince sorulmadığını düşünüyorum:

"Acaba yapay zekâ gerçekten yaratıcılığı mı tehdit ediyor, yoksa uzun zamandır belirli çevrelerin elinde bulunan kültürel üretim ayrıcalığını mı sarsıyor?"

Çünkü yazmak hiçbir zaman yalnızca yazmak değildi. Kimin yazdığı, kimin yayımlandığı, kimin “yazar” kabul edildiği, hangi metnin edebi bulunduğu, hangi düşüncenin gazetede kendisine yer bulduğu ve kimin geniş bir okur kitlesine ulaşabildiği; yalnızca yetenekle belirlenmedi. Yayınevleri, editörler, gazeteler, edebiyat çevreleri, eleştirmenler, dağıtım ağları, kültür-sanat sayfaları belirler. Ve bunlar genelde tekeldir. Küresel tekellerdir. Bütün bu yapı aynı zamanda bir kapı bekçiliği sistemi oluştururur.

Kapının dışında kalanların mutlaka söyleyecek sözü olmadığı için dışarıda kaldıklarını söyleyebilir miyiz?

Sanmıyorum. Trendleri belirleyen, kimin ulusal bir gazete köşe yazarı olacağına karar veren, kimin ne yazmasına, nasıl söylemesine karar veren bir sistem var; tüm dünyada bu böyle. Edebiyat ödüllerinden, "en çok okunanlar listesine" girebilmeye kadar hepsi bir sistem, ağlar ilişkisi. Okura, insanlara hangi kitabın, eserin, gazetenin, köşe yazısının ulaşacağına karar veren bir ağ var. Bu ağın yapay zeka tehlikesinden daha az tehlikeli olduğu söylenebilir mi? Aynı ağ bu gün algoritmaları da kendine göre yönlendirme gücüne sahip.


Ya iyi düşünüyorsanız ama iyi yazamıyorsanız?


Bence yapay zekâ tartışmasının en demokratikleştirici taraflarından biri burada başlıyor.

Bir insanın çok güçlü gözlemleri olabilir. Yılların mesleki deneyimine sahip olabilir. Hayat hakkında söyleyecek özgün sözleri olabilir. İyi bağlantılar kurabilir, iyi sorular sorabilir. Ama yazı dili yeterince gelişmemiş olabilir. Eskiden bunun bedeli yüksekti. Editöre, yayıncıya, gazeteye, doğru çevreye veya en azından ciddi bir yazma eğitimine ihtiyaç duyabilirdiniz. Ya da tonlarca para akıtarak bir gölge yazar, editör tutup emeğinize, hikayenize ortak yapmak zorundaydınız. Bugün aynı insan yapay zekâya şunu söyleyebiliyor: “Ben sana ne düşündüğümü anlatacağım. Sen düşüncemi değiştirmeden bunu daha iyi yapılandırmama yardım et.”


Burada yaratıcı kim? Bu soru sandığımızdan daha zor.

Fikri insan bulduysa, deneyim ona aitse, soruyu o soruyorsa, hangi argümanı savunacağına o karar veriyorsa, metni yeniden okuyup cümleleri değiştiriyor ve son sözü yine kendisi söylüyorsa yapay zekâyı kullandığı için onun yaratıcılığının ortadan kalktığını söyleyebilir miyiz? Bence söyleyemeyiz. Çünkü, o zaman yaratım aşamalarını bilmiyorsunuz demektir. Çünkü yaratıcılığı yalnızca cümleyi ilk kimin kurduğu üzerinden tanımlarsak insan üretiminin büyük bölümünü de açıklamakta zorlanırız.


Ama bir tehlike gerçekten var: Aynılaşmak

Yapay zekâ eleştirilerinin tamamını kültürel elitlerin statülerini koruma refleksi olarak görmek de doğru olmaz. Çünkü araştırmalar önemli bir paradoksa işaret ediyor. 2024 yılında Science Advances dergisinde yayımlanan deneysel bir araştırmada, üretken yapay zekâdan fikir desteği alan kişilerin öyküleri değerlendiriciler tarafından daha yaratıcı, daha iyi yazılmış ve daha keyifli bulundu. Üstelik başlangıçta yaratıcılık düzeyi daha düşük olan kişiler daha fazla yarar sağladı.


