Yeni Dünya Düzeni : Utanmayan Güçler Düzeni
- Didem Öneş
- 3 gün önce
- 7 dakikada okunur

Sevgili okurlarım,
Kendimi çok yorgun ve mutsuz hissediyorum. Bu yorgunluğu tarif etmenin, mutsuzluğuma bir tanım bulmanın zorlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Ancak bu hal, yalnızca bireysel bir ruh hali değil. Kuralların aşındığı, normların yerini çıplak gücün aldığı, meşruiyetin sorgulanmadan dayatıldığı bir küresel düzende, insanın kendini yorgun ve çaresiz hissetmemesi neredeyse imkansız. Yukardaki fotoğrafa bir bakarmısınız. Fotoğraf, 22 Ocak 2026’da Davos’taki Dünya Ekonomik Forumu sırasında, Trump’ın “Barış Kurulu”nun kurucu belgesini imzaladığı ve davetli ülkelerin temsilcileriyle birlikte kamuoyuna tanıttığı imza töreninden alınmıştır.
Barış Kurulu (Board of Peace), Donald Trump tarafından, Gazze başta olmak üzere küresel çatışmalarda “barış ve yeniden inşa” süreçlerini yönetmeyi amaçladığı söylenen, ancak yetkileri büyük ölçüde tek merkezde toplanmış, BM dışı ve kişisel iradeye dayalı yeni bir platformdur. Bu yapı; klasik uluslararası örgütlerden farklı olarak, kurumsal denetimden uzak, kurucu liderin yetkisine dayanan, üyelik, gündem ve karar alma süreçleri büyük ölçüde merkezi biçimde tasarlanmış bir yapı olarak tasarlanmış. Yani bir nevi 'yeni dünya düzeni'nin UTANMAYAN GÜÇLER DÜZENİ diyebiliriz. Buraya nasıl gelindi? İşte bu soruların cevapları bir çoğumuzda hayata karşı yorgunluk ve mutsuzluk nedeni.
NEREDEN NEREYE, KİMLER KİMLERLE
Birleşmiş Milletler, İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkımın ardından, 1945 yılında yalnızca yeni bir diplomatik platform olarak değil; savaşın meşrulaştırılamayacağı bir uluslararası düzen kurma iddiasıyla doğmuştu. Kuruluş amacı, güç kullanımını keyfîlikten çıkarıp kurallara bağlamak, egemenlik ilkesini korurken kolektif güvenliği tesis etmek ve büyük güç rekabetini kurumsal bir çerçeve ile sınırlamaktı.
BM Güvenlik Konseyi’nin veto sistemi, çoğu zaman eleştirilse de, aslında bu hedefin itiraf edilmiş bir sınırıydı: Güç eşitsizliği kabul ediliyor, fakat bu eşitsizliğin açık normlar ve prosedürlerle yönetilmesi amaçlanıyordu.
Ancak BM’nin tarihsel pratiği, bu idealle sürekli bir gerilim içinde ilerledi. Kore Savaşı’ndan Vietnam’a, Afganistan’dan Irak’a; Ruanda’dan Bosna’ya, Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok büyük çatışmada BM ya geç kaldı ya da karar alamadı. Bu tablo içinde Filistin meselesi ise istisna değil, tam tersine yapısal bir örnek oluşturdu. 1947 tarihli 181 sayılı Taksim Kararı’ndan bu yana Filistin'de, BM gündeminde sürekli yer almasına rağmen, bağlayıcı ve sürdürülebilir bir çözüm üretilemedi. Güvenlik Konseyi kararları büyük ölçüde uygulanmadı; işgal, yerleşim politikaları ve sivillere yönelik ihlaller karşısında, ABD Çin Rusya gibi güçlerin veto haklarıyla amacından uzaklaştı.
Soğuk Savaş döneminde veto sistemi, süper güç rekabetinin açık bir aracı hâline gelirken; Soğuk Savaş sonrasında “insani müdahale” ve “koruma sorumluluğu” gibi kavramlar, bazı coğrafyalarda hızla işletilirken, Filistin’de sistematik olarak askıya alındı. Bu seçicilik, BM’nin yalnızca yetersizliğini değil, normların eşit uygulanmadığı bir düzeni de görünür kıldı. Filistin, BM’nin normatif iddiası ile siyasi gerçekliği arasındaki en uzun süreli ve en çıplak çatlağa dönüştü.
