top of page

Çocuklar Üzerinden Performatif Öz-Tatmin

  • 18 Şub
  • 7 dakikada okunur

Dünyanın birçok otoriter yönetiminde gözlenen ortak psiko-politik uygulamaların altında yatan temel nedenleri, çoğumuz ya eksik okuruz ya da hiç okumayız. Bu uygulamalar çoğu zaman “gelenek”, “değer”, “kültür” ya da “inanç” başlıkları altında sunulur; böylece üzerinde durulması gereken birer iktidar tekniği olmaktan çıkarılıp sıradanlaştırılır.

Oysa bu tür pratiklerin önemli bir bölümü, toplumu dönüştürmekten çok; iktidarın dayattığı ideolojik evren içinde kendi varlığını yeniden üretmesini ve onaylamasını amaçlayan performatif öz-tatmin eylemleridir.


“Performatif öz-tatmin” kavramını özellikle seçiyorum. Halk dilinde karşılığı çok daha çıplak bir kelimeyle ifade edilebilir: mastürbasyon. Çünkü burada söz konusu olan, gerçek bir toplumsal ihtiyaçtan ya da kamusal karşılıktan beslenen bir siyasal eylem değil; kendi kendine sahnelenen, kendi kendine onaylanan ve yalnızca iktidarın kendisini tatmin eden bir güç gösterisidir. Bu tür eylemler sonuç üretmez; yalnızca yapılmış olmanın verdiği hazla “ben yaptım oldu” duygusunu besler. Kimin duygusu? Halkın mı? Elbette hayır; iktidarın duygusu.


Dün kaleme aldığım “Vatandaşlık Tapusu Kimin Elinde? ‘Aynı Yağmur Altında’ ve Ekrandaki Yeni Ahlaki Hiyerarşi” başlıklı yazımda, bir dizi senaryosu üzerinden kurulan bu tür bir ideolojik tatmin biçimini ayrıntılı biçimde ele almıştım.https://www.dailydepthblog.com/post/vatandaşlık-tapusu-kimin-elinde-aynı-yağmur-altında-ve-ekrandaki-yeni-ahlaki-hiyerarşi


Bir dizi senaryosu üzerinden kendini tatmin eden ideolojik bir anlatı ile bu anlatıyı siyasal alanda yeniden üreten iktidar pratiği arasındaki benzerlik tesadüf değildir. “Aynı Yağmur Altında” dizisinde laiklerin Müslümanlara domuz eti servis edermişçesine kurgulanan senaryo dili de; Millî Eğitim Bakanlığı’nın 81 ildeki okullara Ramazan yazısı göndererek 4–6 yaş grubundaki çocukların camiye götürülmesini buyurması da aynı performatif öz-tatmin psikolojisinden beslenmektedir. Her iki durumda da amaç toplumsal ikna veya kamu yararı değil; kamusal alan üzerinden ideolojik üstünlüğün sahnelenmesi ve iktidarın kendi aynasında kendini onaylamasıdır. Narsistik bir psikoloji diyebiliriz.


Psikanalitik literatürde otoerotizm olarak tanımlanan bu yapı, siyasal alana taşındığında, iktidarın toplumsal rızaya ihtiyaç duymadan kendi ritüelleri üzerinden kendini onayladığı performatif bir öz-tatmin rejimine dönüşür.


Bu günkü yazımda bu iki örneğin psiko - plotiğinde yatan nedenleri anlatıyorumki, siz değerli okurlarım konuyu, toplumsal kırılmaların nedenlerini derinlemesine analiz edin. Psikanalitik literatürde otoerotizm olarak tanımlanan bu yapının, siyasal alana taşındığında, iktidarın toplumsal rızaya ihtiyaç duymadan kendi ritüelleri üzerinden kendini onayladığı performatif bir öz-tatmin rejimine dönüşmesinin otoriter rejimle ancak beslenebileceğini anlamamız gerekir. Demem o ki, Türkiye artık gerçek bir OTORİTER REJİMle yönetilmektedir. Dahası bu yeni rejim bir Anayasaya bağlı değildir. Yurttaş sözleşmesi, vatandaşlık sözleşmesi ihlali ile gerçekleşen bu uygulamalar sağlıklı bir psiko sosyal siyasetin değil, patolojik bir siyasetin çıktısıdır.


Otoerotizm (Autoerotism) – Psikanalitik Çerçeve


Otoerotizm, klasik psikanalitik literatürde haz ve doyumun nesnesinin dış dünyadan değil, doğrudan benliğin kendisinden türemesi durumunu ifade eder. Terim ilk kez Sigmund Freud tarafından, bireyin erken gelişim evrelerinde dış nesneyle ilişki kurmadan haz üretebilme kapasitesini tanımlamak için kullanılmıştır. Bu bağlamda otoerotizm, başlangıçta gelişimsel ve evrensel bir aşamaya işaret eder; bebeğin bakım vereniyle kurduğu bağdan önce, bedensel ve duygusal uyarımı kendi üzerinden düzenlemesi bu kapsamda değerlendirilir.