Fakat aynı araştırmanın diğer bulgusu çok daha düşündürücüydü: AI yardımıyla üretilen öyküler birbirlerine daha fazla benziyordu. İşte mesele burada karmaşıklaşıyor.

Yapay zekâ bir kişinin daha iyi üretmesine yardımcı olurken, milyonlarca kişinin aynı araçlarla üretmesi toplam kültürel çeşitliliği azaltabilir.


Başka araştırmalar da benzer bir tehlikeye işaret ediyor: Yapay zekâ sistemlerinin önerileri yalnızca cümlelerimizi değil, baskın kültürel anlatım biçimlerini de yeniden üretebilir. Dolayısıyla “AI dilimizi etkiliyor” kaygısını küçümsemiyorum. Fakat buradan “öyleyse AI kullanan insan yaratıcı değildir” sonucuna geçmek bilimsel olarak da mantıksal olarak da mümkün değil.


Asıl ayrım başka yerde

Benim için temel ayrım şu: Yapay zekâ düşüncenin yerine mi geçiyor, düşüncenin aracı mı oluyor?

Birinci durumda gerçekten ciddi bir problemimiz var. Bir konu seçiyoruz. Yapay zekâya “bu konuda bir yazı yaz” diyoruz. İlk gelen metni biraz düzeltip yayımlıyoruz.

Bunu milyonlarca insan yaptığında aynı kelimeler, aynı metaforlar, aynı dramatik girişler, aynı paragraf yapıları dolaşıma giriyor. Dil giderek steril, tahmin edilebilir ve kişiliksiz hale gelebiliyor.

Ama ikinci kullanım tamamen başka.

İnsan düşünüyor. Okuyor. İtiraz ediyor. Kendi deneyimini getiriyor. Yapay zekâya karşı çıkıyor. “Hayır, ben bunu böyle düşünmüyorum” diyor.Kaynak istiyor. Argümanını sınatıyor. Sonra bütün bunlardan kendi metnini kuruyor. Burada AI artık düşüncenin sahibi değil; düşünsel üretimin araçlarından biri. Tıpkı "kaynakça" gibi


Belki de rahatsızlığın bir kısmı başka yerde

Tam burada kültür dünyasının yapay zekâ karşısındaki tepkisine yeniden bakmak gerekiyor. Pierre Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramını hatırlayalım. Ay ne olur bana kim bu demeyin, googlelayın. Toplumda yalnızca ekonomik sermaye dağıtılmaz. Bilgi, eğitim, dil kullanma biçimi, kültürel kodlara hâkimiyet ve belirli çevrelere erişim de insana güç ve statü sağlar. Yazarlık dünyası bunun dışında değildir.

Uzun yıllar boyunca kamusal olarak “iyi yazabilmek”, belirli bir kültürel sermayeye sahip olmayı gerektirdi. Yapay zekâ şimdi bu sermayenin bazı bileşenlerinin maliyetini olağanüstü ölçüde düşürüyor.

Ve bu durum yalnızca teknolojik bir değişiklik yaratmıyor.


Statü ilişkilerini de değiştiriyor.


Daha önce profesyonel bir editör desteğine ulaşamayacak biri bugün metnini geliştirebiliyor.

Yabancı dilde akademik literatürü takip etmekte zorlanan biri araştırmaya başlayabiliyor.

Kendisine hiçbir gazetede köşe açılmayacak biri kendi yayınını oluşturabiliyor. Teknik yazma becerisi düşünsel kapasitesinin gerisinde kalan biri düşüncesini daha görünür hale getirebiliyor.