Bununla birlikte, tüm bu yetersizliklere rağmen Birleşmiş Milletler’in ayırt edici bir özelliği vardı: Güç, kuralsız değildi. Eşitsizlik mevcuttu; fakat bu eşitsizlikten utanan da bir dünya vardı. Kararlar yavaş alınıyor, çoğu zaman yetersiz kalıyor, hatta bazı felaketleri engelleyemiyordu; ancak alınan ya da alınamayan her karar, tanımlı yetkiler, açık prosedürler ve uluslararası hukuk dili içinde normlar bütünlüğünü de koruyordu. BM’nin meşruiyeti mutlak adaletten değil, öngörülebilirlikten ve normatif çerçeveden besleniyordu.
Bugün geldiğimiz noktada ise tartışma artık BM’nin neden işe yaramadığıyla sınırlı değil. Asıl mesele, BM’nin başarısızlıklarının hangi tür bir düzenle ikame edildiği sorusunda düğümleniyor. Davos’ta ilan edilen Trump’ın “Barış Kurulu”, bu açıdan bir reform arayışından çok, küresel yönetişimin normatif sınırlarının aşındığı yeni bir evreye işaret ediyor. Sorun, eski düzenin kusurları değil; bu kusurlar gerekçe gösterilerek, gücün artık kurumsal utanç perdesine bile ihtiyaç duymadığı bir yapının sahnede artık yer alması.
İşte bu noktada karşımıza çıkan tablo, yalnızca “yeni bir dünya düzeni” tartışması değildir. Bu, utanmayan güçler düzeninin çağıdır.
Daha derli toplu ifade edecek olursam: Uluslararası siyasette yeni olan şey, güç kullanımının varlığı değil; bu gücün açık, kişisel ve savunma ihtiyacı duymadan sergilenmesidir. Kişiselleştirilmiş (çok-taraflılık) tam da bu noktada ortaya çıkıyor: Kuralların, prosedürlerin ve kolektif karar mekanizmalarının yerini, liderin iradesi ve siyasi takdiri alıyor.
Trump’ın Barış Kurulu bu dönüşümün somut bir örneği. Kurul, çok-taraflı bir yapı görüntüsü verse de; üyelikten gündem belirlemeye, fonların kullanımından fesih yetkisine kadar uzanan geniş bir karar alanını tek bir merkezde topluyor. Güç, kendisini açıklamak zorunda hissetmiyor; çünkü hesap vereceği bağımsız bir kurumsal mekanizma ortada yok. İşte bu yüzden bu yeni çok-taraflılık biçimi, yalnızca norm erozyonu değil, aynı zamanda etik bir kopuş anlamına geliyor.
Barış Kurulunu biraz daha açalım: Post-BM denilen, Utanmazlar Klubü
Davos’ta ilan edilen ve kamuoyuna “Gazze için barış ve yeniden inşa” amacıyla sunulan Board of Peace (Barış Kurulu), ilk bakışta teknik bir koordinasyon girişimi gibi görünebilir. Ancak kurucu tüzüğü, yetki dağılımı ve siyasi sunum biçimi dikkatle incelendiğinde, bu yapının yalnızca Gazze’ye özgü bir mekanizma olmadığı; aksine, mevcut çok-taraflı uluslararası düzenin yerine geçebilecek veya onu fiilen işlevsizleştirebilecek yeni bir yönetişim denemesine işaret ettiği görülmektedir.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Ortaya çıkan yapı, Birleşmiş Milletler’in tıkanmışlığının ardından şekillenen “Post-BM” bir küresel düzen arayışı mıdır; yoksa çok-taraflılığı kurallarla değil, kişisel siyasi otoriteyle işleten yeni bir model mi?
Tüzük ne söylüyor? Niyetlerden değil, metinden okumak
Uluslararası kurumlar niyet beyanlarıyla değil, kurucu metinleriyle değerlendirilir. Barış Kurulu’nun yayımlanan charter’ı incelendiğinde, klasik çok-taraflı örgütlerden belirgin biçimde ayrılan bir yetki mimarisi dikkat çekmektedir.
Kurulun:
Üyelik davetlerinin kim tarafından yapılacağı,
Üyeliklerin yenilenmesi veya sonlandırılması,
Toplantıların yeri, zamanı ve gündemi,
Temsilcilerin onayı,
Yürütme organlarının atanması ve görevden alınması,
Fonların kullanımı ve denetimi,
Kurulun feshi ve fesih halinde varlıkların tasfiyesi
gibi kritik başlıklarının tamamında merkezi ve kişisel bir otoritenin belirleyici olduğu görülmektedir.