Ancak psikanalitik teoride otoerotizmin geçici bir evre olarak kalması beklenir. Sağlıklı bireylerde, haz ve doyum kaynakları zamanla dış nesnelere, yani ötekiyle kurulan ilişkilere yöneltir. Bu geçiş gerçekleşmediğinde ya da tersine döndüğünde, otoerotizm bir gelişim basamağı olmaktan çıkar; regresif bir savunma mekanizmasına dönüşür. Kişi, dış dünyayla temasın risklerinden, hayal kırıklıklarından ve müzakere gerektiren ilişkilerden kaçınarak, haz ve onay ihtiyacını kendi içine kapalı bir döngüde üretmeye başlar. Tıpkı emzikten vazgeçemeyen 9 yaşındaki bir çocuk gibi. Gelişim evresinde tatmini “emzikten” değil, kitaplardan, oyundan, başkaları ile kurduğu ilişkilerden alması gerektiği gibi.

Bu nedenle otoerotizm, klinik bağlamda tek başına patolojik sayılmaz; ancak nesne ilişkilerinin zayıfladığı, karşılıklılığın ortadan kalktığı durumlarda sorunlu bir örüntüye işaret eder. Otoerotik yapı, dışarıdan geri bildirim almaya, eleştiriye ya da gerçekliğin sınırlarına ihtiyaç duymaz. Kendi kendine yeten bu kapalı sistem, öznenin yalnızca kendi arzusunu merkeze alan bir doyum ekonomisi kurmasına yol açar.


Psikanalitik literatürde bu yapı üzerinden teorilerinde ilerleyen kuramcılar tarafından narsisizmle ilişkilendirilmiştir. Özellikle Heinz Kohut ve Otto Kernberg, otoerotik doyumun kalıcı hâle gelmesini, bireyin dış nesneyle kurduğu ilişkinin zayıflığı ve gerçek ötekiyle temas kurma kapasitesinin düşüklüğüyle birlikte ele alır. Bu noktada otoerotizm artık hazdan çok, kırılgan benliği koruyan bir savunma düzeni hâline gelir.


Bugün “otoerotizm” teriminin akademik kullanımının sınırlı kalmasının nedeni de budur. Kavram, çağdaş psikolojide yerini nesne ilişkileri, öz-nesne (selfobject) ve duygu düzenleme gibi daha kapsayıcı çerçevelere bırakmıştır. Ancak otoerotizm, özellikle siyasal ve kültürel analizlerde metaforik olarak kullanıldığında, dış dünyadan kopuk, yalnızca kendi sahnesinde kendini onaylayan yapıların psikodinamiğini anlamak açısından hâlâ güçlü bir anlatımdır.


Basında yer alan haberlere göre; Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin imzasıyla 81 ile gönderilen “Ramazan Ayı Etkinlikleri” yazısıyla, okullarda kapsamlı bir ramazan programı başlatılacakmış. Ortaokul ve liselerde “İftarda Konuşalım” başlıklı söyleşiler yapılacak; uzman konuşmacılar öğrencilere ramazan temalı programlarda hitap edecekmiş.


“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” kapsamında hazırlanan yazıda, Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 2’nci maddesi gerekçe gösterilerek “milli ve manevi değerleri güçlendirme” vurgusu yapılmış. Program, okul öncesinden liseye kadar tüm kademeleri kapsıyormuş. Yetmemiş, Temel Eğitim Genel Müdürlüğü’nün hazırladığı rehbere göre henüz zorunlu din eğitimi çağında olmayan 4–6 yaş grubu çocuklar öğretmenleri eşliğinde camiye götürülecekmiş. Çocuklara ramazan ayında “camilerin ayrı bir güzelliğe büründüğü” anlatılacakmış. Ziyaret öncesinde Sultan Ahmet Camii örneği üzerinden tanıtım yapılacakmış. Cami gezisi öncesinde sessiz olunması, izinsiz yerlere dokunulmaması ve öğretmeni takip etme gibi kurallar hatırlatılacakmış. Ziyaret sırasında caminin bölümleri incelenecek, ramazana özgü hazırlıklar gözlemlenecekmiş. Yetmemiş, okul öncesi öğrencilerden aileleriyle “Ramazan hazırlığı yaparken ya da dua ederken” fotoğraf çektirmeleri ve okula getirmeleri istenecekmiş. Fotoğraf getiremeyen çocuklar sınıfta resim çizecek. Çocuklara “Ramazan topu”, “iftar”, “sahur” gibi kavramlar bilmece yöntemiyle sorulacak; iftar sofrasının nasıl kurulacağı öğretilecekmiş.