Bu gelişmenin kültürel üretimin yerleşik aktörlerinde hiçbir statü kaygısı yaratmadığını düşünmek de bana gerçekçi gelmiyor. Ama bunu “AI karşıtı herkes ayrıcalığını koruyor” gibi kolaycı bir iddiaya dönüştürmek istemem. Daha dikkatli bir cümle kurmayı tercih ederim:

Yapay zekâ tartışmasının bir boyutu, kültürel üretim araçları üzerindeki tarihsel kapı bekçiliğinin zayıflamasına verilen statü tepkisi olarak da okunabilir.


Üstelik eski tekeller giderken yenileri geliyor

Burada yapay zekâyı romantikleştirmemek gerekiyor. Eski dünyada kültürel üretimin zinciri kabaca şöyleydi: Yazar → editör → yayınevi → eleştirmen/medya → dağıtım → okur

Bugün giderek başka bir zincir ortaya çıkıyor: Kullanıcı → yapay zekâ modeli → teknoloji şirketi → platform → algoritma → okur


Dolayısıyla kültürel tekeller ortadan kalkmıyor olabilir. Sadece biçim değiştiriyorlar.

Eski kapı bekçileri güç kaybederken yeni kapı bekçileri ortaya çıkıyor: model sahipleri, teknoloji şirketleri, platformlar ve algoritmalar. Bu nedenle benim savunduğum şey “AI bizi özgürleştirecek” gibi teknolojik bir iyimserlik değil. Tam tersine, yeni güç ilişkilerinin de sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.


Peki dilimizi kim koruyacak?

“Yapay zekâ dilimizi ele geçiriyor” cümlesinin altında bazen başka bir varsayım daha görüyorum.

Sanki insan dili bugüne kadar dış etkilerden korunmuş, saf ve değişmez bir alanmış gibi davranıyoruz. Oysa dil hiçbir zaman böyle gelişmedi. Yazarlar başka yazarları okudu. Şairler birbirlerinden etkilendi.

Gazetecilik kendi klişelerini yarattı. Akademi kendine özgü bir dil üretti. Televizyon konuşma biçimimizi değiştirdi. İnternet değiştirdi. Sosyal medya değiştirdi. Şimdi yapay zekâ değiştiriyor. Bu değişikliklerin hepsi iyi değildi. Ama hiçbiri dili tek başına “öldürmedi”. Çünkü dil teknolojiden önce insanların ne yaptığıyla biçimleniyor. Bu nedenle benim asıl korkum yapay zekânın yazabilmesi değil. İnsanın düşünmekten vazgeçmesi. Yapay zekânın ilk verdiği cevabı kendi düşüncesi zannetmesi. Kendi kelimelerini aramaktan vazgeçmesi. Şüphe etmemesi. Kaynak sormaması. Karşı çıkmaması. Kendi deneyimini metne katmaması. İşte o zaman gerçekten aynılaşmaya başlarız. Ama şu soruyu kendinize sorun birnlerce akademisyen, asistan, yazar var yapay zeka olmadan da bu tuzağa düşen.


Belki yanlış soruyu soruyoruz

“Yapay zekâ insan yaratıcılığını öldürecek mi?” Belki de soru bu olmamalı. Bana daha önemli gelen soru şu: İnsan yaratıcı otoritesini yapay zekâya devredecek mi? Çünkü yapay zekâ düşüncenin yerine geçtiğinde bizi birbirimize benzetebilir. Ama düşüncenin aracı olduğunda, daha önce kültürel üretimin dışında bırakılmış çok sayıda insana konuşma, yazma ve üretme imkânı da verebilir. Ve belki kültür dünyasındaki büyük huzursuzluğun nedenlerinden biri tam olarak budur. Yapay zekâ yalnızca nasıl yazdığımızı değiştirmiyor. Çok daha rahatsız edici bir soruyu ortaya çıkarıyor:

Kim yazar olabilir?


Belki önümüzdeki yılların asıl kültürel mücadelesi de bu sorunun cevabı üzerinde yaşanacak.


 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page