Tam anlamıyla UTANMAZLAR KLUBÜ; bu klübün, BM, Dünya Bankası veya IMF gibi kurumlarda bulunan:
kolektif karar alma,
denge-denetim,
bağımsız denetim,
çoklu veto veya itiraz mekanizmaları yok.
Olan tek şey, "sömürü dünyasına hoşgeldiniz, birlikte sömüreceğiz, birlikte kazanacağız, halklarımız değil, inşaatçılarımız, iş adamlarımız, baronlarımız, oligarklarımız kazanacak" meselesi. Yani, eskiden de sömürü vardı ama hiç değilse BM gibi kurumlar aracılığı ile bir perde çekiliyordu, utanılıyordu, hala bir nebze vicdan ve insanlıktan bahsedilebilirdi. Şimdi bundan utanmayacak, açık açık yapacak , vicdansızlar klübü olacak.
Bu modelin temel özelliklerini, otoriterleşen ülkelerin liderliklerine ve uygulamalarına benzetebiliriz.
Kuralların değil, liderin belirleyici olması
Kurumsal süreklilikten çok kişisel siyasi iradeye bağlılık
Denetim yerine sadakat ilişkileri
tek-merkezli karar alma
Bu yönüyle Barış Kurulu, uluslararası düzenin “reformu”ndan çok, kişisel, otoriter iktidarların kurumsallaştırılması riskini barındırmaktadır. Cambridge Üniversitesi’nden uluslararası hukuk profesörü Marc Weller, Trump’ın Barış Kurulu’nu “dünya düzeninin tek bir kişi tarafından, kendi suretinde ele geçirilmesi” olarak tanımlıyor.
Kimler katılıyor, kimler mesafeli duruyor?
Kurula katılan ve katılmayan ülkelerin profiline bakıldığında da bu tablo güçlenmektedir. Katılım gösteren ülkelerin önemli bir bölümü:
iktidarda kalmak için güvenlik garantisi arayan,
ekonomik pazarlık alanı açmak isteyen,
kurumsal meşruiyetten ziyade kısa vadeli siyasi kazancı önceleyen rejimlerdir.
Buna karşılık, Batı Avrupa’daki yerleşik demokrasilerin önemli bir kısmı, yapının mevcut haliyle kurumsal öngörülebilirlik ve denetim kriterlerini karşılamadığı gerekçesiyle mesafeli durmuştur. Bu tavır, bir “fotoğraf karesine girmeme” meselesinden öte, Utanmazlar Klübünün hangi ilkelere dayanacağına dair şüphelerin sorunlu bir geleceği tarf etmesi nedeniyledir.
Uluslararası Haber Ajansları ve Analizlere de Bakalım
Reuters: Trump’ın Barış Kurulu’nu sadece Gazze ile sınırlı görmediğini, küresel sorunlarda rol oynayabileceğini söylediği; ancak bunun BM’nin rolünü gölgeleyebileceği endişelerinin bulunduğu ifade ediliyor.
Euronews: Trump’ın Barış Kurulu davetlerinin, AB’nin ABD ile gerilimleri hafifletme çabalarını zorlaştırdığı; Avrupa’da çeşitli devletlerin davetlere farklı tepkiler verdiği analiz edilmekte.
Bloomberg HT: Kurula kalıcı üyelik için 1 milyar dolar katkı şartı getirildiği belirtilmiş; taslak metnin ülkeler arasında tartışmalara yol açtığı aktarılmıştır.
Yani parasını veren düdüğü çalar deniliyor.
İç Basın – Türkiye ve Bölge Perspektifi
Türkiye de aralarında birçok Arap ve İslam ülkesinin Trump’ın Barış Kurulu girişimine katıldığı bildirildi (örneğin Türkiye dahil) — bu katılımın Avrupa ülkelerinin temkinli tavrıyla tezat oluşturduğu vurgulanıyor.
Davos’ta Trump’ın konuşması: Trump, Barış Kurulu’nun kuruluşunu duyurdu ve “son 10 ayda 8 savaşı sona erdirdiklerini” ve Gazze’de kalıcı barış planının ilerlediğini iddia etti.
Hakan Fidan’ın imza töreninde belgeyi Türkiye adına imzaladığı ve Türkiye’nin kurulda aktif rolü olacağı altı çizildi.
Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in Trump ile Davos’ta görüşerek Barış Kurulu’nun Orta Doğu barışı ve küresel çatışmalarla ilgili rolünü değerlendirdiği bildirildi.
Aliyev, Barış Kurulu’nun bölgesel barışa katkı sağlayacağını ifade ettiği yazıldı.