Program yalnızca öğrencilere yönelik değilmiş. Bakanlık, öğretmenlerden her haftanın temasına ilişkin etkinlikleri “İzleme ve Değerlendirme Formu”na işlemelerini istedimiş. Her hafta gerçekleştirilen etkinliklere dair bilgiler, takip eden haftanın ilk iş gününde forma girilecek ve tüm başlıklar eksiksiz doldurulacakmış. Formda “Okul Türü Bilgisi”, “Yapılan Etkinlik Sayısı” ve “Katılımcı Sayıları (öğrenci, veli, öğretmen)” başlıkları yer alıyormuş. Böylece ramazan etkinliklerinin sayısal olarak da takip edilmesi planlanıyormuş. İlkokul öğrencileri için cami ziyareti sonrası doldurulmak üzere “Cami Ziyareti Gözlem Formu” hazırlanmış. Formda, “Camide gördüklerim neler?”, “Ramazan’da camide neler yapılıyor?”, “Cami ziyaretinde neler hissettim?”, “Bugün ne öğrendim?”, “Camide nasıl davrandım?” gibi çoktan seçmeli ve yoruma dayalı sorular yer alacakmış. Öğrencilerden ayrıca ramazan boyunca günlük tutmaları istenecekmiş. Örnek olarak seçilen ramazan sayfası sınıf panosunda sergilenecek, okullarda “Ramazan sofrası” kurulacak, ramazan pidesi, hurma ve davulcu gibi görseller üzerinden etkinlikler yapılacakmış. Çalışmalar “Ramazan’da Cami” köşesinde sergilenecekmiş.


Dışardan bakıldığında son derece doğal bir uygulama gibi gelmekte değil mi? Çocuklar, gençler sözüm ona “milli ve manevi” değerlerini okulda öğrenecekler; kimler tarafından orası karmaşık…


Benim anladığım, MEB yetkilileri ve Bakanı, Türk Milletinin inancından değerlerinden, geleneklerinden şüpheye düşmüşler. Dahası, ailelere “siz çocuğunuza evde gerekli milli ve manevi değerleri veremiyorsunuz, biz verdirteceğiz” diyorlar. Ancak, beni bu “saf - güzel!” amaçları pek tatmin etmedi. Neden derseniz, 31 Ağustos, 10 Kasım gibi Milli değerlerimizi bu kadar öğretmekte hevesli olmamaları.


Asıl konu ise 1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 2’nci maddesinden yola çıktığını söyleyen MEB belliki kanunları ve neyin milli neyin manevi olduğunu da bilmemekte.


Hadi gelin birlikte kanun maddesine bir bakalım, ne diyor MEBkanunu:


1739 sayılı Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 2’nci maddesi aynen şöyledir:


Madde 2 – Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, 1. Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek; 2. Beden, zihin, ahlak, ruh ve duygu bakımlarından dengeli ve sağlıklı şekilde gelişmiş bir kişiliğe ve karaktere, hür ve bilimsel düşünme gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı, kişilik ve teşebbüse değer veren, topluma karşı sorumluluk duyan; yapıcı, yaratıcı ve verimli kişiler olarak yetiştirmek; 3. İlgi, istidat ve kabiliyetlerini geliştirerek gerekli bilgi, beceri, davranışlar ve birlikte iş görme alışkanlığı kazandırmak suretiyle hayata hazırlamak ve onların, kendilerini mutlu kılacak ve toplumun mutluluğuna katkıda bulunacak bir meslek sahibi olmalarını sağlamak;


Böylece bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan milli birlik ve bütünlük içinde iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak ve nihayet Türk Milletini çağdaş uygarlığın yapıcı, yaratıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır.

Aynı Kanunun 4.maddesi şöyle der – Eğitim kurumları dil, ırk, cinsiyet, engellilik ve din ayırımı gözetilmeksizin herkese açıktır. Eğitimde hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.


Görülüyorki, Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 2’nci maddesi, eğitimi ideolojik ya da dinî ritüel alanı değil; laiklik, bilimsel düşünce ve çocuğun üstün yararı temelinde tanımlar.


MİLLİ DEĞERLER NEDİR


“Millî değerler”, bir toplumun tarihsel hafızası, ortak siyasal sözleşmesi ve kamusal yaşam ilkeleri üzerinden şekillenen; bireylerden bağımsız olarak devamlılık iddiası taşıyan değerler bütünüdür.


Siyasal–Anayasal Millî Değerler (çekirdek alan)

Bunlar yorumlanamaz, pazarlık konusu yapılamaz; devletin varlık gerekçesidir.

  • Cumhuriyet

  • Egemenliğin millete ait olması

  • Laiklik

  • Demokratik yönetim

  • Hukukun üstünlüğü

  • Eşit yurttaşlık

  • Sosyal hukuk devleti

  • Türkçe’nin ortak kamusal dil olması

  • Bağımsızlık ve ülke bütünlüğü

  • Atatürk ilke ve inkılapları


Bu çerçeve, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu siyasal sözleşmesini yani ANAYASAMIZI ifade eder ve tarihsel olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün “muasır medeniyet” hedefiyle bütünleşir. Millî değerler, bir toplumun birlikte yaşama iradesini güvence altına alan; eşit yurttaşlık, hukuk, laiklik ve ortak siyasal aidiyet temelinde şekillenen değerlerdir. Örneğin, Anayasamız, İstiklal Marşımız, Türk Bayrağımız Milli değerimizdir.


Millî değerler, bir toplumun birlikte yaşama iradesini güvence altına alan; eşit yurttaşlık, hukuk, laiklik ve ortak siyasal aidiyet temelinde şekillenen değerlerdir. Bir inancın, yaşam tarzının ya da iktidar pratiğinin kamusal alana zorla taşınması ise millî değer değil, ideolojik tahakkümdür.


Türkiye’de “millî ve manevî değerler” denildiğinde, hukuki metinlerde, eğitim mevzuatında ve anayasal çerçevede kastedilen alan; dinî ritüellerin toplamı değil, devletin ortak yurttaşlık ve etik zeminidir.


Manevî Değerler


Manevî değerler, inançtan bağımsız olarak toplumun birlikte yaşamasını sağlayan ahlaki–insani zemindir:

  • Vicdan

  • Adalet duygusu

  • İnsan onuru

  • Merhamet

  • Empati

  • Dürüstlük

  • Sorumluluk

  • Kul hakkına saygı

  • Emanet bilinci

  • Dayanışma

  • Yardımlaşma vs, vs bunlar kanunlarda özel madde olarak tek tek manevi değer olarak yazılmaz. Çeşitli kanun metinlerinde geçer.


    Bu değerler zaten dinimizde varlar. Özetle, manevi değerler:

  • Dinle örtüşebilir

  • Ama dine indirgenemez


Millî ve manevî değerler, iktidarın ideolojik vitrin süsü değil; devletin tüm yurttaşlara karşı tarafsız kalmasını zorunlu kılan ortak etik ve anayasal zemindir. Özetle vatandaşlık sözleşmesidir.


Nasılki, Türkiye’de hiç bir laik, seküler aile; komşusu Müslüman dindar bir aileye domuz ikram etmeyecek kadar manevi değerlerine sahipse, tüm vatandaşlarımız farklı inanç, ritüel, uygulamalara karşı birbirine de saygılıdır. Nasıl, isteyen aile oruç tutar istemeyen tutmaz ise, nasıl bir aile 5 vakit namaz kılarken bir başka Müslüman ama seküler bir aile sadece Cumaları camiye gidip kılıyorsa, kimi kurban kesiyor, kimi kesmiyor ise, bu gibi konular Türk Milletinin tartışma gereği dahi duymadığı konulardır.


Dolayısıyla, Türk Bayrağı, İstiklal Marşı, şehitlerimiz nasıl ki vatandaşlık sözleşmesinde Türk Milletinin ortak değerleridir ve kanunlarla da korunmaktalar ise, her vatandaşın nasıl ve ne şekilde, ne zaman ibadet edeceği veya etmeyeceği de vatandaşın hakları arasındadır. Göstermek, paylaşmak ya da siyasal İslamcı iktidarın emrettiği gibi yaşamak zorunda değildir.


Hele söz konusu çocuklar ise; MEB’in Anayasaya ve Kanunlara aykırı, pedogojik formasyondan uzak, öğrencilerden ramazan boyunca günlük tutmaları istemesi, örnek olarak seçilen ramazan sayfasının sınıf panosunda sergilenecek olması, okullarda “Ramazan sofrası” adı altında, ramazan pidesi, hurma ve davulcu gibi görseller üzerinden etkinlikler yapılacak olması sadece bir gösteriş ve siyasal psikolojide Otoerotizm olarak adlandırılır. Siyasal iktidarın bu gibi uygulamaları literatüre “Performatif Öz-Tatmin” olarak geçti bile.

 
 
 

Yorumlar


didem Fotoğraf 1_edited.jpg

Merhaba, uğradığınız için teşekkürler!
Hi, thanks for stopping by!

Paylaşımlardan haber almak için

Let the posts come to you

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter
  • Pinterest

Benimle iletişime geçmek için/
Let me know what's on your mind

GÜNDELİK DERİNLİK    DEEPLY DAİLY

bottom of page