Sabah gibi kimi basın ve sosyal medya paylaşımlarında Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı Barış Kurulu’nda “Gazze’de güvenliği sağlama ve yeniden inşa görevlerinde kurucu üye” olarak ilan ettiğine dair görsel içerikler yer aldı.
Sabah gibi kimi gazete ve yayınlar tarafından paylaşılan metinlerde, Trump’ın Barış Kurulu’nu BM’nin çözüm üretemediği küresel çatışmalar için “cesur ve yeni bir yaklaşım” olarak sunduğu vurgulandı.
İç Basında Ek Yorumlar ve Eleştiriler
Bazı medya kuruluşları Barış Kurulu girişimini, BM sistemine eşzamanlı bir alternatif veya rakip kurumsal yapı olarak değerlendiren içerikler yayımladı.
Uluslararası Basın Nediyor – Küresel Değerlendirme
Washington Post: Barış Kurulu’nun Davos’ta başlatıldığı, davetlerin farklı tepkilere yol açtığı; bazı liderlerin istekli, bazılarının ise çekimser davrandığı ifade ediliyor.
Fox News: Barış Kurulu’nun imza törenine 17’den fazla ülke liderinin çağrıldığı; Arjantin, Macaristan, Endonezya, Suudi Arabistan, Türkiye gibi isimlerin bulunduğu bildirildi.
CBS News: Trump’ın Kanada’nın kurula katılım davetini geri çektiğini duyurduğu belirtildi; bu karar, Kanada ile Washington arasında ortaya çıkan gerilim bağlamında okundu.
Basına yansıyan bilgiler, Barış Kurulu girişimine Latin Amerika’dan Orta Doğu’ya, Orta Asya’dan Güneydoğu Asya’ya uzanan geniş bir ülke grubunun ilgi gösterdiğini ortaya koyuyor. Ancak Davos’taki imza törenine fiilen katılan ülke sayısı bu listenin tamamını yansıtmadı. Bazı ülkeler sürece mesafeli kalırken, çoğunluğu oluşturan 19 ülke Trump’la birlikte kurucu üyelik fotoğrafında yer almayı tercih etti.
Bunlar hangi ülkeler? Çeşitli haberlere göre şu 24 ülke şu ana kadar katılım göstermiş durumda: Arjantin, Ermenistan, Azerbaycan, Bahreyn, Belarus, Mısır, Macaristan, Endonezya, İsrail, Ürdün, Kazakistan, Kosova, Kuveyt, Moğolistan, Fas, Pakistan, Paraguay, Katar, Suudi Arabistan, Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Özbekistan ve Vietnam. ancak bunlarda, Belarus, Mısır, İsrail, Kuveyt ve Vietnam gibi ülkeler dışındai 19 ülke Trump’la birlikte Barış Kurulu’nun kurucu üyeleri olarak imza törenine katıldı deniyor.
Bu tören, Trump tarafından Davos temaslarının en görünür ve sembolik anı olarak kurgulandığı kesin!
Uluslararası basında; katılım gösteren ülkeler şu şekilde ikiye ayrıldı :
Otokratlar ve geri kayan demokrasiler → evet
Yerleşik demokrasiler → hayır
Özetle bu toplantı sonrası bir rejim tipi analizi açıkca ifşa edildi.
Bir diğer dikkat çeken analiz ISIS Malaysia (Institute of Strategic and International Studies – Malaysia) tarafından yapıldı: Analizde Barış Kurulu; Güneydoğu Asya perspektifinden “pay-to-play” algısını, üyelik motivasyonlarını ve belirsiz fayda/riski ve sonuçları irdelenmiş.
“Pay-to-play” algısı
Pay-to-play, bir yapıya ilke, norm ya da ortak değerler üzerinden değil, para, katkı payı veya siyasi taviz karşılığında dahil olunabildiği algısını ifade eder.
Bu bağlamda sözkonusu düşünce kuruluşu: Barış Kurulu’na katılımı, “barış vizyonuna ortaklık”tan çok, bedel ödeyerek masada yer alma ilişkisi gibi görüyor.
Trump Amerikayı ve Dünyayı Bölecek mi?
Şurası kesin, Amerika’nın dünyadaki giderek artan yalnızlığını gözler önüne seren utanç verici bir imza törenine şahit olduk. Bu utanmazlığı, böylesine arsız bir çıkar alışverişini perdeleme ihtiyacını duymayan yeni bir Dünya Düzeni mi kurulacak yoksa önce ABD halkı buna bir dur diyebilecek mi? Önümüzdeki ABD ara seçimleri aslında dünyanın ne yöne evrileceğinin de bir seçimi olacak.












Yorumlar